Kimdir?

1965 yılında, Köyceğiz’de doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Köyceğiz’de, yükseköğrenimini ise İstanbul’da tamamladı. Edebiyatla, özellikle de şiirle küçük yaşlarda ilgilenmeye başladı. Klasik arkeoloji ve Türk Dili ve Edebiyatı eğitimi alan Güçlü, edebiyat öğretmenliğinin yanı sıra tarihi coğrafya ve tarihsel çevre üzerine bilimsel çalışmalar yapmaktadır. Yazıları çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmaktadır. 

Eserleri

Asi Yakılsın Dağlara (1992) 
Rüzgarına Yol Gösteren Martı (2005) 
Nereye Sığınsam Lacivert (2007) 
Ayrı Düşeriz (2010)

Mustafa Güçlü’nün Eserleri

Göğü Taşıyan Bir Çift Göz : Adı Yılmaz

Yeni taşındığımız, pamuk tarlasının ortasına dikilen sitede, okul dönüşleri üstü başı dağınık hep gülen yüzüyle bir çocuk karşılıyordu beni. Sarışın, göğü taşıyan bir çift gözle dikiliyordu karşıma vakitli vakitsiz. Bir çağlayanın dingin derinliğini taşıyordu sanki çöllerden duyarsız yaşanmışlıklarımıza, insanlığımıza.

Bazen arabayı park edince hemen yanı başımda bitiveriyor bazen de koşarak evin merdivenlerinde yetişiyordu peşim sıra. Yüzündeki sıcak tebessüm uçurumun kenarında açan bir yoksulluğun kayıtlarını siler gibi dağılıyordu hayatı pembe çizgilerle boyayan fırçalardan.

Babası işte, annesi gezmedeyken kendi başının çaresine bakabilen, zamanını apartmanın kuytularında geçiren üç dört yaşlarında bir çocuktu Yılmaz.

Sitedeki çocukların kaba saba şakalarına, bin bir türlü aşağılamalarına karşın gülen yüzüyle dimdik ayaktaydı. Gerçekten de henüz hayatının ilk adımındayken adı gibi yıkılmaz bir karaktere sahipti Yılmaz. Zorbaların dünyasında el yordamıyla yön bulmaya çalışan kırlangıç gibi dolanıyordu bütün boşluklarını kentin, sokak aralarını, saçak altlarını. Soluklanmak istercesine dallarımızda çırpınan yeni tüylenmiş bir serçeyi andırıyordu her hali.

Sonraki günlerde aramızda garip bir dostluk gelişti onunla kelimelere dökülemeyen. Ben elimden geldiğince ona çikolata gibi sevebileceği şeyler getirdim. O mavi gözlerini suskunluğa çevirerek her geliş gidişimde bir ritüele, dostluğa dönüştürdü bu anlamlı bakışlarını.

Yılmaz’ın babası turşu fabrikasında işçiydi, sabahın ilk ışıklarında eski bir minibüs alır götürürdü onu. Bir gün, fazla mesaide turşu kazanlarından düşüp yaralandığını duyduk. Elde avuçta hiçbir şey olmayınca uzun süren sakatlık döneminde eve bakmak annesine düştü elbette. Kadına eş dost aracılıyla bir fabrikada iş ayarlandı. Ufak tefek bir kadın olan Fatma, fabrika ortamındaki çalışma koşullarına alışamadı. Uzun süre sık sık iş değiştirdi durdu. Onun çok ilginç olan lakabını da o günlerde öğrendim. Komşulara: ”Yılmaz’ın annesi nerelerde görünmüyor hiç“ dedim.

Komşulardan biri omuz silkti umursamaz bir şekilde: ”Tık Tık Fatma mı” dedi. İnatla ve şaşkınlıkla ”Fatma“ dedim.

Aynı adam yine aynı umursamazlıkla: ”Eve pek gelip gitmiyor artık“ dedi.

Sonraları kendine bir dost tuttuğunu, evden ayrıldığını duyduk.

Torbalı’nın pazarında saçını başını açmış, güzel giyitler içinde onu gördüğünü söyleyen komşular vardı. Hayal dünyasının sınırlarını zorlayarak bire bin katıp anlatıyordu kurgusal gerçekliği, tanıdık komşular. Anlatıcıların arasında Fatma’nın ev sahibi Şeref de vardı.

Şeref: ”Hoca“ dedi, “Yılmaz’ın annesi birahanelerde çalışmaya başlamış. Kocasını da terk etmiş. Yılmaz’a dedesi bakacak” dedi.

Sonradan öğrendim sakat babasıyla Yılmaz Torbalı’nın yakın köylerinden birinde yaşamaya başlamış.

Sonraki günlerde gözlerim hep Yılmaz’ı aradı durdu. Apartmanların arasında hep çıkıverecekmiş hissine kapıldım olur olmaz. Onun koşup geldiği yer, uzayan bir boşluk olarak kaldı ömrümün karmaşasında. Yoksulluğun yenemediği Yılmaz’ın annesi babası, kısa sürede hızla kaybolan yıldızlar gibi kayıp gitmişlerdi. Kentin dışında başlayan bir ömür denemesi, daha ilk başta; fabrikaların insansız koşullarında dağılmıştı.

Birkaç yıl sonra aynı siteye bu sefer misafir olarak geldiğimde ilk işim Yılmaz’ı sormak olmuştu. Yılmaz’dan herhangi bir haber yoktu. Belki de yine dedesinin yanındaydı, belki de bir yetiştirme yurdunda. Her nerede olursa olsun Yılmaz için içim cız etti. Hayata inatla gülümseyerek bakan sarışın çocuk kim bilir şimdi nerelerde, yaşamın kötü sürprizlerine inatla karşı koymaya çalıyordu.

Şeref “Ha hocam Tık Tık Fatma’nın sonunu okumuşsundur herhalde. Gazeteler çarşaf çarşaf yazdı”dedi.

Ne sonu” dedim, dudaklarımı büküp belli belirsiz bir şaşkınlıkla baktım Şeref’e. Birkaç anlatıcının ağzından dinledim o bildik tanıdık sonu. Hepsi aynı kapıya çıkıyordu, nihayetinde Yılmaz’ın çaresizliğine, yoksulluğuna.

Tık Tık Fatma’yı, dostu önce birahanelerde, pavyonlarda çalıştırmış. Sonra da erkeklere satmaya başlamış kentin uykusuz dipsizliğinde. Alkol kokan birahane masalarında hasadı kaldırıp eğlenme derdindeki hoyrat köylülerin prensesi olmuş, uzun süre bir prenses olduğunu bilmese de.

İçine düştüğü berbat durumdan, yaşanmışlıklardan kaçıp kurtulmak istemiş hep ısrarla. Her seferinde dostu tarafından ağır işkenceler yapılmış kendisine, göğüs uçlarında sigara söndürülmüş. Kaçmak istediği korku filmine döndürülmüş tekme tokat.

Yine böyle kaçmalardan birinde dostu tarafından hunharca öldürülmüş. Ölüsüne günler sonra ulaşılmış, üzerinde ne bir kimlik ne bir adres. Ölümün mor izinden başka bir iz yokmuş açık gözlerinde. Dudaklarında bir oğula hasret kelimelerin ağırlığından başka bir iz bulamamış otopsi yapan doktorlar.

Gözümüzün önünde  yitip giden ömür parçaları gibi binlerce hikâye.

Unuttuğumuz yerde hayat kim bilir kime vuruyor kırbacını.

Sustuğumuz çığlıkta kayboluyor Yılmaz…

S E N

S
Hep kaçarken tanıdım seni
Bir yanılgıdan başka bir menzile
Hangi dağın yanlışısın sen
Hangi uçurumun dokunulmazı
E
Kıyılarında batık gemiler
Dalgalı gözlerinle uzakta
Açılmamış mektupların gül
Çağıran koyu sessizliği var
N
Hangi dağın yanlışısın sen
Hangi uçurumun dipsizliği

Rodos'un Büyülü Tarihi ve Savaşın Çocukları

Marmaris’ten kalkan feribotla yaklaşık bir saatte ulaştığımız Rodos, tarihi ve doğasıyla önemli bir kültür merkezi olarak yüzyılların izlerini taşıyor. Prehistorik çağlardan beri yerleşim merkezi olarak kullanılan ada, antik çağda jeopolitik konumu nedeniyle barışçıl bir politikanın ekseninde gelişen ticaretle şekillendirmiş yaşam biçimini.

Günümüzdeyse her şey turizm üzerine kurgulanmış, bütün şehir sanki turizmin cazibesi etrafında ruhunu, sesini bulmuş, dağıtmış, taş yollarına, surlarına, kentin her zerresine serpivermiş. Türkiye’nin boğucu iklimin tam ortasında olması ve son patlamalar yabancıların, özellikle Rusların ilgisini buraya çekmiş olmalı. Kentin sokakları cıvıl cıvıl ve bizim yaşadığımız kasvetli coğrafyanın izleri sanki buralara hiç uğramamış. Her gün ölüm haberleriyle uyanılmıyor adanın iyot kokulu sabahlarına. Kumrular maviye muştuluyor “gül parmaklı şafağın” türküsünü.

Basında, ”Marmaris’ten tekne satın alan 135 umut yolcusu Rodos’a çıktı” ya da “Rodos’ta mülteci teknesi karaya oturdu: 3 ölü” vb. haberleri geçmiş yıllarda okumuş olsak da bizdeki gibi mülteciler pek görünür değil. Sanki adanın mitolojik tarihinin büyüsünde taşlara, kolonlara, kubbelere ve gökyüzüne sızıp görünürlüklerini yitirmişler. Adanın taş sokaklarında hayalet birer gölge olmuşlar derken eski yerleşim yeri olan “Old Town’nun” kalın demirlerle sürgülü “Eski Çarşı” kapısında karşılaşıveriyoruz akordeon çalan Suriyeli çocukla. Çocuk mahzun ve tüm dünyanın bütün kötülüklerini yaşamış olmanın hüznü ve derinliği ile bakıyor fotoğraf makinasının objektifinden acı bir tebessümle gözlerime ve Dünya’ya. Sonra bütün Dünya’ya meydan okurcasına hepimizle dalga geçercesine çıkarıyor kırmızıya kesmiş dilini bütün ayıplarımızı ayıplamak adına. Deklanşör donuyor, gözlerim doluyor, o an boğazımda düğümlenen acının katran karası bir ağırlıkla yürüyorum yeniden ayaklarıma inen karalıkla.

Biraz ilerde bir kadın, belki de Akordeon çalan çocuğun annesi. Yine aynı hüzünle uzatıyor elini, gelip geçen boşluğun büyük uğultusundaki gölgelere. Düşünmeksizin boşluğa uzatılan ele gayri ihtiyari koyduğum parayı (TL olduğu için) beğenmemiş olacak ki aynı kadın, yüzündeki mahzunluğu sıyırıp, kentin bütün kuyularının karanlığını, izbelerinin yalnızlığını yüzüne taşıyarak bir hışımla parayı geri iade ediyor.

Tarihi taş yollarda ruhumuzu adanın masmavi rüzgârıyla doldururken Osmanlının adadaki en önemli eserlerden biri sayılan ”Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesi” kapısında kefen gibi beyazlara sarınmış bir mülteci kızın yüzünü beyaza boyama çabaları gözümüze çarpıyor. O da dilsiz bir hüzünle uzatıyor göğün masmavi boşluğunu toplayacakmış gibi duran avucunu. Camilerin kuytularında soluklanan kül boyunlu kumruların narlara dağılan genişliğini tutmak ister de tutamamış gibi gamzelerine çöreklenen acıyla büyüyordu kendini kefenleyen kız çocuğu.

Savaşın çocukları, doğdukları coğrafyadan yüzlerce kilometre uzakta bir öteki olarak fazla görünür olmadan, yaşamın keskin kenarına tutunma çabasındaki birer kelebek gibi kırık kanatları, yanmış gövdeleri, suskun dilleriyle dolanıyorlar insanlığımızın boka batmış kıyılarını.

Kentin büyülü atmosferini tekrar yaşamak için birkaç gün önce gezdiğimiz tarihi yolları, dönüş günü tekrar teneffüs etmek amacıyla tekrar dolandık. Her an bir şövalyenin karşımıza çıkıvereceği hissine kapılıp yeniden dağıldık kente, yönsüz ışık dalgaları gibi. Taş yollar, çınarların ve sakız ağaçlarının gölgesinde uyuyan kuşlar duydu adımlarımızı, akmayan şadırvanlarda unutulmuş ayaklar duydu sesimizi. Sonra Rodos sokaklarının göğe yükselen her dilden seslerine karıştık. Uzayan gölgelerimizi toplayıp oturduk iki tarafı çınarlarla çevrili yoldaki tarihin gölgesindeki banka. Gözlerimiz devrilirken gün ışığının parçaladığı yaprakların altında akıp giden ırmağa dönüp sustuk, gün boyu konuştuklarımızı.

Kalabalıkların içinde kabaran suskunluğun saçak uçlarına tutunan on bir- on iki yaşlarında bir kız çocuğu belirdi o an.

Onun tutunduğu noktayı tutup eteklerine lehimlenen kara gözlü daha küçük bir erkek çocuğuyla. Açısı daralan sokakta gözlerimde ikili bir bulut gibi seyrederken kızın elindeki akordeonu ara ara soluklandırdığını fark ettim. Kız caddenin kenarında portre çizen ressamlardan saçını arkaya topuz etmiş erkeğin davetine uydu. Akordeonun tuşlarına dokunmaya başlayınca dağlar, denizler, su yılanları kertenkeleler geri çekilip bir avuç ay ışığı doldu caddeye, dizili çakıl taşlarının dalgalı girintilerine genişleyerek yayılıp dağıldı bir notanın tanıdık tınısında.

Ressamla, küçük kızın düetindeki ezgi tanıdık geldi; fakat çıkaramadım. Yunanca halini yaşlı ressamla turistlerin gelip geçtiği o sokakta çınarların derin yeşilliğinde dinledim onun ağzından. Ressamla küçük mülteci kız şakalaşıp ayrıldılar, vedalaştılar. Sonra eşim şarkının “Aşkını dağlara yazdım yârim” şarkısı olduğu hatırlamış olmalı ki aklında kalan sözlerini mırıldandı. Arabesk tınılar taşıyan bu şarkıyı biz büyülü bir resital dinlermiş gibi dinledik şövalyeler sokağının büyülü ikliminde.

Kızın peşi sıra bizde toparlanarak tarihin yaşayan sayfalarından ayrılıp mülteci yalnızlığımıza doğru koşar adım ilerledik.

Ayrılık zamanıydı artık…

Savaşın çocukları her yerde karşımızdaydı. Ülkemizin vatandaşlık verilsin verilmesin tartışmalarının çok ötesinde kalbimiz Rodos’ta elleri göğe açık o çocuklarda kaldı.

Fırtına

Sazlıkların arasından dolanarak kanalda ilerleyen üç tekne. En başta Pinterci var, kılavuzluk ediyor diğer iki tekneye. Yolunu şaşırmadan çıkabilmek ustalık işi bu labirentten Akdeniz’e, laciverte. Ummadığın anda su bitiverir, hop çıkarsın sazlıklardan karaya. Sonra oradan tekneyi tekrar suya döndürmek zahmetli iş, bir sürü uğraş.

Pintercinin teknesi küçük, pancar motorlarının sesiyle sazlıklardan havalanıyor sakar mekeler. Kanat çırparak karşı kayalara doğru yol alıyorlar, yeniden korunaklı yuvalarına dönmek için.

Dar bir boğazdan dikkatlice geçiyorlar pintercinin peşi sıra.

Geçtikleri yer denizle kanalın birleştiği ilk nokta. Kum bazı noktaları doldurmuş, küçük bir geçitten birbirinin izinden yol alınabiliyor ancak. Sert akıntılar, dalgalar geçişi gittikçe zorlaştırıyor.

Her tekne yaşama dair küçük umutlar taşıyor. Pinterci, Arap Sabri’den tekne için aldığı paranın faizini ödeyecek. Arap çok acımasızdı yola çıkmadan önce:

-Bak bu seferde boş dönersen denizden, teknemi geri alırım, demişti.

Ortadaki teknede Selami var. Tekne işinden pek anlamaz, çiftçiyken girmiş hiç bilmediği bu işe, karısının sözlerine kulak tıkamış, takılmış umudun peşine. O da kızını everecek bu yaz, düğün dernek, malum para demek.

En arka teknede Behçet var. İzmir’den gelmiş buralara, kayınpederinin evine. Hayatta dikiş tutturamamış. Kayınpederi yemin billah ediyormuş, onu bu sefer dikiş tutturamazsa defedip kızının yanına yaklaştırmayacağına.

Üç umut dolanıyor denizde, ağlarını paraketelerini suya bırakmış, bekliyor kımıltısız küçük koyda.

Deniz kabarıyor, fırtına yaklaşıyor. Deniz kuşları gecenin içinde çığlıklarla selamlıyor fırtınayı.

Günlerce aç susuz bir koyda bekleyişin sonunda deniz durulur gibi olunca tüm umutlarını ağlarını denizde bırakarak, geri dönüş yoluna çıkıyorlar. Deniz yeniden kararıyor, tekneler bata çıka gecenin içinde birbirlerinin pat pat seslerini aralıyor.

Pinterci bu sefer en geriye düşmüş. Teknesi küçük boğazdan içeri girişte büyük dalgayla ters yüz oluyor. Rüzgâr, dipteki kırmızı mercanlar çağırıyor onu:

-Pinterci! Pinterci! Pinterci!

Pinterci son bir hamleyle kendine atılan halatı yakalıyor. Sıkı sıkıya ömrünün en uzun yolculuğuna hazır dağcı gibi döne döne ışığa tırmanıyor. Yekenin vücudunda açtığı derin kesiği bile hissetmiyor artık.

Sabahla gölün kıyısındaki kordonda çıkıp gelmeyen balıkçıları bekliyor elleri böğründe üç kadın, birçok çocuk. Bir de Arap Sabri ağzında dolu küfür.

Altındiş Sabri

Çamların uğultusuyla kesilen, püren kokularındaki yorgun kanatlardan atladı geceye.

Gece çakır yıldız, baş döndürücü ateş böcekleri kayalıklarda bir derin yanılsama. Çığlık çığlığa çakal kımıltıları, kanyona inen incecik kıvrımlı patikada.

Ateş böceklerinin kümelendiği uçuruma sürdü atını Altındiş Sabri, mavzerinin namlusu sımsıcak, kalbi atının adımlarından daha önde, yel gibi…

Bulacaktı. Alnına sürülen bu lekeyi ancak böyle temizleyecekti. Hızla sürdü atını çalılıklardan dağa yaslanan boşluğa. Boşluk aldı götürdü onu bilmediği seslerin, susuşların düzlüğüne, bıraktı. Boşluktan karanlığa gömülen ovaya atının gözlerinden son kez baktı. Ovada beli belirsiz evlerin yanıp sönen kandillerine kulağını yaslayıp dinledi. Her çıtırtıya kulak kesildi. Evren sustu gökyüzünün altında, geyikler indi kıyılarına.

Sabri, üç beş çoban evinin sessizliğe gömüldüğü tepenin yamacına geldi. Köpekler, kuyruklarını kıstırıp birkaç hırlamanın ardından geri çekildiler.

Silahını doğrulttu.

-Bunu yapmayacaktın!

Atı aynı yollardan tek başına geri döndü.

Terzi Halil

-Halil, dedim, hani sen terziydin? Niye sabahın köründe böyle denizi tokmaklayıp mırmır sürülerini kaçırıyorsun. Senin hiç işin yok mu? Bak Eylül geliyor okullar açılacak. Onlarca liseli sana ceket pantolon siparişi vermiştir. Bir o kadarda tadilat işi çıkar, Eylülün sanrılı yanılsamasında fenerin açıklarında ne işin var Halil.

Halil sandalın küreklerine yapışan, paraketenin şamandırasını suya eğilerek kurtardı, yönünü martıların kanatlarının ucundan burundaki fenere çevirdi.

Sandalın kımıltısız mavilikte açtığı yol git gide genişliyordu. Onun bu umarsızlığı bende şaşkınlık yarattıysa da hemen toparlandım, peşi sıra:

-Halil, Terzi Halil bana niye ses vermiyorsun?

Halil nedense bir zaman sustuktan sonra yine sakin bir tavırla başını boşluktan kaldırdı.

-Ne terzisi burada terzilik merzilik yok! Hem her şey hazır giyime dönmedi mi?

-Burası neresi Halil, deniz değil mi?

Halil sustu, martılar sustu, dünya sustu, karanlık beyazı sildi.

Cehennem Kayıkçısı Kharon

Antik çağın bilinen mitoslarından biridir cehennem kayıkçısı Kharon’un hikâyesi. Pek çok esere kaynaklık etmiş, mimarlara, sanatçılara ilham kaynağı olmuştur onun dilden dile çoğalan söylencesi.

Mitolojiye göre Hades(ölüler ülkesi)’e gitmek isteyen ölüler Styriks nehri kıyısına gelir. Nehir, Hades ülkesini çepeçevre dolanan çok soğuk ve öldürücü olarak tanımlanır.  Suyundan içenin de ölümsüz olacağına inanılır. Kaynaklarda suyun hafızayı sıfırlama özelliği de belirtilmekte ayrıca.

Öyle bir ırmaktır ki Styriks, üzerine ant içen Tanrılar sözünü tutmazsa, cayarsa diğer Tanrılar tarafından korkunç bir şekilde cezalandırılır. Tanrılar arasında izole edilerek uzun süre dışlanırlar, hiçbir toplantıya katılamazlar. Tanrılara has yiyecek ve içeceklerin vereceği muhteşem tatlardan mahrum bırakılırlar. Soyutlandıkları dünyada kesilen cezayı doldurana kadar içi boşalmış gölgeler gibi dolanır dururlar karanlığın koyu yalnızlığında. Ne söyleyecekleri söz işitilir ne de verecekleri emirler yerine getirilir. Bir ölümlüden bile azaplı bir dünyanın sularında günlerini geçirirler.

Troya savaşının kahramanlarından Aşil`; annesi Thetis tarafından, Styriks nehrinde yıkanarak ölümsüzlük kazanmıştır. Savaşın kaderinde önemli bir rol oynayan Aşil, annesinin suya batırmadığı (tuttuğu )yer olan topuklarından Paris tarafından vurularak öldürülmüştür.

İşte ölümlüler bu dünyada son nefeslerini verdikleri zaman ırmağın kıyısına gelerek Hades ülkesine geçmek ister. Ölülerin bunu ruhlarını huzura erdirmek için istedikleri, bir an önce de Hades’e geçmek için telaşlandıkları ortada. Ruhların bu ısrarlı isteğine rağmen karşıya geçmek öyle kolay iş değil. Çünkü Kharon adındaki iskelet balıkçı rüşvet almadan ruhları kayığıyla karşı yakaya taşımaz.

Mitolojik söylem o kadar etkili olmuştur ki halkların kültüründe, ölülerin ağzına para konularak gömülmesi gelenek haline gelmiştir antik çağda. Mezar kazıcılarının ölüleri gömüldükleri yerde rahat bırakmamaları, parayı bulma isteğidir. Kharon asıl zararı ölülere bu dünyada vermiştir yaşanılanlardan anlaşılacağı üzere.

Ruhlar tarafından memnun edilmeyen Kharon onları öylece nehrin kıyısında kederine terk eder. Ölülerin ruhları, Styriks ırmağının kıyılarında, ağaçların uğultularında dolanır durur ve bir türlü menziline eremez. Huzursuz ölüler ülkesinin kayıkçısıdır kendisi, karanlık dünyanın Araf’ında rahat vermez insanoğluna.

Bizler modern çağda Kharon tarafından ruhları teslim alınmak istenen yaşayan ölüler haline getirilmiş zavallılarız. Zulmunu sonsuz eyleyen kayıkçı, artık ruhların dahi huzura erdiği bir dünya istemiyor. Dünyayı cehenneme çevirenlerin ikliminde binlerce Kharon’la iş başında. Kıyılarımızda cirit atıyorlar sahte can yelekleri ve karşı kıyıya lehimli botlarla. Yıldızsız gecelerin içinden çalkantılı sularda çoluk çocuk üstelik dolar üzerinden verdikleri rüşvetlerle kaybolup gidiyorlar Ege’nin söylencelerden beslenen ölüm yolunda.

Kimse duymuyor, çığlıklar zırhını delemiyor karanlık yüzlerin oyun kurduğu sahnede kötülüğün. Ucuza alınıp ucuza satılıyor insanlık. Kayıtsız kalmış taşlaşmış ruhlar ters asılmış vestiyerinde hüzünler, parantez çığlıklar gibi aşk. Sokaklar çürümüş cesetlerle, istiflenmiş karanlık çağlara açılıyor cinnet mahallinde gökyüzü.

Ölüler kıyılarımızda, caddelerde sokaklarda. Kharon ödenen hiçbir diyeti kabul etmek istemiyor artık, daha çok ölüm çığlık ve gözyaşı onun taş yüreğinin tek tesellisi.

Daha da hırçınlaşıyor, diz çöktürmek için ölüler ülkesinin kapısında korkunç kahkahalarla bakıyor beti benzi atmış sararmış, kanlı yüzlerimize.

 Ne ölümüze ne dirimize huzur yok bundan sonra çağcıl kötülüklerin paslı aynasında düşürülürken birer birer kırlangıçlar ölümsüzlük ateşine.

Her birimiz birer ölüyüz bu kirlenmiş gerçeklikte.

Ruhlarımız dolanıp duruyor karanlığın kıyılarında.

Ey pas tutmamış vicdan ortaya çık!

Prometheus'un Çığlığı Esaretin İlmeği

“Umut, cesaretin yarısıdır” diyor BaIzac. Fransız devriminin debdebeli ortamında umudunu yitirmeden cesareti kuşanmanın aslında ayakta kalmanın, güzel günlere olan inancın bir göstergesi olduğuna işaret ediyor ünlü romancı.

Kitaplarında Fransa’da demokrasinin geçmişini bütün ayrıntılarıyla veren yazar belgeci bir tutumla çağının ışıyan umutlu yüzünü bu sözüyle ulaştırmış bizlere. Günümüz koşullarında savaş ve yıkımların yansımalarını iliklerimize kadar hissettiğimiz bu günlerde tarihin derinliklerinden gelen umut ve cesaret sözlerinin içimizde yarattığı dinginlik ve bize yüklediği tarihsel mücadele azmi ,varoluşsal gerçekliğimizin itici gücüne dönüşüyor.

Umut ve cesaret birbirini tamamlayan, birbirinin içinde biçimlenen kavramlar. Cesareti kırık birinin ,güzel şeyleri umut edebilmesi mümkün mü? Ya da güzel günler için çarpacak bir kalbin heyecanına ve isyanına sahip olabilir mi umudunu karatmış bir kalp? Elbette olamaz. Bizi yıkmak isteyen düşüncenin adlandırılışı  ne olursa olsun, önce cesaretimizi, sonra da umudumuzu kırmaya yeltenir . Önlerinde diz çökelim diye toplumun üzerine yansıttıkları devasa bir perdedeki korkunun, korkunç heykelinin önünde secde etmemizi isterler. Secde ederken aynı zamanda bir Mankurt’a dönüşerek bellek yitimiyle, geçmişe ve geleceğe ait umuda ait bilinç yansımalarını unutmamız için kentin büyük meydanlarında bize şaşaalarını alkışlatırlar hiç durmadan.

Korkunun gölgesinden beslenen ve çeperinden çoğalan çığlıkları, özüne yabancılaşmış gerçekliğin içsel umutsuzluğunun dışa yansımasıdır. Korkunun dozajını arttırarak çoğaltmak; toplum bilincindeki yansımaların çoğalttığı dalgalar sarsın, kemirsin isterler belleğimizi. Öyle korkalım, sinelim ki içimizdeki en son umut kırıntılarını da korkunun dev ekranında yansıyan dalgalara atalım. Atalım ki artık suskunluğa gömülen gövdemizin bellek yitiminin sağlamasını yapıp bir köşede sonumuzu bekler hale gelelim.

Devletlerin örgütlediği sistemli zor ve onun aygıtları, yüz yıllardır beslediği, yeniden biçimlendirdiği insan bilincini dumura uğratır. Sonra da kayalıklılara zincirli Prometheus’un çığlıkları arasında aslında kendi esaretinin ilmeğini sıkıca sağlamlaştırır.

Uçurumuna atladığının farkında olmakla birlikte tarihsel zorunlulukla son sürat ayağındaki kayayla baş aşağı gitmenin kendine yüklediği sorumlulukları bilir. Kısır döngünün içinde iki ucu keskin bıçakla toplumun karşısına korkudan beslenen sahte bir kahramanlık mitiyle yeniden çıkar. Geçici ve kışkırtılmış iktidarının sefasını, geçmişi ya da geleceğe ait hiçbir tasavvura sahip olmadan salıncağında sürdürür durur.

İşte bu zaman sarkacının sarmalında salınıp dururken biz, insanın özündeki cevahire güveniyoruz. Kurgulanmış yaşam özetlerimize kısaltılmış cümlelerle yazılmak istenen kanlı harflerin tanıklığında dipten gelen sese kulak kabartıyor ve o sesin derinliğindeki dinginliğe inanıyoruz.

Biliyoruz ki, bir ses derin uğultulardan, unutulmuş yalnızlıklardan gündüze çıkaracak yolumuzu. Güzel günlere olan inancın bizlere yüklediği cesaretle, yenilgilerin ortasında harap edilmiş yanmış, yıkılmış sokaklarda kaybettiği masalını arayan çocuklarla uyanıyoruz sabahın ilk ışığına.

Bir yangının mahşerinde ateşlere düşen kızlarımızla yeniden, yeniden ayağa kalkıp “güvercin tedirginliğini” kuşanarak yürüyoruz en afili gülüşlerimizi asıp yüzümüze, üzerlerine.  

Ne acı ne kahır karartabilir gökyüzüne dönük yüzümüzü.

Dalgaların koyu sessizliğinde çağırdığımız ey Umut!

Cesaretle, yenilgiler ortasında yeniden kapındayız.

Bekle bizi…