Bilimsel Özerklik Bağlamında Boğaziçi Üniversitesinde Yaşananlar

Son günlerde Boğaziçi Üniversitesine atanan yeni rektörün atanma biçimi üzerinden hararetli tartışmalar yürütülüyor.

Tabii ki bu, şu ana kadar yapılan atamaların benzeri bir atama şekli ve bunun öncesinde 2016 yılından beri aynı şekilde; seçimsiz, siyasi yandaşlık üzerinden üniversitelere rektör atanıyor.

Peki, 2016 yılından önce seçimle yapılan atamalarda en fazla üç oyu alan adayın YÖK tarafından Cumhurbaşkanına sunularak içinden tercih yapılması demokratik miydi?

Elbette değildi. O atamanın yasal dayanağını oluşturan kanun maddesi ,12 Eylül’ün getirdiği yasakçı zihniyetin bir ürünüydü.

Yine burada da zaman zaman en fazla oyu alan kişi yerine, siyasal tercihlere göre adaylar arasından iktidara en yakın kişinin görevlendirmesi yapılıyordu.

Fakat bizim açımızdan bu eski durum ,demokratik bir uygulamayı temsil etmese de şekilsel bile olsa bugün baktığımızda en azından seçme ve seçilme vardı diyecek kadar demokratik mücadelede mevzi kaybetmiş durumdayız.

Şimdi gelinen noktada daha önce karşı çıktığımız yasakçı, darbeci zihniyetin yasallaştırdığı sürecin bile çok uzağında tabiri caizse nakavt edilmek üzereyiz.

Demokratik anlamda yaşamın her alanında hakların budanmasıyla yukarıda belirttiğimiz gibi ardı ardına çıkarılan KHK’lerle , bütün toplumsal mücadele alanları kıstırılmış, kuşatılmış durumda.

Artık kayyum olarak tanımladığımız atama süreçleri belediyelerden şirketlere, üniversitelere genişleyerek sürüyor. Yasal zemine de kavuştuğu için önümüzdeki günlerdeki atamalarda belki de yeni düzenlemelere gidilerek tamamen liyakat dışı bir uygulamaya geçilecek, şu an var olan kriterlerin hiçbiri de aranmayacak.

Bir nevi emek hırsızlığı olan bu atama şekli, belediyelerde ilk kez uygulamaya konulduğunda kamplara bölünmüş toplumun refleks körlüğünden yararlanılırken toplumsal muhalefet, yaratılan kaotik sürece ve sonuçlarına tepkisiz kalmıştı.

Dört beş yıllık süreçte baskı ve zor politikalarına alternatif politikalar üretilememesi sonucu meydanın boş bırakılması, Boğaziçi Üniversitesinde o kurumun gelenekleri dışında liyakatsız bir atamayla bizi yüzleştirdi.

Teorik olarak yıllarca tartıştığımız “bilimsel- özerk” üniversite kavramından ne kadar uzaklaştığımızn farkındayım. Bu farkındalık bize ah vah etmeyi değil yeniden bir şeyler yapılması gerektiğine işaret ediyor.

Gençliğin yaktığı ateş bizim gibi ülkelerde her zaman mücadelenin ilk işaret fişeği olur. Bu anlamda yeniden üniversitelerin bilimsel ve özerk kurumlar olması gerektiğini eskisinden daha fazla istemeli, bunun için toplumsal dinamikleri harekete geçirmeliyiz.

Yuh çeken gençliğin yarattığı enerjiyle bir kez daha akademik özgürlük için bütün kademedeki yöneticilerin öğretim görevlisi, öğrenci ve çalışanların katıldığı bir seçimle belirlendiği demokratik süreçlerle gerçekleşebileceğini dillendirmek zorundayız.

Bugün üniversiteler dünyadaki emsalleriyle karşılaştırıldığında pek çok bakımdan çok gerilerdeyse bunun nedeni yıllardır ortaya konan ,akademilerin içini boşaltan sığ ve güdümlü politikalardır.

Son söz olarak üniversiteler ,bilimin ve demokrasinin kürsüsü olarak bilimsel ve yönetsel özerkliğe kavuşmadan toplumsal dönüşümleri gerçekleştirmek zordur.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s