Aşkın Beş Haline Dair

Aşk, yüz yılların taş tabletlerinden, mağaraların karanlık duvarlarından süzülürken, insanoğlunun esrikliğinin baş dönmelerinin kalp çarpıntılarının gayri resmi tarihi olmuştur. Tarihe dönüp baktığımızda nice savaşlara, yıkımlara sebep olmuş, insanlık tarihi kadar eski bir başlangıcın adı olarak kitapların mürekkebinde evcilleşmeden günümüze kadar tarifsiz heyecanını sürükleyebilmiştir.

Dünyanın en eski aşk şiiri Nippur kentinde 1889 yılında bulunmuş, Amerikalı Sümerolog Kramer tarafından çözümlenmiştir. Sonraki yıllarda Sümerolog İlmiye çığ tarafından Türkçeye kazandırılmış oldukça doğacı olan bu aşk, kralın her yıl bir kez bolluk ve bereket için bir rahibeyle evlenerek evrenin yenilenmesine katkı çabasıdır. Aşk burada doğanın itici gücü bolluk ve bereketin iksiri olarak düşünülmüş, her yıl törensel eğlencelerle düzenlenen bir ritüele  dönüşmüş, yine imgesini yeryüzünden gökyüzüne yükseltmiştir.

Damat kalbimin sevgilisi/Güzelliğin büyüktür bal gibi tatlı

Aslan kalbimin kıymetlisi/Güzelliğin büyüktür bal gibi tatlı

Aşkı, ünlü ozanımız Aşık Veysel  tarif ederken “Seversin seversin kavuşamazsın, aşk olur.” diyerek ona bir ulaşılmazlık biçmiştir. Divan şairlerimiz yüzyıllardır Arap’tan Acem’den getirdikleri kalıplarla aşkı yine ulaşılmayan bir makama çıkararak, ulaşıldığında büyüsü bozulan bir duygu hali olarak algılanmış, hayali aşkın peşinde imge ve mecaz dünyasının ulaşılmaz kıyılarında savrulup durmuşlardır.  Tasavvufçular  da beşeri aşkı, fazla dünyevi bulmuş olacaklar ki, aşkı bu dünyadan alıp göğün yedinci katına çıkarıp Enel Hak demişlerdir. Aşk ister beşeri ister gerçek aşk denilen tanrı aşkı olsun sürekli bir kavuşamama, kavuşmaya meyilli yolculuk halidir. Bu yolculukta çekilen cefalar aşkın, aşkın durumlarında kendinden vazgeçme, mumun etrafında dönen pervane olan sonra da hemencecik yanıp kül olan kelebeğin kanatları, külden ateşin rüyası, son arzusudur. Bu rüyanın bitmemesi aşığın tek dileğidir. Yolculuk biter, menzile varılırsa aşkta biter, kalp çarpıntısı diner. Çekilen dertler anlamını yitirerek değersizleşir, vuslat aşkın ölüm emrini veren tirana dönüşür. Aşk kendi eliyle kendini beşeri aşklar mezarlığına gömerek miadını doldurur. Artık kozada zamanın sonsuzluğunda bekleyen larvadır suskunluğu.

Edgar Ellan POE’nun kıtalar ötesinden yükselen lirik seslenişiyle:

Seneler, seneler evveldi;/Bir deniz ülkesinde

Yaşayan bir kız vardı, bileceksiniz/İsmi Annabel Lee;

Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten/Sevmekten başka beni./Ve o deniz ülkesi”

Dizelerini ölümsüz aşkın ayracı olarak yazmış, sonra da:

Bir gece bulutun rüzgârından/Üşüdü gitti Annabel Lee.”

Aşkını deniz ülkesinin mavi bulutlarının yalnızlığına gömerek onu artık ulaşılabilir olmaktan çıkarmanın rahatlığıyla binlerce yıllık sürecek bir boşluğu anlatmış, kıtalar ötesinden aşkın kavuşmama hali olduğuna gönderme yapmıştır.

Doğu’da Mevlana Şems aşkı, kitapların içinde gizli anlamını yitirmeden çoğalarak gelmiştir. Bu aşkı bulundukları ideolojik vadilerinden tarife kalkan herkes, vadinin verdiği bakış açısına sıkışarak den daha geniş bir bakış açısıyla bütün olunabileceğini kaçırmışlardır. Mevlana Şems aşkı, bu çağın verili imge ve sözcük dünyasından yola çıkılarak adlandırılamaz. Bu bize aşkın maddi karşılığının mı önemli, içsel zenginlik ve yolculuğunun  mu önemli olduğunu gözden kaçırmamak gerektiğini imler.

Aşka kalkışmak en yıkıcı eylemidir insanlığın. Aşk yıkar geçer ne varsa önünde, ön yargılardan, toplumsal kavgalardan beslenen bir kale bile olsa. Bütün bu yıkıcılığın içinde bir yapıcılık, pozitiflik saklar hep. Dokunduğu her şeyi iyileştirmeye, onarmaya başlayan büyülü bir ıslık, iksir gibidir. O esriklik hali geçtikçe dünyevi duygular baskın olmaya başladıkça yüzündeki maskeyi indirip yaralayan, hırpalayan bir hale dönüşüverir. Günümüzün marazi metaforlar dünyasında aşkın takındığı maskelerin sayısı artmakta, insanlar bastırılmış duygularının dışsal gerçekliğinde tarih öncesi yaralı aşklar mezarlığını çoğaltmaktadır.

Aşkta ölü aşklar külliyatının derin arkeolojik kazısında ilk çağ kazıbilim çalışmalarından çok, modern çağın ölü aşklar gömütlüğü önemli yer tutmaktadır. Kapısında cehennem köpekleri Kerberosların beklediği Hades’in, post- modern yeraltı gömütlüğünde ölü aşkların arkeolojik dönem katmanlarına ulaşmak imkânsızlaşmakta. Çünkü Hades ülkesi, maskesiz kömürleşmeye gönderilen madencilerin kalbinin menfezinde sakladığı yaşanası aşkların yangın çığlıyla yankılanmaktadır. Aşk buradan bir damar bularak, maden canavarının oval mağarasının kapısında bir devlet müsameresine dönüşmekte, efekte montajlanan iç dünyanın sesleriyle seyirlik naklen bir ölüm geçidine evirilmekte güvenliksiz bir yaşamın seyrinde.

Gökyüzü arkeolojisi olsaydı felek katmanlarında varlığını sürdüren aşkların tarihine bir yolculuk yapılabilecekti. Aşkı hep yukarda evrenin gök kubbesinde görerek ilahileştiren eski zaman söylenceleri, nefesleri, aşkı ulaşılmaz yıldızların katına koyarak onun büyüklüğü ve tanrısallığına vurgu yapmış, aşkı mistikleştirmiş, ele avuca sığmaz, ehlileştirilmez bir metafora  dönüştürmüştür.

Aşktan onca cefasına rağmen korkmamış maşuklar. Büyük bir zevkle o büyük uçurumun kenarına gelerek kendini boşluğa bırakmışlar, boşluğun bilinmezliğinde kanatlanmak umuduyla o büyük derinliğe koşup durmuş. Bu yolculukta, kayalar, dikenler, yaralar, bereler içinde soluk soluğa varılmıştır ateşler işinde aşka. Aşka varıldığında aşkta tılsımını yitiren sözcükler gibi kanatlanmıştır hemencecik bir sonraki menziline.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s