Kimdir?

1965 yılında, Köyceğiz’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Köyceğiz’de, yüksek öğrenimini ise İstanbul’da tamamladı.

Edebiyatla, özellikle de şiirle küçük yaşlarda ilgilenmeye başladı. İlk şiiri, 1985 yılında, İstanbul Üniversitesi öğrencileri tarafından çıkarılan Yalaz dergisinde yayımlandı.

Klasik Arkeoloji ile Türk Dili ve Edebiyatı eğitimi alan Güçlü, edebiyat öğretmenliğinin yanı sıra tarihi coğrafya ve tarihsel çevre üzerine bilimsel çalışmalar yapmaktadır. Yazıları çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmıştır.

Eserleri:

  • Asi Yakılsın Dağlara (Şiir) – 1992
  • Rüzgarına Yol Gösteren Martı (Şiir) – 2005 
  • Nereye Sığınsam Lacivert (Şiir) – 2008
  • Ayrı Düşeriz (Seçme Şiirler) – 2010
  • Sizden Önce Geçtim (Şiir) – 2020

Mayısın İsyan Günlüğü; Sol Hafıza

1989 yılında sendikalar “1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması” yönünde karar almış olmalarına rağmen  yoğun baskı nedeniyle alana çıkmayı göze alamadılar.

Kalabalık bir grupla İstiklal’den Taksime doğru kortej halinde sloganlarla yöneldiğimizde gruba polis müdahalesi gecikmedi.

İstiklal’den Tarlabaşı istikametine geçen gruplar, toparlanarak yeniden Taksim’e doğru çıkmayı denedi.

Güçlü bir polis yığınağının yapılmış olması küçük grupların çatışarak geri çekilmesini de beraberinde getirdi.

Benim de içinde bulduğum grup Unkapanı’na doğru yönelerek çeşitli sokak çatışmalarının ardından Saraçhane’de dağıldı.

Biz okuldan birkaç arkadaşla Edebiyat Fakültesinin yanındaki kahvehanede toplanıp bir durum değerlendirmesi yaptık.

Akşam baskısı bir gazetede vurularak yerde yatan genci fakülteden Yaşar Kemal’e çok benzetmiştik. Yaşar’la okul dışında gecekonduda komşuyduk aynı zamanda.

Gözlerimiz dolu bir şekilde kaldığımız mahalleye vardığımızda Yaşar’ın bizden önce eve döndüğünü görerek kucaklaşıp sevinmiştik.

Yerde yatan genç ise Şişhane’de polis kurşunuyla vurulup bir gün sonra ölümle kucaklaşan Mehmet Akif Dalcı idi.

4 Mayıs’ta Zeytinburnu’nda 17 yaşındaki deri işçisini binlerce kişiyle, sloganlarla görkemli bir halayla uğurladık.

Günlerdir yaşananlar kitlenin ruh halini etkilemiş bir öfke patlamasını da beraberinde getirmişti. Cenazeye yapılan müdahale sonrası gösterilen direnç hala hafızalarda yer ediyor.

O gün ara sokaklarda yaşanan çatışmalarda halk gençlere sahip çıktı. Kimi evlerine aldı gençleri kimi bilmediğimiz labirent gibi sokaklardan çıkış yollarını tarif etti.

Ortalık korkusuz kitlelerin sloganlarıyla, marşlarıyla sarsılıyordu. Yılların verdiği korku silinip atılmış adeta püskürtme harekâtı başlamıştı.

Sanırım sokakta psikolojik üstünlüğü ele geçirme 80 sonrası bir ilkti. Kitle üzerindeki ölü toprağını atmış barikatlarda kaybettiği ruhunu yeniden kazanmıştı.

Eylemlerin sonunda gözaltına alınıp tutuklanan beş kişi içindeydim. Mahkemeye o gün yaralanan polisler de müşteki olarak getirilmişti. Kararı beklerken koridorda onlarla sohbet imkânımız oldu. Savaştan çıkmış gibiydiler kiminin kolu kiminin bacağı alçılıydı. Bol bol serzenişte bulunup sigara ikram ettiler, sıcak bir diyalog gelişti aramızda.

Yoksul Anadolu çocuklarıydı hepsi. Hiçbiri mahkeme heyetinin teşhis zorlamasına olumlu yanıt vermedi. Kendilerini yaralayanların bizlerden biri olup olmadığı konusunda düşmanca bir tutum sergilemediler.

Gece yarısı Zeytinburnu Adliyesinden, beş kişi, polis minibüsüyle Sağmalcılar Cezaevine doğru yola çıktık. (Orada tüneller yüzünden başka cezaevlerine sevk başladığı için Bayrampaşa’ya götürülecektik.)

Sevdiklerimiz, arkadaşlarımız şehrin öte kıyısında çok uzaklarda kalmış, şehir küçüldükçe küçülmüştü. Geçtiğimiz yollarda açık camlardan içeri dolan bahar kokularının baygınlığında insanlar derin uykularında mayısı selamlıyordu.

Gece yarısı geldiğimiz cezaevi kapısında bizi getirenlerle o saatte içeri almak istemeyen idare arasında kısa bir tartışma yaşandı. Gayrettepe’ye tekrar götürülme olasılığı hepimizi hafızalarımızda bıraktığı iz yüzünden tedirgin etti.

Nihayetinde karantina bölümünde soluğu aldık. Grupla ayaküstü (ilk gördüklerimle) tanıştım. Grubun içinde önceden uzaktan tanıdığım, 2015 yılında Kadıköy’de kalleşçe öldürülen Nuh Köklü ile de gözaltı ve cezaevi süreçlerinde çok iyi bir dost olmuştuk.

Unutmamak, unutturmamak için:

Yaşasın 1 Mayıs!

Yaşasın Zafer!

Korkacak Karanlığı Yok

Aslan yattığı yerden belli olur. “Sizden Önce Geçtim” adlı kitabındaki şiirler Mustafa Güçlü’nün şiir yatağının ne kadar derli toplu olduğunu gösteriyor bize.

Sitem, düş kırıklığı ve başkaldırıyı birbirine dönüşen duygular şeklinde görebiliyoruz bu kitapta.

Güçlü, “Düş Evimiz” adlı şiirinde güçlü dizelerle anlatıyor acıyı:

haber saldım yok / terli turnalara / bizi düş evimizden / vurdular diye…

Evet acı şiirin miladıdır, en güzel şiirler en büyük acılardan doğar şairin tarihinde ama hiçbir düş yoktur ki gerçeğin üzerine kurulu olmasın (Maksim Gorki) ve bizim düşlerimiz insanlığın ortak acıları üzerine kurulduğu için hiçbir şey onları yok edemez. Bu bir kültür savaşı ise dikenlerle kuşatılmış, Shiller’in de dediği gibi böcek olmayı kabullenenler ezilince şikâyet etmemelidir.

Bu bir kavga, zor evet ama bir kez başladı mı insanın içinde hiçbir şey onu yok edemez.

Şair kentlerin dokusunun yok edilmesine de karşı çıkıyor ve:

Külleri derin küplerde saklı düğüm / yangınını beklediğimiz yıkım evleri…

İlk dizelerden anlaşılacağı gibi, bilinçaltında biriktirdiğimiz yangınları da anlatıyor bu evler…Mustafa Güçlü, tarihin saçaklarından sarkan bir bulut gibi yüzümüze yağmuru vuran Berkin Elvan’ı da anımsatmış, bir ‘karşılama’ yazmış ona ve katledilen diğer çocuklara; uçurtması ile bir çocuk kanatlanırken göğe…

Ah resmin geliyor aklımıza / ne kadar çocuk ne kadar da umutlu

Kültür hegemonyasının dayattığı yabancılaşmayı da kınıyor şair:

dağlarca uzaklıkta insanlığımız / zırhı delinmiş yağmur damlası / sızar anlımızdan iç yıkıntılara

Mustafa Güçlü, olgucu bir şair; her dizesinde diyalektik var. Güçlü bir felsefeden yükseliyor şiiri; ‘korku yenik düşecek karşıtına’ diye şiirli bir not düşmüş okur için. Umudu yaşatan bir felsefe seziyoruz:

öl diyorum o zaman / kuytuda sedef / bekle ki bitmesin kuş çalımı ihtilal

Evet şiirin doruğunda felsefe var, şiir felsefe ile yaşamı anlatacak, yorumlayacak, değerlendirecek ve değiştirecek, şiir insanı insan yapan ilişkiler yumağında…Yaşamı doğru algılayıp şiirini sağlam yapılandıran şairlerden Güçlü, böylece felsefe şiirle bizim felsefemiz oluyor imgelerinde, dizelerinde…

Aşkı da incelikle işlemiz şairimiz, saklamıyor duygularını:

riyasız yazılmıştır aşıklar divanı, ah! / külden buluttan bir kurganım şimdi

Ama ayrılık da aşkın en güzel yanı bence…

Anne ve baba özlemi yükseliyor dizelerin arasından bazen:

anne çiziyorum unutma defterine / kuşlar göçüyor şehrin çatırtısından

Muhalefeti de eleştirir şiirlerinde sömürgeciler kadar.

kovmuşlar içimdeki makamsızı / güllere söyleyecek sözüm yok

Bir o kadar da sarılır onlara tekrar, geri çağırır dostlarını:

gül diye bütün iyilikleri / bağışlıyorum mavilikleri

Doğa bilimlerine olan inancı sonucu bu konuya sık rastlıyoruz kitapta:

Akdeniz tende parça tesirli gelincik / al serçelerden, bahar beğen kendine

Diğer bir şiirinde:

…ormanlara verdim çaresizliğimi / karıştık çamlar, şaman ve köklerle

Muhalif sanatçılar için zorun dayatıldığı bir dönem yaşıyoruz; çok yönlü baskılar, yayın, tanıtım ve özellikle de dağıtımdaki açmazlar gerçekçi şiirle okur arasında uçurumlar yaratmayı amaçlıyor.

Güçlü gerek kendi köşesinde yaptığı röportajlarla gerekse bağlayıcı çabalarıyla yılkı atları gibi yürüdüğümüz yollarda bize yardım etmeyi de amaçlıyor; muhalif yayıncıların oluşturduğu bir yayın kooperatifi üzerinde duruyor bu bağlamda, bu çok büyük bir katkı, unutmamak ve değerlendirmek gerek…

Yapayalnız bırakıldığımız bu dönemde ben de dizelerimle bitirmek istiyorum bu yazıyı:

bak bolivar bulvarı’nda sabah oluyor / yılkı atları dönmüş / baudelarie el sallıyor bize uaktan / merhaba yaşamak!

Ruhan Mavruk

(MorTaka Dergisi, 30. sayı)

Bozuk Ezber

I.
Derin teneffüs boşluğunda
dörtnala, müfredat yankısı

solungacı sülfür çocukların
hazır olda öldürüldü kalbi

II.
Türk ve doğruyken, hizada
sabah ritüelinde kuşkusuz

karnelerinde parça tesirli gül
düğümlüyken kilitli sınıfların

III.
geniş teneffüs boşluğunda
hazır olda öldürüldü kalbi.


Sizden Önce Geçtim / 2020

Eğitimde Yaşanan Çöküş ve Atanamayan Öğretmen İntiharları

17 Nisan Köy Enstitülerinin kuruluş yıl dönümüydü. 1940’ta açılan Anadolu aydınlanmasının en önemli duraklarından biriydi öğretmen yetiştiren okullar.

Kemal Tahir “Bozkırdaki Çekirdek” adlı romanında Köy Enstitülerinin kuruluş süreci ve dönemin sosyolojisiyle ilgili önemli kesitler sunar.

Yaparak, yaşayarak öğrenme modelinin el yordamıyla da olsa bizim topraklarımızda uygulanmış olması, bu model sayesinde kırsal bölgelerde feodalitenin dayattığı sömürü düzenin sorgulanmasını da beraberinde getirmiştir.

Egemenlerin hoşnut olmadığı kırsalı kalkındırmaya dayalı eğitim modeli, yıllar sonra Finlandiya, Danimarka modeli olarak karşımıza çıktığında öğrencilerimiz uluslararası sınavlarda onca hülleye rağmen dibi boyluyordu.

Başarılı ülkelere eğitim sistemini yerinde görmek amacıyla gidenlerin çözmeye çalıştığı model, Mareşal Fevzi Çakmak’ın “Bu komünist yuvalarını ne zaman kapatacaksınız?” diye sürekli hükümeti azarladığı, baskılarla 27 Ocak 1954’te kapatılan bizdeki Köy Enstitülerinin bir benzeriydi.

Eğitim planlaması ve politikaları 2002’den sonra tamamen var olan sistemi çökertme üzerine kurgulandığından aşama aşama hayata geçirildi.

Toplumun kılcal damarlarına nüfuz eden dini içerikli eğitim müfredata “Değerler Eğitimi” adı altında yavaş yavaş zerk edildi.

Son yıllarda cemaatlerin MEB tarafından onaylanan projeleriyle okullar, dinsel eğitimin mevzi kazandığı öğrenme ortamları haline geldi.

Devletin tüm kademelerinde olduğu gibi liyakatsiz çalışan ve yöneticilerle eğitim kurumlarının hafızası silindi.

Sonuç olarak üniversite kapılarında yığılan gençlerin 4 yılını niteliksiz okullarda adeta çile doldurur gibi yaşamaları gençliğin içindeki hevesi ve umudu yok etti.

2021 yılı TYT ortalamaları; Türkçe (40 soru): 18,404, Sosyal Bilimler: (20 soru): 8,340, Temel Matematik (40 soru): 5,117, Fen Bilimleri (20 soru): 3,212 gibi düşük netler eğitimdeki içler acısı durumu ortaya koyuyor.

Eğitimde çöküş yaşanırken öğretmenlik mesleği de bu olumsuz koşullardan bağımsız değil. Üniversite eğitiminin için boşaltılarak lise eğitimi seviyesine düşürüldü.

Yeterli akademik kadroya sahip olmadan açılan bilimsel çalışma yoksunu üniversiteler kuşattı dört bir yanımızı. Buralardan mezun olan gençler kadro yokluğu bahanesiyle atanamayan yüz binlerin arasına karışıyor.

Genç öğretmen adaylarını mevsimlik işçi gibi gören iktidar, okullarda yıllardır gizlemeye çalıştığı kadro boşluğunu ek ders karşılığı çalışacak gençleri asgari ücretin altında çalıştırarak doldurmaya devam ediyor.

Öğretmenler odasında 8.000 TL maaş alan öğretmenle aynı ders saatine girerek 2500 TL kazanan öğretmen adayı aynı havayı teneffüs ediyor. Bu düşük ücretli iş bile, torpille dağıtıldığından çoğunluk sisteme itirazını yöneltemiyor, kadrolu öğretmenleri kendi işsizliğinin sebebi olarak görmeye devam ediyor.

Öğretmen alımlarında kısıtlı kadro ve atama sırasında mülakat adı altında yapılan adam kayırmalar, haksızlıklar genç öğretmen adaylarını genel işsizlik verileri de göz önüne alındığında açlığa mahkûm ediyor.

Yıllardır atanamayan öğretmenlerin sonuçsuz eylemlerini, dertlerini anlatacak kapı arayışlarını üzülerek izliyoruz. Öğretmen sendikaları da fiili meşru mücadeleden vazgeçeli yıllar oldu. Bürokratik dar grupçu yapıların elinde eski mücadeleci çizgisinden çok uzakta. Sendikaların soruna ilişkin çözüm getirecek politikaları hayata geçirmesini beklemek hayal olur.

Okulu bitirdikten sonra eğitim aldığı alana ilişkin iş bulma umutları tükenen genç öğretmenlerin yaşadıkları eşitsizlik ve haksızlıklara karşı kendi bedenlerini ortaya koyduklarını üzülerek takip ediyoruz.

Artık olağan haberler kategorisinde ne yazık ki alışmaya başladığımız genç ölümler, bir ülkenin en dinamik kesiminin gözlerimizin önünde yitip gitmesinin kanlı yanıyla yüzleştiriyor bizi.

Yine alışmaya başladığımız haberlerden biri gülen fotoğraf karesiyle düştü önümüze: “Van’da ataması yapılmayan 25 yaşındaki öğretmen Harun Titiz intihar etti.” diyordu gazete haberi.

Yolunu bulan ülkeden kaçıyor, bulamayan ölümle buluşuyor. Yoksulluk, umutsuzluk çıkış ışığı görünmeyen dehlizlerde yok olup giden gençlik…

Çürümüş, kokuşmuş düzenin dayattığı katlanma sabır vaazları kulaklarımızı çınlatıyor. Halkta ayağa kalkacak ne derman ne gerçekleri görme bilinci, istenci var.

Her gün gözümüzün önünde gençler, yoksullar düşüyor dolambaçlı yollara. Altın kadehlerde kanımızı içiyor patronlar, uluslararası şirketlerin eli ekmeğimizde, canımızda.

Çıkış yolu bulmak, umudu var etmek, kaybolan umutları yeniden filizlendirmek devrimcilerin işi.

Seyirci kalmak kokuşmuş sistemin adı konulmamış bir iş birlikçisi durumuna düşürür ve yaşanan yıkımın suç ortağı yapar bizi.

Bu bilinçle her şeye yeniden, yeniden başlamak gerekir.

Yenilmeyen yengiyi de bilmez.