Palmira’nın Sütunlarında Sarı Bir Çığlık Asılı

Palmira, geçmişi MÖ 19. yüzyıla kadar uzanan; Arapların Tedmur; “Çölün İncisi” ya da “Çölün Gelini” olarak tanımladıkları vahada kurulmuş bir antik kent. Coğrafi konumu nedeniyle eski kervan yollarının güzergâhında olması çağlar boyu kenti canlı ve zengin kılmış. Tabi ki bu stratejik durum pek çok saldırı ve yıkımla da karşılaşmasına yol açmış.

Palmira, tarih boyunca kavimler buluşmasının önemli duraklarından birisi olmuş. Bu nedenle Yunanların, Romalıların, Perslerin hüküm sürdüğü çağların tarihsel derinliğine ve birikimine sahiptir. Doğu-Batı kültürel alışverişinin ilk elden gerçekleştiği; sentez kültürün, kentin mimarisinde heykellerinde kısaca her şeyinde cisimleşerek kente kimlik kazandırdığı bir yerdir aynı zamanda burası.

Yahudilerin kutsal kitabı Tanah’da kentten; Hz Davut’un oğlu Süleyman tarafından kurulan, bir anlamda kutsallık kazanmış yerleşim merkezi, çöl şehri olarak da bahsedilmektedir. Tanah’a göre kentin eski adı Tadmur (Süryanice, Aramice), yani mucizedir. Çölün ortasında uzayan bir boşlukta birdenbire ortaya çıkıveren bir vahanın çatlayan dudaklara, kuruyan kirpiklere sunduğu bir serinlik, mucizedir kutsal kitabın “Kralların İlk Kitabı” adlı bölümünde bize anlatılan söylence.

1980 yılında UNESCO tarafından “Dünya Kültürel Mirası” listesine alınan kentte, Suriye’deki iç savaşa kadar yabancı ve yerli arkeologlar tarafından yapılan arkeolojik kazılarda, eserler gün ışığına çıkarılarak koruma altına alınmıştır. Bütünlüklü ve korunmuş haliyle ziyaretçilerin yoğun ilgisini çeken bir antik kent olmuş, üç büyük uygarlığın ruhunu yansıtan, dimdik ayakta, anıtsal yapılarıyla günümüze kadar gelmiştir.

Suriye iç savaşında, tarih öncesi çağlarda barbar kavimlerin yapmış olduğu varsayılan vahşetin binlerce katını, IŞİD İslam adına çöllerde ilan ettiği halifelikte gerçekleştirirken, ele geçirdiği bölgelerde kültüre, tarihe karşı da katliam içgüdüsüyle yaklaştı. Kâfirlerin uygarlığı olarak varsaydığı kültürel miras öğelerini; kılıçlarla, balyozla, dinamitle, iş makinalarıyla, gaipten gelmiş hissi uyandırılan Arapça ezgiler eşliğinde naklen gözümüzün önünde tahrip etti. Taliban’ın dev Buda heykellerini dinamitle havaya uçurmasını daha önce yüreğimiz burkularak izlemiştik Afgan çöllerinde. Neyse ki Suriyeli yetkililerin kent düşmeden önce taşınabilir tarihi eserlerin büyük bir kısmının güvenli bölgeye sevk edildiğini söylemeleri, bir nebze olsun rahatlatmıştı bilim çevrelerini. Şimdi yanı başımızda, kafaların kesildiği, kadın pazarlarının kurulduğu bir coğrafyada koca koca adamlar özellikle put saydıkları heykelleri balyozlarla parçalayıp bunların videosunu çekerek hepimize izletiyorlar.

Arkeolojik merkezler kazılarını yapan isimlerle özdeşleşmiştir, örneğin: Afrodisias antik kenti, Kerim Erim tarafından gün ışığına çıkarılmış (Oraya gömülmüştür.); Side ve Perge, Jale İnan’la bilim dünyasına tanıtılmıştır. Kazı yaptığı kentle özdeşleşen bilim insanları umutlarını, sevinçlerini kırgınlıklarını buralarda yaşamıştır. Yıllarını, ömürlerini verdikleri, arkeolojik kentlerin ruhuyla bütünleşerek adeta oranın göğünde çınlayan bir zaman sarkacı olmuşlardır. İnsanlar gelip geçtikçe anımsar onları, geçmiş günlerin hüzün bulutları arasında, günahları ve sevaplarıyla.

80’li yıllarda katıldığım Van, Çavuştepe kazısını yürüten Prof. Dr. Afif Erzen sağlığı elvermemesine rağmen kazıyı, kazı evinden yönetmiş; o yıl finali bizim ekiple yapmıştı. TRT kameralarına Çavuştepe’de gün batarken hüzünle el sallayarak yıllarca emek verdiği antik kenti, Van ovasına bakıp yaşlı gözlerle selamlayarak terk etmişti. Bu hüzünlü vedayla birlikte hocanın, Urartuların Türk kavmi olduğuna dair bilimsel kazı sonuçları, tezleri de unutulup gidecekti.

PALMİRA’NIN ÇIĞLIĞI, HALİD EL ASAAD

Palmira ile özdeşleşmiş, ömrünü bu kente adamış bir bilim adamı, Prof. Halid El Asaad’ın yıllardır kazılarını sürdürdüğü kentin meydanında kafası kesilerek katledildiğini belgeleyen fotoğraflar servis edildi medyaya IŞID tarafından. Seksen yaşını aşmış, arkeoloji çevrelerince saygın bir bilim insanı olarak kabul edilen Asaad, gövdesine asılan hüküm yaftasıyla, başsız asıldığı, restorasyonunu kendi elleriyle yaptığı sütundan katillere el sallıyordu adeta.

Alman, Fransız, İsviçreli ve ABD’li arkeologlarla Palmira’ya ilişkin ortak çalışmalar yürüten Halid, Uluslararası akademik dergilerde yaptığı çalışmaların sonuçlarına ilişkin pek çok bilimsel makaleyi de yayımlayarak arkeolojik buluntular ışığında uygarlık tarihine ilişkin yeni bilgileri bilim dünyasına sunmuştu. Ortaçağın karanlığına karşı bilimi cesaretle savunarak kazığa bağlı yığılı odun ateşlerinin harında, gericiliğe teslim olmayan Giordano Bruno gibi o da işbirliğini ret etmişti cellatlarıyla. Derisi yüzülerek ruhu bedeninden koparılmaya çalışılan Hallacı Mansur’un kararlılığı gibi yayılıyordu gülüşü, kesik başının hüznünü taşıyan dudaklarından çöle, Tedmur’a.

IŞİD’in Mayıs ayında, kenti ele geçirmesi sırasında, kenti terk ederek güvenli bölgeye geçmeyi ret eden Assad, kentteki var olduğu düşünülen hazinelerin saklı olduğu yerleri öğrenmek amacıyla alıkonulmuş, sorgulanmıştı. Tarih deyince aklına sadece çil çil altın hazine gelen ”Kırk Haramiler” masalını dinleyerek büyüyen zihniyet, işkencelerden geçirdiği bilim adamının tahminen “asıl zenginliğin kentin kültürel dokusunda, ruhunda” olduğuna dair sözlerinden tatmin olmamıştı. Kinle biledikleri bıçaklarını yeniden konuşturarak insanlık tarihinin geçmişi derinlerde olan bir kentini ayaklandırıp bilim dünyasına sunan ömrünün elli yılını buraya adayan insana hiç acımadılar. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi yetkililerinin belirttiğine göre; müze binasının önünde toplanan kalabalığın gözü önünde, isterik çığlıkları kanı sunağa akıtarak susturdular. Onun son sözleriyle çınladı çöl seyirlik bir ölüm sahnesinde: “Burada doğdum, burada öleceğim! Sonsuza kadar…”

Asaad, bilime ve insanlığa duyduğu inançla tehditlerin ve ölüm provaların altındaki bir coğrafyada, eskinin deyişiyle; Çölün Gelini’nde ölümle kucaklaştı. UNESCO Başkanı İrina Bokova korkunç cinayeti kınayarak üzüntülerini belirtti. Arkasından arkeoloji dünyası olayı kınarken İtalyan müzeleri bayraklarını yarıya indirerek selamladı onu. Bilimi, aydınlanma çağının yeni bir savaşçısı olarak, cehaletle hiçbir işbirliğini kabul etmeyerek vakur bir şekilde sütunların önünde ölümü karşılayan çöl bilgesini saygıyla selamladı yeryüzü telaşı.

Ülkemizde iki yüze yakın yerli ve yabancı kazı var halen sürdürülen. Arkeologlar Derneği, Sivil toplum örgütleri, koskoca Kültür Bakanlığı var. Ben buralardan Asaad’ın hunharca öldürülmesine ilişkin ne bir kınama ne de bir açıklama duyabilmiş değilim. Oysa Protohistorya ve Ön Asya Arkeolojisi Anabilim Dalı diye öğrenci kabul eden bölümlerimiz vardır çok sayıda. Ön Asya Arkeolojisi, arkeoloji bölümlerinde ortak ders olarak okutulur, Mezopotamya, Suriye, Anadolu arkeolojisinin ortaklaştığı pek çok nokta vardır ve bunlar birbirinin devamı niteliğindedir. Asaad, Suriye arkeolojisinin 20.yy’daki en önemli ismi olarak kabul görmektedir bilim çevreleri tarafından. Ülkemizdeki bilim çevrelerinin onun çalışmalarından haberdar olmaması mümkün değil.

Nerede bizim arkeoloji dünyamız, arkeologlarımız, sanat tarihçilerimiz? Onlar bilim adına kendilerine verilen saygın kazı başkanlıklarıyla gelecek yılın kazısının rezervinin peşindedirler belki de kim bilir. Kim bilir, tarihi kentler baraj altında kalabilir, höyüklerin üzerinden otoyol geçirilebilir diye kurul raporları hazırlamak peşindedirler bazıları, masa başında en bilimsel tutumlarıyla.

Palmira’nın Roma sütunlarında sarı bir çığlık asılı, adı Halid El Asaad. Bilimin, tarihin aydınlık yüzüyle gülümsüyor gericiliğin küflü yüzüne. Gülümsedikçe kesik başıyla sütunların kıvrımlarında yeniden başlıyoruz direniş ezgilerine. Bir çöle yenilmemek, çölleşmemek için, Engizisyon mahkemelerinin yeniden kurulduğu karanlık çağlara evrilirken zaman. İnsanlaşma mücadelesinin en yakıcı görev olarak hala karşımızda durduğunu biliyoruz.

IŞID’in Palmira’nın simge yapılarından, Baalşamin tapınağını patlayıcıyla havaya uçurduğu haberleri 24 Ağustos’ta düşerken ajanslara, derim ki: 2000 yıllık tapınağın ithaf edildiği fırtına ve yağmur tanrısının laneti, yabanıl barbarların üzerine olsun, kalbiniz kurusun…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s