Ahmed Arif’e Mektup

Merhaba Sevgili Ahmed Arif,

2 Haziran 1991’de, güzel bir dünya özlemiyle çarpan kalbinin yankısında, gökyüzünü aydınlatan yıldız sağanakları altında geçtin karanfil kokulu ömürlerimizden.

Tam yirmi dokuz yıl olmuş aramızdan ayrılalı, aynı tekmil ufuklara şöyle karşılıklı bir dağ gibi bakmayalı. Minareleri adımlayan balerin güvercinlere rüzgâr vadileri boylayan toy cerenlere nefes olmayalı. Silinmiş gitmiş yıllar zamanın taşlaştığı sulardan, yumrukları sıkılı meydanlardan nice sevinçler, hasretler kalmış kalbimize.

Sevgili Şairim,

Bu satırlar bir iç dökme, seslenme babında olacak, dilimin döndüğünce kalemimin yazdığınca anlatmaya çalışacağım sana yaşadığım zehirlendiğim zamanı. Umarım sıkılmaz, kızmazsın şairlerin, has şiirin görünmez kıldığı çağların eşiğinde kalbine açılmaya çalışan güneyli bir şaire. Toroslardan bir kardeşlik, Yörük seslenişi olsun isterim kanayarak yazdığım bu mektuptaki özlemli satırlar. Akdeniz’in lacivertinde vurulmuş bir albatros gibi soluklanabileyim şiirindeki sessizliğin makamında.

Sevgili Şairim,

Şiirlerle, içli ezgilerle bir halk ormanının derinliği diye, aşkın kıyılarında hasretle selamlıyorum gülüşlerini. Anadolu’nun keklik avazlı bozkırlarında, dağlarında çok derinden yankılanıyor, efsaneler, masallarla yüklü söylenişin. Sesinin çatallaşan ritmindeki kırmızılığı alıp iliştiriyorum coğrafya kitaplarından kaçırılmış yeryüzü ayetlerine. Gölgesiz bir pınar alıyor sesinin çatlağındaki sızıyı, sonra çağıldıyor hiç durmaksızın içimizdeki çöl kımıltısında mavinin ateş suyu. Mor bulutlar işliğinde upuzun sıradağlar gibi kırlangıçlar, gülüşünü yakalıyor yeni yetme çocukların çamların buğulu uğultusundan ellerini.

Pars, avının bakışlarındaki tedirginliği giyiniyor oracıkta, yaralı bir menekşenin külleriyle serpiştiriyor zemhereyi vadilere. Bayır aşağı koştuğu padikada har soluk keskin dişleriyle söküp aldığı merhameti atıyor ağzından merdivensiz kuyuya. Kuyu açılıyor, açıldıkça yitiriyorum rengimi, gün yirmi dört saat, öptüğüm yüzler geçiyor penceremden dört mevsim bütün yönlere.

Sülfür soluyoruz; havamız, suyumuz, toprağımız yağmalanmış kanamalı. Çok uluslu maden şirketleri siyanürle zehirliyor geleceğimizin beklentisini, çocuklarımızın dağlarda açan o şakayık gülüşünü. Bire bin veren bereketli topraklar küsmüş sadık yârine, ne Eber ne de Meke Gölü var artık. Kederimizde ortak gam yükü, yüreğimizin mızrabı telli turnalar, terk eylemiş Murat Suyunu. Öksüz kalmışız, hala bekler dururuz bir çölün hevesinde dönüşlerini, kulağımız uzak seslerde, çöllerde.

Gün geçtikçe kuruyor ve kurutuyoruz insan olmanın utancıyla dokunduğumuz, bölüştüğümüz her şeyi. Ellerimizde ve dilimizde bulanıklaşıyor berrak sular, çamur akıyor yan yana yattığımız modern zaman gömütlerindeki paslı musluklardan. Beton mikserine bayılıyor, yeni zaman dervişleri ve yükseklere kondurulmuş bir TOKİ şekilsizliği didikliyor her yanımızı.

Hasankeyf’te sular altında binlerce yıllık ayak izleri, koklanmış çiçekler ve taşların tarihi. Silinmiş mavi gökyüzünün teyellediği yaşanmışlıklardan sürülmüş Hades’in ülkesine. Suyun altından el sallıyor geçmiş zaman mitosları gün yüzüne çıkacağı zamanı daha şimdiden iple çekiyor. Kültürel miras bir yok oluş canavarının cenderesinde, gün geçtikçe para hırsıyla tarihin tozlu sahnesinden silinip kayboluyor insanlık.

Hayatı ziyan ettik biz, bir acının yamaçlarında seferi çulluklarla soluklandık, vurulduk. Zindanlar doldu taştı, dağlar küstü, deniz ekildi istiridyeye. Uğursuz bir güzden bayatlamış, sesimizle saflaştık döküldüğümüz yerde, yakılmış ormanın çakalları uluyordu çatal dilli aleviyle üstümüze.

Cesetlerimizin başında aralıkta, ah o hiç sevmediğin, netametli ayda Taybet Ana ağlıyor, sanki hiç ölmemiş de biz ölmüşüz gibi duyarsızlığımızla. Diyarbakır’da Dört Ayaklı Minare’nin önünde yeryüzü tedirginliğiyle bakıyor, ölüm öncesi birkaç saniyelik iyimserlikle kameralara Tahir Elçi.

Düşlerimizin kanatıldığı günlerden çok geçtik, sen buralardan gittin gideli hiç de hoş değildi halimiz, ahvalimiz. En uzun kışımızı yaşadık bu yıl, bütün kara parçalarında ellerimiz nasırlı ve kan ter içinde bıçkılanmış uykularımız.

Sevgili Şairim,

Soma’da 301 madencinin ilkel çalışma koşullarına kurban vermemizin 6. yıl dönümüydü geçen 13 Mayıs. İşçileri ölüme gönderenler göstermelik bir şekilde usulen yargılandı. Son infaz yasasındaki değişiklikle birlikte kalan son 4 tutuklu sanık da serbest kaldı. Adalet diye bağırıyordu, elleri havada eşlerini yitirmiş kadınlar sıralanmış tabutların başında, oğulsuz analar, caddeler, sokaklar…

Adalet mi? Ah unuttuk biz onu nicedir, o başka bir bahara(mı) kaldı. Ama ne olursa olsun işte, dişe diş getireceğiz elbet Ustam, fabrikalardan, tarlalardan, maden ocaklarından o büyük görkemli günde özlediğimiz kardeşliğin büyük adaletini.

“Çukurova bayramlığını giyerken” demişti Karacaoğlan biz de Anadolu’m bayram yerine döndüğünde, giyeceğiz kır çiçeklerinden, ıtırlardan bayramlığımızı; çıkacağız o büyük günü kutlama ırmaklar boyu çocuklarla.

En uzun koşudayız, en uzun yolda ayaklarımız titriyor, girdiğimiz sokaklar karartılı kentler, obüsler, namlular çevrili gecelerimize. Bütün masumiyetimizle güzel bir dünya özlemiyle kucaklarken şafağın kızıl süsünü, düşler ortasında kuşatılmış, kıstırılmışız kanlı geçitlerde. Tekleyen kalbimizin deltasında ilk çağ sürüngenleri, yılanlar, çıyanlar bile masum kalır, karadan havaya atılan füzeler, hayalet uçaklarla korku duvarını tetikleyen kıyım çağındaki karmaşada.

Masumiyetimiz örselenmiş, Suruç’tan, Ankara Tren Garı’na, hep cellatların kanlı yüzleriyle bölünmüş sevinçlerimiz. “Uçurtmasıyla bir çocuk/kuşlarla kanatlanırken göğe” düşürülebiliyor nefretin gaz fişeğiyle Gezi halayında. En çok kuşlar selam veriyordur şimdi uçurtmanın ucunda bulutları selamlayan çatık kaşlı Berkin’e.

İşte Şairim, bildiğin gibiyiz, biraz kederli biraz deli fişek. Senin de uzak olmadığın resmi tarihin söyleminden geçiriyoruz gövdemizi, keskin bıçakların sırtında. Onurlu yüzünde hırçın bir kırlangıç gibi ağıyor maviye o yorgun kadim Dicle. Bulutlara değmek istercesine gökyüzü yollarından dökülüyor, ağıtlarla koptuğumuz yangınların yanı başında ömrümüze.

“Ben buralarda, bu hastanelerde, bu topraklarda değil, gene oralarda, Dicle kıyısında bir çadırda ölmek isterim. O kadar güzel ağıt yakar ki o kadınlar…Hiçbir müzik o kadar dokunaklı olamaz…”

Evet, Ustam Cebeci Asri Mezarlığında, hasreti nazlı Ankara’nın burçlarında sonsuz uykundasın. Her ne kadar sen Dicle’yi işaret etmişsen de ölüm bu, ne zaman nerede yakalayacağı belli değil ki insanı. Ama yine de çok uzaklarda değil Dicle’nin eteklerinde bir dengbejin sesinde, öfkemizde çığlımızdasın.

O kadınlar ki hala ağıt yakıyor uzaklığımızın kıyılarındaki yapboz evlerde. Yitirdiklerimize ağlamaktan göz pınarları kurumuş, tutuşmuş dilleri. Saksılarda yaprağını dökmüş pencere önü çiçekleri, mevsim dönmüş sokaklarda her yer tutulmuş.

Ağıtlar susacak, oralara güzel baharlar getireceğiz şiirlerinin direnciyle.

Çocuklarımız ellerinde pranga olmadan karşılayacak hayatı.

Güzel bir ninniyle uyanacağız elbette binlerce uçurtmanın ortasında gökyüzü şenliğine.

“Gözlerinden gözlerinden öperim.” şairim.

Ha bir de Nazım’a selam ederim.

İnsancıl / Ocak 2021

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s