Kimdir?

1965 yılında, Köyceğiz’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Köyceğiz’de, yüksek öğrenimini ise İstanbul’da tamamladı. Edebiyatla, özellikle de şiirle küçük yaşlarda ilgilenmeye başladı. Klasik Arkeoloji ile Türk Dili ve Edebiyatı eğitimi alan Güçlü, edebiyat öğretmenliğinin yanı sıra tarihi coğrafya ve tarihsel çevre üzerine bilimsel çalışmalar yapmaktadır. Yazıları çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmıştır. 

Eserleri:

  • Asi Yakılsın Dağlara (1992) 
  • Rüzgarına Yol Gösteren Martı (2005) 
  • Nereye Sığınsam Lacivert (2008) 
  • Ayrı Düşeriz (2010)
  • Sizden Önce Geçtim (2020)

Kayıp

I/

Rüzgarına yol gösteren martılarla
arıyorum güz yanığı sesini,
okşuyorum değmişsindir diye
dokunduğun her yaprağın yeşili.
Güneşe asılan ak çamaşırlar
kokunu getirir daralan odalara
oğlum yurtsuz ırmağım benim
bu kaçıncı yok oluşun vakitsiz,
bu kaçıncı çığlığım kapılarda?

II/

Rüzgarına yol gösteren martılarla
uçabilirsin sonsuz gök çizgisine
kanatların kan revan içinde
yorgun şafaklara uyanıyor
hep düşlediğimiz dağ başları.

Kaybolan anlara üfledim
bebeksi tenindeki karanfili.

Kuyunun dibinde acıyan sularda
yanıyor dilimin sessiz kırmızılığı,
gittiğin patikalardan iz bırak güne
eksilsin adın kayıp aranışlarından.

Kantaşı

I/

Boynuma asılan tılsım, kantaşı
taşır gök ırmaklarından kül
lav ve tüfle yüklü yangınını
sahraya açılan derin kanyonda
gözyaşı şişesidir düşürdüğüm
şıngırtısı var bulutların içinde
derininde kadınların güz sancısı
lanetlenmiş kavimlerin göç yolu
ortası kan, doğusu kan, batısı kan
seste kan taşta kan kanda kan taşı

Ufacık kırmızı kuştu sabah yeli
korkarak kondu penceresine kentin
çığlıklı zamanlarında kum saati
canhıraş düştü evlerden içeriye
kaçıp kurtulmak istedim ya şimdi
elime bulaşan şu pastan, zifirden
kiraz lekesi karadut lekesi ilkyazda
gömleğime dökülen kar dondurması
çınarların serinliğinde unutturdu
seste kan taşta kan kanda kan taşı

Efkâr dağıtan uzun geçmişe kaçmak
istedim çığlığın düğümlendiği yere
belkisiz geçtim ihtimaller çok uzak
kapılar sürgülü, bulvarlar sığ seste
dünya denilen cinnet orkestrasıyla
kendi mezarıma oturdum güz ortası
ıssızlık çaldım hayaletimle sana
tiner çeken çocuklarımız ağladı
dar sokağın karanfilli kızları tefle
yıldız çaldılar kurşuni göğümüzden

II/

İmzası eksik solungacım sülfür
üfür üfür boğuluyorum zehrinden
kabul etmez cesedimi yerle bir gök
kıyametin habercisi deniz dipleri
balık göçleri daha serin sulara

Ölüm haberi cinnet çığlıkları düşen
kapılarımızı çalıp kaçmayan sezgi
girilemeyen sokak kalmasındı ah
dikenini elime geçiren at kestanesi
ödül niyetine elime tutuşturulan ay
ayıplandım gündüz ortası kunduzlar
kovalarken balık yavrularını sularda

Turnalar da çekip gitti Muş’tan
mavi gergefimizden türkülerden
bir avuç dolusu ıssız kum ve imge
bırakarak ellerimizin deltasına
fosil yatağı gergedan resminde
yontulmuş kaplan beklentisi duy!
seste kan taşta kan kanda kantaşı

Bu coğrafya ki; dağınıktır, şekilsiz
dağlarına tepelerine girilmiştir
fermansız gece yarıları soluksuz
kalbimi taşıyan adımlarım duy!
küresel cinnet buzulların koptuğu
manzaralı takvim duruşunda fok
yavrularının naklen katliamı duy!
seste kan taşta kan kanda kantaşı


Nereye Sığınsam Lacivert – 2008

“Savaşlara, yoksulluğa ve adaletsizliğe dur demek elbette devrimci edebiyatçıların görevidir”

İlk gençlik yıllarında yayımlanmamış şiirleri yüzünden bir süre Ulucanlar cezaevinde yatarak muhalif bir sanatçı olmanın getirdiği zorluklarla yüzleşen Şerif Temurtaş’la geçmişten günümüze şiirin toplumsal mücadeledeki yerini ve devrimci şiirin piyasa edebiyatı karşısındaki tutumunu konuştuk.

MUSTAFA GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

Şerif TEMURTAŞ: Öncelikle bir köy çocuğu olmanın ayrıcalığını yaşıyorum. Şiirin bilincinde olmadığım yaşlarda (ilkokul yıllarım) hayvan otlatırken uydurduğum maniler. Ardından ortaokul yıllarında şiirle tanışma ve şiirle başlayan bitmek bilmez acılı bir yolculuk. Sonra şiirle başı belaya girmeler. Tarihe tanıklık etme çabası şiire sarılışın güçlenmesi… Ekmek kavgası derdinde dergilerden uzak kalmışlığımız. Geriye dönüp baktığımda ne çok anı birikmiş. Yaşama şiirle sarıldım hep. Şimdi geldiğim durum üç kitap.

MG: Refik Durbaş, “Ne şairler cezaevi kapısı önünde dursaydı ne böyle şiirler yazılsaydı…” demiş.80’li yıllarda bir süre Ulucanlar Cezaevinde yattınız. Cezaevi geçmişi olan pek çok şairin de yaşanılan yılların eylemlikleri yüzünden şiirle cezaevinde tanıştığını biliyoruz. 12 Eylül’ün zor koşullarında geçen cezaevi pratiğinizin şiirinize ne gibi etkileri oldu?

ŞT: Ben zaten yayımlanmamış ilk şiirlerimden dolayı tutuklanmış bir gençtim. Romanlarda, şiirlerde okuduğum cezaevi pratiğini, oradaki devrimci ağabeylerimi yakından tanıma fırsatım oldu. Bir çeşit okul oldu benim için. Bol bol okumaya zamanım vardı, ben de öyle yaptım. Dışarıda okuduğum ideoloji insanlarını tanıdım, kendimce iyi ve eksik taraflarını gözlemledim. Edebiyatın bir slogan olmadığını ancak içinde çığlıklar da barındırdığını yaşayarak öğrendim.

MG: Sosyal medya mecralarının yaygınlaşmasıyla artık her şeye daha kolay ulaşılabiliyor. Yine bu ağlar toplumsal mücadelenin yürütüldüğü bir miting meydanı havasında etkinliklerle dolu. Sanaldaki mücadele içinde bulunduğumuz kapanma günlerinde daha da görünür hale geldi. Bu durum zaten toplumsal mücadele alanlarından çekilen sanatçıyı özellikle şiiri nasıl etkiler?

ŞT: Sosyal medya buz üstüne yazı yazmak gibi. Anlık etkisi olduğunu varsaydığım, düşündüğüm bir mecra. Ancak sosyal medyanın günlük yaşama katkısının olduğunu da yadsıyamayız, bunu en iyi Gezi’de gördük. Önemli olan doğru ve iyi şeylerin paylaşılması. Ancak ben dergiden ya da kitaptan okumayı tercih ediyorum, çünkü usumda başka türlü etki etmiyor yazılanlar.

MG: Ülkemizde “Yaratıcı Yazarlık Atölyeleri “ adı altında özel eğitim kurumları tarafından sanatın her alanında çalışmalar yürütülüyor. Özellikle alanında tanınmış bir ismin yürüttüğü bu tür çalışmalar belirli bir katılım ücreti karşılığında gerçekleşmekte. Hatta kurs sonunda yapılan çalışmaya ilişkin bir sertifika düzenlenerek katılımcıya verilmekte. Bu tür atölyelerin yaygınlaşmasının edebi üretime olumlu yönde katkı sağlayacağını düşünür müsünüz?

ŞT: Ne yazık ki bu ülkede edebiyatı ticarileştirenlerin körüklediği, ödülleri kirletenlerin sermaye işbirlikçisi kişilerin ekmek kapısı olarak değerlendirdiği yaratıcı yazarlık atölyeleri açılıyor. Belgeler, ödüller de veriyorlar kurs bitişlerinde. Bu atölyelerin edebiyata bir katkısı olmadığı gibi edebiyatın mekanik bir şey olduğu algısı yaratılıyor. Bir de bu atölyeleri açanların kendi çevrelerinde destekçi bir şürekâ oluşturduklarını görüyoruz. Bu atölyelerin edebiyatı yozlaştırdığını düşünüyorum. Yazarlık öğretilebilen bir şey değildir, diye düşünüyorum.

MG: Kimileri dergileri edebiyatın mutfağı olarak değerlendiriyor. Kimileri de piyasadaki dergilerin içerik bakımından aynılaştığını söylüyor ve bir yayın politikasına sahip olmadıklarına vurgu yapıyor. İzlediğim kadarıyla çeşitli dergilerde şiirlerinizi okuyucuyla buluşturuyorsunuz. Hatta bazı dergi ve yayınevi seçici kurullarında görev üstlendiğiniz oluyor. Şiirlerinizi dergilere gönderirken hangi ölçütleri gözetirsiniz?

ŞT: Ben de dergilerin edebiyatın mutfağı olduğunu düşünüyorum. Ancak bazı dergiler kadrolaşma ve kendi ürünlerini basmak üzerine oluşturuluyor. Bazı yayınevi dergileri kendilerine müşteri yetiştirmek üzerine yayın yapıyor. Sermayenin ve bankaların emrindeki dergilerin, edebiyatı toplumsallıktan uzak tutmak gibi bir amaç güttüğünü düşünüyorum. Ürünlerimi gönderirken bunlara dikkat ediyorum. Çok sayıda dergi çıktığı için herkes kendi poetikasına göre bir dergi buluyor. Esas olan zaman, elbette hangi ürünün kalıcı olduğunu gösterecek.

MG: Şiir yarışmaları ve ödüller üzerinden sürekli gündemden düşmeyen tartışmalar yürütülüyor. Bir kısım sanatçı şiir yarışmalarını kökten reddediyor, bir kısımsa kural ve ilkelerinin iyi belirlenerek adam kayırmacılığın önüne geçilmesini yeterli görüyor. Bu bağlamda şiir yarışmaları ve ödüller konusundaki düşünceleriniz nedir?

ŞT: Yetmişli yılların sonlarında, seksenli yılların ilk yarısında ödül almış şiir kitaplarını hiç düşünmeden raftan indirerek satın alırdım. Ancak yukarıda söylediğimiz gibi edebiyat ödülleri ve jürileri inandırıcılıklarını yitirdiler. Ben ödül aldığı için hiçbir kitabı satın almıyorum artık. Her ödül bir grubun önceden belirlenmiş kişilerinin üzerine kurulu. Bu yüzden ödüllerin kaldırılmasından yanayım. Ödül kurumu çok yıprandı ne alana ne verene hiçbir katkısı yok.

MG: Son günlerde gündemden düşmeyen bir tartışmaya sözü getirmek istiyorum. Çünkü uzun zamandır “Türkçe Edebiyat ”ve ”Türk Edebiyatı” üzerinden çok hararetli bir tartışma yürütülüyor. Bu konuya ilişkin düşünceleriniz nedir?

ŞT: Son günlerde “Türk edebiyatı mı Türkçe edebiyat mı” tartışmalarının kapitalist sistemin temsilcilerince bir ayrıştırma unsuru olarak körüklendiğini düşünüyorum. Yazarların kökenlerine göre edebiyat kimliği belirlemenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Hangi dilde yazıldıysa o dil edebiyatın hangi edebiyata ait olduğunu belirler.

MG: “Toplumcu Gerçekçi Şiir” günümüzde toplumsal mücadelenin gerilemesiyle de görünür hale gelmekte zorlanıyor. Yayıncılık piyasasını sermaye gruplarının yönlendirdiği ve desteklediği iklimde kendine yeniden alan açmaya çalışan “Devrimci Gerçekçi Şiir” nasıl alternatif hale getirilebilir?

ŞT: Günümüzde toplumcu gerçekçi şiir yazanların bile sermaye yayınevlerine teslim olduklarını görüyoruz. Hayatın gerçeklerinden koptuklarından seçkincilik tuzağına düştüklerini düşünüyorum. Oysa adını ne dersek diyelim “toplumcu gerçekçi-devrimci gerçekçi- sosyalist gerçekçi” edebiyata özelliklede şiire bu toplumun en çok gereksinim duyduğu çağdayız. İnsanlar açlıktan, işsizlikten, umutsuzluktan intihar ederken başka edebiyatın bu halkın hangi acısını dillendirebilir ki? Devrimci gerçekçi, toplumcu gerçekçi edebiyatçıların kendi alanlarında örgütlenmesi, kendilerine yeni alanlar yaratması gerekmektedir.

MG: İçe dönük bireysel sanat anlayışına karşı bu gidişattan hoşnut olmayan devrimci sanatçılar birlikte hareket etmenin zeminini yaratabilir mi? Yani bir karşı duruşun işaret fişeği sayılacak bir karşı oluş hali inşa edilebilir mi?

ŞT: Yaşam var olduğu sürece bir karşı duruş olanağı da var olacaktır. Dünyanın ve Türkiye’nin en çok devrimci sanatçılara ihtiyaçları var. Savaşlara, yoksulluğa ve adaletsizliğe dur demek elbette devrimci edebiyatçıların görevidir. Kapitalizmin bilerek isteyerek postmodern ve anlamsız, amaçsız edebiyatı körüklediği bu zamanlarda biz devrimci yazarlara, şairlere ve sanatçılara çok iş düşmektedir. Bu mücadelenin örgütlü yapıya kavuşması güç verecektir.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

ŞT: Edebiyatçıların-şairlerin hayata müdahil olmaları gerektiğini düşünüyorum. Hayata müdahil olmayan bir metin neye yarar ki. Okuyucunun yayınevi ve isme bakmadan iyi şiiri araması, desteklemesi gerektiğini düşünüyorum. Dakika başı şiir kitabının basıldığı bir ortamda okuyucunun da işinin kolay olmadığını düşünüyorum. Şairler kitap yayınlamakta aceleci olmamalı, şiiri yakalamanın peşinde olmalıdır. Şiiri yakalayan şaire kitabın kendiliğinden geleceğini düşünüyorum.


ÖZGEÇMİŞ

1965, yılında Salihli’de doğdu. Gazi Üniversitesi Kastamonu Eğitim Yüksek Okulu Sınıf Öğretmenliği Bölümünde eğitim görürken, şiirlerinden dolayı 1985 yılında tutuklandı. Ankara DGM’de yargılandı. 7 ay Ulucanlar Cezaevi’nde yattı, aklandı. Kamuda memur olarak çalıştı. Vergi Dairesi memurluğundan 2018 yılında emekli oldu. Salihli’de yaşıyor; evli, iki çocuk babası.

Şiirleri; 1986 yılından bu yana Afrodisyas Sanat, Akatalpa, Akköy, Berfin Bahar, Bezuvar, Birgün Kitap, Cumhuriyet Dergi, Çağdaş Yaşam, Çini Kitap, Deliler Teknesi, Ekin Sanat, Eliz Edebiyat, Emeğin Sanatı, Gediz, Har, Hayal, Hayal Bilgisi, Ihlamur, İmece, İz, Karahindiba, Kasaba Sanat, Kıyı, Kum, Kurşun Kalem, Lacivert, Mühür, Papirüs, Parende, Patika, Sanat Cephesi, Sunak, Şehir, Şiiri Özlüyorum, Tay, Temren, Tmolos Edebiyat, Varlık, Yarın, Zarf gibi dergi ve gazete eklerinde yayımlandı /yayımlanıyor. Kasaba’dan Esinti ve Zarf dergilerinin yayınına katkıda bulundu.

Şiir Kitapları:

Zemheriden Sonra Bahar

Güz Çığlığı

Ten ve Kül

Deniz Çobanı

Ben bir deniz çobanıyım
Balık sürülerinin ışıltısında
Yolu başka denizlere kesilen.

Uzun ormanlıklarında düşlerimin
Tomruk işçileriyle, deniz çobanlarıyla
Sohbetlerin tadını paylaşmazsam
Ayaküstü, yüz yüze
Yaşayamam susuz fesleğenler gibi
Dönerim İthaka kapılarından
Gerisin geri yurduma.


Rüzgarına Yol Gösteren Martı / 2005

Gülan Kız

Halepçe’de, kamplarda yaşamını yitiren çocuklara

Yanardağ ağızlarında
Nöbetleşe bekleşirken
İki yüzlü çağcıl tanrılar
Kardeşini kurtarabildin mi Gülan?

Binlerce çocuk öldü Hiroşima’da
Kapıları çalan çocukları dillendiren
Kırgın şiirler bırakıldı Pasifik’e.

Görüyorsun ya Gülan
kimse duymak istemiyor çığlıklarını,
duysalar, çağcıl yüzlerinin maskesini
koparıp alacaklar suratlarından,
kendilerini görecekler altında.
Onlar kendilerinden korkuyorlar Gülan,
senin üşümüş yüreğindeki
yüzyıllık öfkenden.

Yurtsuz kartalım!
alıcı kuşlar
ne kadar savrulsa da yükseklerde,
hep doğdukları kayalıklara,
çeker kanatları.

Yağmur Kuşu

a/
başlamaktır en uzun kelime
merserize hayaller işliğinde
kalbimize komşu kunduzlar
rahatlatır gövdemize lehimli
limon ağaçlarının yankısını
ürpertisini sisli kirpiklerinin.

b/
vurulur upuzun bozkırında
geceye inen yağmur kuşları
içinden geçtiğimiz ferahlık
çizer gökkuşağının rengini
ellerime konan serçe yükü
kıstırıldığım dağınık evlerde
sesim halkların çiçekliği.

Efkan Şeşen: Ben sırtına notalarını vurup dolaşan bir gezginim

Müzik yaşamını uzun yıllar Türkiye’de sürdürdükten sonra Hollanda’ya yerleşerek çalışmalarını orada devam ettiren Efkan Şeşen ile yeni şarkılarından oluşan “ID” (kimlik) adlı 15. müzik albümünü ve müzik serüvenini konuştuk…

MUSTAFA GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

EFKAN ŞEŞEN: Özgürlüğüne düşkün, üretici, doğal yaşamı ve sadeliği seven, doğru insanlarla paylaşıma açık, esprili ve yapılan haksızlığa da bir o kadar tahammülü olmayan, çekirdek ailesine çok bağlı bir insan, baba, eş bir müzisyenim diyebilirim.

MG: Beş yıldır yurt dışında yaşıyorsunuz. Bu bir zorunluluktan mı yoksa bilinçli tercihten mi kaynaklandı? Buna bağlı olarak farklı bir kültürde yaşamanın ve üretmenin zorlukları ya da kolaylıkları neler?

EŞ: Yurt dışında yaşama sebebim tabii ki zorunluluktan (oğlum için). Ama bana yarayan bir zorunluluğa dönüşmüş oldu, istemeden. Farklı bir kültürde yaşamak beraberinde farklı bir coğrafya, farklı bir dil zorunluluğunu da getiriyor. Bu beni öğrenme yönüyle biraz zorluyor ama başarma sonucuyla da çok mutlu ediyor. Yani kolaylık yok. Dünyanın neresine gidersek gidelim bahsettiğim başlıklar karşılar sizi oradaki gerçek hayata katılabilmeniz için. İşte yol ayırımı burada. Ya yaşadığınız yerin size yarayacak pozitif yeniliklerine açık olup bir yol alacaksınız ya da “eski” ile zaman geçirip yeni hayatı kendi zindanınız haline getireceksiniz. Ben tabii ki ilk yolda ilerleyenlerdenim. Bir yol aldığımı da düşünüyorum. Ama her defasında yeterli değil, daha ileri diyorum kendime.

MG: 1963 yılında İstanbul’da doğdunuz. Aslında Arhavili bir ailenin çocuğusunuz. Artvin’de doğmamakla birlikte bir parçası olduğunuz Karadeniz hem kültürel anlamda hem de doğal zenginlik anlamında görkemli bir coğrafyaya sahip. Bu destansı toprakların kişiliğinize ve müziğinize ne gibi yansımaları oldu?

EŞ: Annem ve babam genç yaşlarda İstanbul’a gelmişler. İstanbul’da doğmama karşın köken olarak Artvin/Arhaviliyim diyebilirim. Doğduğunuz yer veya kökeninizden ziyade hayata bakışınız önemlidir ama. Ki bu anlamda tamamen farklıyım bu coğrafyadan. Çünkü benim için doğa, her yerde korunması gereken bir gerçeklik. İnsanların, insan gibi eşit yaşamaları, dillerini, inançlarını, tercihlerini özgürce konuşup gerçekleştirebilmeleri konulu bakış, beni Karadenizli olmak kavramından uzaklaştırıyor. (Bu arada, doğaya ve kendi yaşam alanlarına sahip çıkmaya çalışan bir avuç cesur insanımızı tenzih ediyorum ve saygıyla selamlıyorum.) Yani daha geniş bir coğrafyadan bakıyorsunuz hayata. Sonuçta Karadenizli veya Artvinli olmak benim hamurumda büyük etkileri olmuş bir olgu değildir. Müziğimi tabii ki yer yer etkilemiştir. Aslında bunun en büyük sebebi de eşim Didar’ın oradaki doğaya olan aşkıdır. Ata topraklarına gitmemin tek sebebi o’dur. 1994 yılından bu yana akan hayatımızın bir kısmını büyük bir sevgi ve emek ile bu topraklarda yaşadık. Evimizi yaparken yaşadığım gerçekler, yöre geleneğindeki espri üslubunu da katarak yansıdı şarkılarıma. 2003 yılında çıkardığım; “Pek de Tanınmayan /Karadeniz” albümüm bu şarkılarımdan oluşur. Yaşadığım ve emek verdikçe sevdiğim bir toprağa olan saygımın müziğe yansımasıdır. Ama köyün ve farklı vadilerin insanlarıyla bir temas kurmasaydım; “Su ne etsun yanmişe” olmazdı. Ya da Trabzon’da Hamsiköy’den geçmeseydim. Emine Hala’nın ve güzelim insanların diyarı Amlakit yaylasına defalarca çıkmasaydım. “Oy Trabzon”, “Kotençur/bu gaybana sevdaluk” baladları yazılmayacaktı. Ben sırtına notalarını vurup dolaşan bir gezginim. Yolum doğası muhteşem Karadeniz’den de geçti ve hikâyeleri şarkılarıma aktı.

MG: Laz kültürüne özellikle diline ilişkin araştırmalar ve yayınlar son yıllarda oldukça arttı. Laz Enstitüsü, Laz Kültür Derneği vb. kuruluşların çalışmaları sonucu Lazca okullarda seçmeli ders olarak okutuluyor. Fakat seçmeli bir ders olarak bölgede bildik sebeplerle pek de rağbet görmedi. Sizin kendi anadilinizle tanışıklığınız nasıl oldu? Kazım Koyuncu ile başlayan dil ve kültür konusundaki farkındalık gelecekte dilin kaybolmaması ve geliştirilmesi için Laz sanatçılara ne gibi sorumluluklar yüklüyor?

EŞ: Ben köken olarak “Laz” olabilirim ama bir “Laz müzisyen” veya “Karadenizli bir müzisyen” olarak yerimi almadım. Dinleyicimin gözünde de öyle değilim zaten. Ben, öncesi devrimci bir müzisyen, sonrası da kazandırdığı değerlerden vazgeçmeden kendi ürettiği müziği ile ayakta durmaya çalışan duyarlı bir müzisyenim. Yaşadığım durumları hikâyeleştiriyorum. Bölge, siyaset, inanç üstü bir yerden sesleniyorum. O yüzden bu sorunuzu “Karadeniz” veya “Lazlık “üzerinden müzik yapan müzisyenlerin yanıtlaması daha doğru olur. Doyurucu yanıtları onlardan alabilirsiniz. Ama diyebilirim ki; sadece ilgili yerde değil, dünyanın neresinde yaşarsanız yaşayın, sonuçta, ana dilinizi konuşmanız, inançlarınızı, fikirlerinizi özgürce ifade etmeniz ve sömürülmemeniz çok önemlidir benim için.

MG: Dağların, vadilerin ruhundan süzülerek hırçın dalgaların hamsilerin kıpırtısını yansıtan tulum ve horon, Laz kültüründe önemli bir yer tutuyor. Buradan hareketle halk kültürü ve folkloru hakkında geçmişte yapmış olduğunuz çalışmalar var mı? Genelde aynı ezgiyle farklı farklı sözlerle söylenen bir anlamda ağıt olan destan (destani) geleneğinin sizin müziğinize bir etkisi oldu mu?

EŞ: Evet, önceki sorunuzda da yanıt vermeye çalıştım. O topraklarda yaşadığım ve emek verdiğim süreçten bu yana Laz kültürünün renklerini benim müziğimde de görürsünüz. Fark, yaşanmışlıklardır. Dikkat ederseniz neredeyse tamamı eser üretimi biçimiyle olmuştur bu. Çok sevdiğim Şavşat türküsü “Dağlarda kar sesi var” ve “Cilveloy” dışında bir türkü seslendirmedim. Oranın güncel yaşantısından çıkan yaşanmışlıkları taşıdım dinleyicime. Çoğu da benim o topraklarda yaşadığım hikâyelerim yani. Ama çarpıcı hikâyelerden yansıyan bu şarkıların, dinleyicisiyle tam buluşamadığını da biliyorum. Nedenleri benim dışımdadır. “Fırtına’ya Requiem”deki “…çakıl taşı yatağına” derken derenin dibinden koyduğum bir ses efekti, sadece bir efekt değildir benim için ve hala orada dinlenmeyi bekler. Müziğime zaman zaman şifreler koyarım, hoşuma gider bu. Zamanla bulunacak tabii koyduğum şifreler. Sorunuza dönersek araştırma, destanları dinleyici ile buluşturma gibi bir misyon edinmedim. Kendi ürettiğim müziği ulaştırmaya çalıştım. Ama ayrıca bu alanda müzik yapan bazı arkadaşlarımın misyon edinerek sundukları çok yönlü katkıyı da çok değerli buluyorum.

MG: 70’li yılların hızlı siyasallaşmasından siz de nasibini alanlardansınız.1980-1987 yılları arasında cezaevinde yattınız. Bir röportajınızda ,”17 yaşında cezaevine girdim” diyorsunuz. Genç yaşta tutsaklıkla tanışan biri olarak bu sürecin müzikal gelişiminize ne gibi katkıları oldu?

EŞ: Yıllarca süren hapishane koşulları… Aslında bu geçmişe gidişler, müziği öncelediği için iki cümle ile özetlesek de anlatım yarım kalmış gibi gelir bana her defasında. Çünkü onurunuzu ve siyasi kimliğinizi ve de insanlığınızı koruyup faşizmin işkenceye dayalı teslim alma politikasına karşı amansız bir mücadele içinde yaşanıyor müzik ile buluşma. Birçok yasağın yanı sıra radyo, TV, gazete ve enstrümanın elinizden alınıp verilmediği zamanlar. Benim müzisyenliğimin temelini bu koşullar oluşturur. Diğer havalandırmalar da duysun diye oktavından ve nefesim yettiğince volümlü çalardım ıslığı. Rezonans ile uyuşan yüzüme ve seğiren gözüme rağmen devam ederdim. Bazen bir özlem, bazen hüzünlerim rengine yansırdı. Adını bilmesem de çocuk yaşlarımda kulağıma yansıyıp birikmiş ne kadar güzel yeryüzü ezgisi varsa çalardım mektup akşamlarında. Islığım, Allı Turnam’dan Haçaturyan’a, El Condor Pasa’dan Rodrigo’nun Gitar Konçertosu’na diyarları dolaşırdı. Yıllar hızlı aktı. Müzik yolculuğum sonra Grup Yorum’un ilk yıllarıyla buluştu. Devrimci bir müzisyen olarak devam eden, üretime katkı sunduğum ve sesimle şarkılara hayat verdiğim yıllarım.

MG: Son albümünüz ID(Kimlik) 1 Mayıs’ta dinleyicilerle buluştu. Türkçe, Hollandaca, İngilizce, Kürtçe, Ermenice, Arapça, Zazaca, Pontosca ve Lazca olmak üzere 9 dilde söylediğiniz çok dilli bir çalışmayla karşımızdasınız. Günümüzde savaşlar, açlık, kıtlık, anti-demokratik uygulamalar yüzünden adeta yeni bir kavimler göçü gerçekleşiyor. Tanıklığını yaptığımız bu kitlesel hareketlilik toplumları kültürleri nasıl etkiler? Buna bağlı olarak albümünüze seçtiğiniz ismin “Kimlik” olmasının özel bir anlamı var mı?

EŞ: Dediğiniz gibi zorunluluktan kaynaklanan bu göçler, gelinen yeri de, orada önceden beri yaşayan insanı da direk etkileyen bir gerçeklik. Çok da pozitif olmayan, daha çok uyumsuzluk başta olmak üzere, açlık, hastalık, ayrımcılık, ırkçılık, ölüm ve yalnızlık ile sonuçlanan bir süreç. Sonrasıyla da, asıl yaşayanı tarafından dışlanmak, ayrımcılık ile devam eden ve devletler tarafından insani hak değil de daha çok çıkar için kullanılan bir konu olmaktan öte gidemeyen acılarla dolu bir durum bütünseli. Ve dünyada garip bir ırkçılık… Ben, biri bir başkasına kötü dedi, diye onu kötü ilan etmem mesela. İnsani normların bunu göstermesi gerekir. Ama halklar çok çabuk dolduruşa gelebiliyor maalesef. “ID” (kimlik), ön yargıları kırarak başkalarına düşmanlık yapmamayı hatırlatan, hoş görüye davet eden bir sorumluluk benim için. Dinleyicilerimde de bu algı olsun isterim. Ayrıca tamamının da sabırla dinlenilmesini beklerim. Sesen Muziek Youtube kanalımda Türkçe ve İngilizce çevirilerden yararlanılabilir, hikâyelerine de bakılabilir. (1)

MG: Yıllardır Karadeniz’de hayata geçirilen yıkım projeleri hız kesmeden çeşitlenerek sürüyor. Karadeniz, sahil yoluyla kıyısız ve taştan bir sahile mahkûm edildi. Geçtiğimiz yıllarda HES’ler, madencilik faaliyetleri, yanlış çay dikimi, yaylalardaki çarpık yapılaşma vb. nedenlerle tahribata yol açan çalışmaların sayısı arttı. Yine son günlerde İkizdere’de kendi yaşam alanlarını savunmak zorunda kalan köylülerin taş ocaklarına karşı bir mücadelesi var. Karadeniz’deki iktidar eliyle gerçekleştirilen doğa yıkımı ve İkizdere köylülerinin mücadelesi hakkında neler söylemek istersiniz?

EŞ: Doğa katliamları ve kıyımı birçok yerde gerçekleşirken, yalnızca kendi toprağınıza, kapınıza veya ailenize dayandığında harekete geçerseniz, bu davranış, gerçek sahiplenmeyi görememenizi de beraberinde getirir. Sorun genel ve sorumsuzluk da genel halk nezdinde… “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığı bir gün sırayı size de getiriyor. Bir sorun varsa top yekûn mücadele etmek gerekir. “Benden değil, benim gibi düşünmüyor, benim değil” diye bakmaya devam edersek sonumuzu hızlı getireceğiz. Doğaya ve yaşam alanlarına yönelik saldırı, sistematiktir. Öncesi ve sonrasıyla devamlılık taşıyor. Can havliyle parlayan direnişler onur ve haklılık ile başlıyor. Ama yeterince örgütlü olmadığı ve de desteklenmediği için süreç doğayı yok edenler lehine gelişiyor. Bir de bunun bireysel bencillik ve cahillik ile yapılan kısmı var ki ona da değinmeden geçemeyeceğim. Ürettiğiniz şeyler her bir yıl daha da değersiz hale geliyor ve zaten hak ettiği geliri alamıyorsunuz. Hak aramak değil de ne yapıyor bizim insanımız? Size bu koşulları dayatan yere hesabını sormadan gidip dağdaki ormanı keserek açılan yere çay ekiyor. Kaybettiği kazancını oradan denkleştirmeye çalışıyor. Oysa sizin üstünüzdeki büyük güçlere daha kötü bir kapı açmış oluyorsunuz. Kendiniz toprağınıza kıydıktan sonra, el alem haydi haydi kıyar. Yeni bir olay anlatayım size: konu yol. Benim köyümde bir alt komşum önünden geçen yola rağmen, evine 30 basamakla çıkmamak için benim toprağımdan yol geçirmeye çalışıyor. Tesadüfen öğreniyorum ve “ben izin aldım” diyerek kepçe dayamaya çalışıyor. Evinin kapısının önüne kadar arabası çıksın diye oradaki toprağı hoyratça hiç etmeyi gayet hak buluyor kendinde. Ben doğayı korumak istediğim için de beni tehdit etmekten tutun da, ana avrat dümdüz küfür etmeye kadar vardırıyor işi. Ne için? Kendi bencil düşüncesini gerçekleştirmek için. Oysa ben orada bir ağacı kesmeye kıyamadığım için evimi bir yıkıntının üzerine yapmaya çalıştım yıllarca. (2003-2018) İşte bu da insanların kendi coğrafyasına, köyüne, komşusuna, akrabasına, insanlığa yaptığı çirkinliktir.

MG: Ülkemizde benim de içinde bulunduğum bir grup sanatçı edebiyatta” ödül ve yarışmaları” sistemin sanata müdahale ve güdümleme aracı olarak gördüğü için karşı çıkıyor. Müzik alanında da düzenlenen pek çok ödül ve yarışma var. Popüler kültürün bir parçası olmayan sanatçılar bilinçli şekilde göz ardı ediliyor. Genel anlamda sanatta ödül ve yarışmalar hakkında neler düşünüyorsunuz?

EŞ: Ben de sanatta ödül hedefli yarışma gibi güdümleme ve müdahale araçlarına karşıyım. Ve sanatçının ödülü halk tarafından sahiplenilmektir. Ama bir açmaz var ki anlayabiliyorum. Sanatına devam etmek, daha önemlisi geçinebilmek için imkân veya hak ettiği desteği bulamayan çeşitli sanat disiplinlerinden yaratıcılar, bu tür platformlara ürünleri ile katılmayı bir fırsat olarak görüyor. Dediğim gibi bu büyük bir problemin sonucudur da. Ve tabi ki, sanatta performans esaslı şenlik, festival, gösteri altında bir araya geliş, güzel ve anlamlıdır. Toplumcu ve alternatif sanat üretiminde bulunanların dayanışma ve örgütlülüğü de bu noktada önemli. Sanat üreticisi geçinemezse ve motivasyonun ödül veya para olmadığı sanat organizasyonları gerçekleştirilip dayanışma büyütülemezse bu olumsuzluk bir kaygan zemin olarak her zaman var olacaktır.

MG: Şimdiye kadar çıkardığınız her albümün insani duyarlılıkları yansıtan, bizi bize imleyen tınıları ve kapsayıcı içerikleri var. Bazen kavgacı, en önde siperde yumruk yumruğa, bazen içe kapanık ve gecenin içindeki hüzünde umuda yol alan ezgilerle ilerliyor çalışmalarınız. Buradan hareketle sanatın toplumsal değişim ve dönüşümdeki rolü hakkında neler söylemek istersiniz?

EŞ: Sanat, zaten kendi farklı disiplinlerinin yaratıcılarının kendine özgü imgeleriyle var olan gerçekliğin yeni bir yorumla değiştirilerek yeniden yaratılışının ürünüdür. Yaratıcısı ve tüketicisi için zengin haz ve deneyimi barındırır kendi güzelliğiyle. Bunu yaşarız. Burada estetik var. İyi, kötü, çirkinin konu olduğu, coşku, haz ve heyecan veren, düşündürüp değiştiren, eğlendirip öğreten “güzellik” var. Güzellik bilimidir, estetik ve sanat! Facebook veya Instagram ya da Twitter spotçuluğundan bahsetmiyoruz! Yani onu tanımlayıp somuta dökmek için kullanılan matbaa mürekkebi veya dijital müzik programıyla yakın ilişkisine rağmen bambaşka bir şeyden; sanattan bahsediyoruz. Ben eserlerimi üretirken bu hazzı ve keyfi yaşıyorum. Bu tutkunun yerini hiçbir şey tutamaz. Dünyanın olumlu yönde değiştirilebileceğini de vurgulayan sanat üretimi; hüzün, hasret, ayrılık, aşk, acı yanı sıra, başta umut, direnç, kolektivizm duyguları da yaratarak birçok bildiri, metin, söylevin de üstüne çıkar. Önce insan kalbine ve oradan zihnine ulaşır. Bizi insanlaştırır. Sanatsız büyük bir savaşı kazanamazsınız. Sizi insanlığınızdan çıkarmaya ve kafanızı bir süngere çevirmeye çalışanlara karşı verilen savaşta bence en etkili güçlerdendir sanat. Çünkü doğası gereği bir roman veya şiir ya da tablo, şarkı veya film, hemen beğeni koridorundan içeri alır sizi ve değişime tabi tutar ardı sıra ki eşsiz bir devrimcidir sanat. Ha, baskılanabilir, yasaklanabilir veya yalıtılabilir. Ama zamanın yıpratıcı özelliğine direnir ve sözde görkemli gözüken bir duvarın zamanla yıkılan duvar tuğlalarından ayrışarak doğal ışıltısıyla yaşamaya ve etkilemeye de devam eder.

Müzisyen olduğum için mutluyum. Çünkü benim kavgamı esaslı verdiğim en özgür alanım müzik. İçinden yeni yaratılar çıkardığım güzel dünyam. Bana şarkınızı yaratırken mi yoksa söylerken mi hangisinde en büyük hazzı alıyorsunuz diye sorarsanız? Diğerinin güzelliğini yabana atmadan yine de yaratırken derim. İşte, benim sanatım yaşanmışlıklarımdır derken sarmal ve iç içe geçmiş bir süreçten bahsetmiş oluyorum. “Vakitsiz”, “Bir de Ay Düşse” veya “Sızı”nın “Gün Ağarırken” gibi şarkılarımın oluşumları ve dinlenebilir hale gelmeleri; hikâyeleriyle, sözcüklere ve ezgilere dönüşen süreçleriyle bir bütündür. Acı, hüzün, hasret, aşk, kırılganlıklar ve kavga ürünleri ama hepsinde umudumu kaybetmeden, dinleyicime de aynı duyguyu yansıtarak yazdığım, seslendirdiğim şarkılarım.

MG: Oldukça üretken bir sanatçısınız. Evrensel bir üst kimliğe kapı aralayan yeni albümünüzden beklentileriniz neler? Gelecekte hayata geçirmek istediğiniz projeleriniz var mı?

EŞ: “ID” (kimlik) ‘den en büyük beklentim şarkıların ayırım yapılmadan dinlenmesi ve sonra beğenilmesi. Bir de tabii ki bu dillerdeki hikâyeleri, ortak bir çeviri dili olan İngilizce ile bütün dünyadaki duyarlı insanlara iletebilmek, anlatabilmek. Ana coğrafyamın temel sorunsallarına denk düşen hikâyelerden yansıyan şarkılarım farkındalık yaratsın isterim. Bu arada projelerim çok ama hayat kısa. Bu balansı bozmadan ömrümün yettiği kadar yeni müzikler yapmaya devam edeceğim. Gençler bazen bestelerini gönderiyorlar veya albüm yapmak istiyorlar benimle. Ben “ya gençler, benim kendimle yapacağım işlerim daha bitmedi bu yüzden bunları tamamlamak istiyorum” dediğimde hafif buruluyorlar ama 20 yaşında değilim ve bir başka sorumluluğu almak kendime bir çalışma yapmaktan daha zor bir şey. Böyle söyleyince düşünüyor ve hak veriyorlar tabii. Yapımcılık da yapan genç müzisyen kardeşlerim var. Biraz da onlara yönlendiriyorum.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

EŞ: Bütün insanlığa; bu hayatın yolcuları olduğumuzu, her şeyin kendimiz olmadığını ve hiçbir şeyi de öbür tarafa götüremeyeceğimizi unutmamalarını söylemek isterim. Hep birlikte olmak, hep birlikte paylaşmak, hep birlikte zorluklara karşı koymak, insanı insan yapar ve insanın kendisini insan gibi hissettirir. Emek vermekten, üretmekten, paylaşmaktan vazgeçilmemesini ve mümkünse saçma sapan insanların dolduruşuna gelmeyerek kendimiz olmayı canı gönülden dilerim.

Sevgiyle…


(1) Albüme ulaşmak için:

 Sesen Muziekproductie

 YouTube channel of Sesen Muziek:

 Album “ID” Spotify:

Album “ID” YouTube:

Videoclip “Het Nieuwe Leven” (The New Life):

Düşe/yazdı

Ardıç kuşlarının sesi duyuluyordu geceyi ağırlamış bitkin yamaçlardan.

Rüzgârın kanatlandırdığı akustik sesler gökkürenin gergin yayından çınlayan notalar gibi dağınık ve düzensiz.

Sesler yaklaştıkça göğün gerdanı gerildi, kırmızılar morlar döküldü bir fırça darbesinin iç uzaklığından kitreli suya.

Kuşlar ağzında taşımıştı mesafeler boyu boşluklardan doldurduğu mavinin tonlarını. Ondan biçimlendirdiği yalnızlığın örgütlenmiş halini döküvermişti Cemile’nin üstüne başına.

Boydan boya gövdesini ritmik salvolarla topa tutan kalbine.

Cemile kalbinin derinlerine uzanan çırpınışını toprağa yasladı. Ağladı. Ak yazması morlara yeşillere bulanmış.

Göğün alnındaki yıldızlar içinden çıkageldi eril sırtlanlar. Zamanı delen tersine çeviren mekansız çığlıklar yurt edindi gözlerine.

Ağladı. Giyitlerini giydi üstünü başını düzeltti. Son bir kez daha göğe çevirdi bakışlarını, belki yakalayabilirdi bir yıldızın derinliğinde ellerindeki düşü çalan nehirlerin ateşini.

Başını döndürdü yakınlaşan ardıç kuşlarının kanat sesindeki yabanıl uçurumlar.

Bu sesteki gölgeliklere sığınmak istedi, uçurumlara yaslanmak, hep masallardaki küçük kız olarak kalmak.

Ayaklarına dolandı gecenin dili dışarıda düş atları. Kırmızı karıncalar devleşerek yürüdü gövdesinin en gizli deltasına.

Düşle gerçek arası salınımsak bir boşlukta. Sallandı, sallandı sallandı.

Cemile düşeyazdı.

Düştü…

Sınır Taşı

Unutmadım hikayesini sandık altı
kanaviçenin mor söylemindeki gül
Derinliğine açılan yaşanmışlıkların
döküp gittiği çakıl taşlarını suskuda
gözlerime inen kurtların ulumasını

İncelen sular duruyordu sahrada
kanadı koparılmış yusufçuklar gibi
ışık kümesiyle gökyüzüne doğru
koşar adım düşeyazdı kalbim sisle
kalbim sağanaklar kaçağı, uğrağı
Usturasını dayamış hüzün sesine
alnıma koşuyor alnı ak taylarım
Serhat’ta uzaklığın kuyularında ol
akşam kızıl pelerinli bir matador
beyazın tenine yoksulluğu çizen

Unutmadım hikayesini sınır taşlarının
orada dumanlanır mülteci söylenceler
yabanıl nergislerin yeraltı kardeşliğini
bırakıp çimenlerin yüzündeki gümüşe