Yalan Dilleri ve Edebiyatı: Yalanın Kurgusal Gerçekliği

Jane Burton

Neşet Ertaş “Yalan Dünyada” adlı türküsünde bozkırın derinliklerinden gelen sesiyle, sazıyla dünyanın yalanına, yalan oluşuna vurgu yapar. ”Ah yalan dünyada yalandan yüzüme gülen dünyada” nakaratını acılardan süzülmüş haliyle kalbimizin reyhan sessizliğine düşürüverir. Ansızın yalnızlığımıza dökülür Kızılırmak söğütleri, iri pullu balıklarıyla bir gece yarısı sohbetler koyulaşırken.

Platon dünyayı gerçekliğin yanılsaması olarak algılamıştır. Ünlü mağara örneğinde belirttiği üzere “Bir mağaranın girişinde sırtını güneşe dönen bir insan, güneşi hiç görmediğinden bilmez. Bu insan mağara duvarına yansıyan kendi gölgesini gerçekliğin kendisi olarak algılar. Yanılsama içinde Güneş ve kendi bedeninin gerçek olduğunu göremez” saptamasında bulunur.

Dünyayı algılama biçimimiz ve nesnelere yüklediğimiz anlamları sembolleştirdiğimiz gerçekler dünyası aslında var olan gerçekliğin bizdeki bir yansıması. İnsanoğlu insanlaşma eyleminde soyutlama ve semboller önemli rol oynar. İnsan, kendi kurguladığı semboller evreni içinde bugünkü uygarlık adı verilen birikimin baş döndürücü hızına hükmetmektedir. Hükmetme kavramsal olarak çift yönlü bir süreci de vurgular aynı zamanda. İnsanın semboller evrenindeki iktidarı ters yüz olmuş artık semboller insanlığa prangalarını vurmuştur.

Sembol/simge insanın doğrusunun yabancılaştığı imgesel bir içeriktir. Öznenin sembol içerisinde gizlediği gizli anlamı, tek tek ele alınan imgesel ögelerin analizi ortaya çıkarabilir. Simgeler/semboller açık ve net olmaktan öte kapalı ve örtülüdürler. Simge/sembol, gerçekliğe ilişkin, yoğun duygu ve ussallığı kapsayan, anlam ilişkilendirmeleriyle anlamlandırılan bir nesne, bir biçimdir.”(1)

Bu nesnel gerçekliğin bizim imgelem dünyamızda nasıl tezahür edeceği ve bizim bunu nasıl anlamlı kılacağımız bizden çok dışsal etkilerle ilintili. Günümüzde algı yönetimi, iktidarların ellerindeki manipülasyon araçlarının çeşitlenmesiyle toplumsal belleğin kolayca dumura uğratılarak sakatlanmasını sağlamıştır. Sakatlanan toplumsal hafıza sürekli değişen kodlarla birbirinin aynı sakat prototiplerini üretmiş, ezilenlerin içine düştüğü çıkılmaz sandığı gayya kuyusunu derinleştirmiştir.

İnsanoğlunun, Australopithecus’tan (evriminin öncülü) insana evrildiği süreçte binlerce yıldan beri ürettiği maddi manevi kültür unsuru olarak ne varsa egemen kültürün sembollerinin sistematik varoluşudur. Mülkiyet ilişkisinin başlaması ve sınıflı toplumun ortaya çıkmasıyla birlikte egemen ideolojinin örgütlü kurgusudur gerçeklik diye sunulan semboller evreni. Kurgucular tekrar tekrar yeniden yalanı da kurguladığı için gerçeklerle gerçek dışı ögelerin sınırları silikleşmiş girift hal almıştır. Buna kısaca gerçeklik diye sunulan gerçekliğin yanılsaması dersek içinde devindiğimiz kısır döngü, kırılması gereken egemen ideolojinin sembollerinden ibarettir.

Yaşar Kemal “Yalanın gücü doğrunun güçsüzlüğünden değildir. Yalan teşkilat kurmuş doğru yalnızdır” der.

Yalan, teşkilatını kurarak hegemonya araçlarını sürekli yenilemiş, kendini aşmayı sürekli sıçramalarla başarmıştır. Zaten bir yanılsamayı ifade eden sembollerin aynı zamanda yalanı da sembollerle kurumsallaştırması toplumsal eşitsizliğin bilinmez sularında süregelen ve sürecek olan iktidarı ebedi kılmıştır.

“Bir yalancı, iyi bir hafızaya sahip olmalıdır” diyor G.Berkeley. İşte bu yüzden toplumsal hafızayı sakatlamayı birincil görev olarak önüne koymuş kurgu imparatorları. Yalancı kendisi iyi bir hafızaya sahip olma çabasındayken başkalarının hafızasını silmeyi kendine birincil görev olarak seçer. Kendisi unutsa bile unuttuğunu hatırlayacak birileri de olmayacaktır o zaman.

Toplumun hafızasını yalanla baskılayarak tek tek silmek yerine, denetimi altına aldıkları basın yayın organları ve devasa iletişim ağlarıyla toplumsal bilinci dumura uğratmanın yollarını uygulamak için ARGE çalışmalarına, strateji kuruluşlarına önemli kaynaklar ayırdıkları bu çalışmalara önem verdikleri ortada.

Burada sistem tarafından sağlanan olanaklara rağmen siyasal toplumsallaşmanın niye karşıtını yaratmadığı ya da yaratsa bile niye ezilenleri dönüştüremediği sorusudur. Bu sorunun kökü aslında “devlet” trajedisinde yatmaktır. Devlet nasıl yüksek güvenlikli cezaevleri inşa ederek zihinlere kaçışın mümkün olmadığını imliyorsa toplumsal katmanlar arasında yüksek duvarlı ön yargılarla karşıtlığı derinleştirmeye çalışıyor. Bütün çabaları öğrenilmiş çaresizliği topluma egemen kılmak, yüksek duvarlarla çevrilmiş yüksek güvenlikli iç hapishanelerde bireyi ölüme sürüklemektir.

Paul Joseph Goebbels, çağının en büyük yalancısı olarak Hitler’in hizmetinde büyük yalan söylemenin küçük yalana göre daha inandırıcı olduğunu vurgulamıştı. Sonunda kendi yarattığı yanılsamayı da gerçeklik olarak algılayıp toplumu felakete sürükledi Hitler. İnsanların beyin tembelliğinden hareketle “Büyük Yalan Teorisi” kitleleri yaratılan gerçekliğe inandırmaya devam ediyor bütün kıtalarda.

Çağın hareketinin, semboller çağını sonlandırırken kendi yarattığı karşı sembolleri de yıkabilecek dönüşüm gücüyle donanmış olması gerekir.

Yoksa karşı olduğu sembollerin kötü bir taklidi olmaktan öteye geçemeyecektir.


(1) http://gsf.karatekin.edu.tr/simge.pdf

“Yalan Dilleri ve Edebiyatı: Yalanın Kurgusal Gerçekliği” için 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s