Tepe

Yerin altı para dolu. Bir anlatabilsem. Rüyalarıma giriyor her gece, Meşhur Dede’den sola kıvrılınca ince bir patikadan yol alıp ulaştığım yığma tepe.

Ah bilseniz neler saklı o tepenin altında. Her gece bir nur bulutu yağar buraya. Uzaylılar bile dolanıp duruyor etrafında. Alıp götürecekler aklı sıra onca hazineyi.

Yedirir miyim, vallahi billahi kimselere göz açtırmam.

Havalar soğuk olmadığı günlerde elimde tek kırma tüfekle nöbet tutuyorum yığma tepenin yamacında. Geceye kulağıma dayayıp otların arasındaki kuş, kurt, çakal cümle mahlukatın feryadını dinliyorum.

Korkularım kardeş oluyor gece kuşlarının ürkekliğine. Bir yolunu bulmalıyım, tepenin üzerindeki örtüyü kaldırmak için, çırılçıplak bırakmak için o yüksekliği.

Kime söylesem acaba sırrımı? Ağzı sıkı kimi bulabilirim? Bir de yayılırsa kasabaya. Elimizdeki nimeti tepmiş oluruz. Bazen düş kuruyorum. Tepenin altındaki saray ya da dehlizlerde dolanıp duruyormuşum. Kocaman filleriyle birileri çıkıp geliyor. Fillerden birinin üzerinde sipsivri kızıl sakallı biri var. Elmacık kemikleri çıkmış, avurtları çökmüş, sanki eski zamanlardan kaçıp gelmiş göçebe edasıyla duruyor karşımda.

Davut, diyor. Sana yar etmem o kadar altını. Bunları ben nerelerden buldum taşıdım buraya. Ta, Ninova’dan kervanlarla getirdim. Vakti geldi. O gün bugünmüş. Kimseye yedirmem ben hakkımı Davut!

Bir el işaretiyle arkasındaki yalın kılıç asker aşağıya iniyor. Adamın bir elinde altın kesesi, bir elinde parıldayan kesik bir baş. Aman Allah’ım benim mi şimdi bu karanlığı aydınlatan sapsarı altından kesik baş.

Sonra kan ter basmış kalkıyorum. Kimseye çaktırmadan gecenin bir yarısı düşüyorum yola. Kimselerin haberi yok, kasabanın kenar mahalleri uykuda. Köpekler havlıyor, keskin duman kokusu sarmış havayı. Peşimden köpeğin geldiğini fark edince hemen: “hoşt” diyorum. “Hoşşşt”

Lanet olası başka iş olsa peşimden gelmezsin. Şimdi mahalledeki bütün köpekleri peşime takacaksın şerefsiz. Gece de güz mevsiminin getirdiği tenimi yakan bir soğuk var. Rüyanın etkisiyle genzim kurumuş, dilim damağım birbirine yapışmış.

Üstüme kalın bir şeyler de almamışım aceleyle. Tepeye bir an önce ulaşmalıyım. Yoksa elimizdekini başkasına kaptıracağız. Hızlı adımlarla patika yola girdim. Gecede harmanlıklardan çiye yatmış ot kokusu geliyor. Biraz önceki kömürün genzi yakan kokusundan daha iyiymiş bu koku.

Ayaklarımın patikada çıkardığı sesten başka bir şey duymuyorum. Tepenin zirvesinde sanki bir bayrak dikili. Allah’ım gerçekten geldi mi? O sivri burunlu adam mı karşımdaki? Bulutlar tepenin çıplaklığını yalayarak geçiyor. Kalbimin sesi bir birine dolaşan cılız ayaklarımı titretiyor. Kırma tüfeği doğrultuyorum bayraklı tarafa doğru nişan alarak. Bağırıyorum, basıyorum hiç zaman kaybetmeden tetiğe.

“Ey yabancı terk et orayı!”

Ardından patlayan silah sesleri uyandırıyor geceyi. Bir dizi ayakları olmayan adam cümbüş ediyorlar karşımdaki kurumuş dere yatağında.

Tekrar doğrultuyorum namluyu cümbüş edenlere, on iki numara saçma yeniden sarsıyor geceyi. Nedense cümbüş eden adamlar, eğlenceye devam ediyor, ölmüyor. Ayaksız gövdesiz başlar çoğalıyor etrafımda. Başlarında da o kızıl sakallı adam var. En son çare kendime doğrultuyorum namluyu. Karanlık aydınlanıyor barut keskin bir gümbürtüyle. Saçılıyor çil çil yıldızlar gökten ovaya.

Sağ mıyım? Bu kalabalık ne? Kalabalıktan bir adam elindeki battaniyeyi üstüme örtüyor. Sesinden tanıdığım filin üstündeki sivri burunlu adam bu, kılık değiştirmiş sanki bağırıyor.

“Olacağı buydu.”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s