“Şair kendi şiir çizgisinin sürekliliğini sağlarken üstüne koyarak yol almalı”

Geçtiğimiz günlerde “İyi” adlı şiir kitabını okuyucusuyla buluşturan Önder Birol Bıyık’la geçmişten günümüze şiir yolculuğunu ve yaşamında şiire dahil olan ne varsa “gelecek ve sanat” üzerinden konuştuk…

MUSTAFA GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

Önder Birol BIYIK: İnsan sürekli keşif halindeyken, kendini en iyi tanımlayabilecek cümleleri bulması sanırım çok zor. Yine de deneyeceğim. Şöyle böyle yarım asra yakın bir hayatla hesaplaşmasını tüketip bir türlü rahata eremeyen, yaşadığı çağ ve sistemle uzlaşmaya namüsait bir kişilik… Sosyal, sınıfsal, aileden gelen mezhepler çelişkiler üniversite kesitinde hayat akışını kökten değiştirmiş ve hala o sürecin artçı şoklarını kendisiyle birlikte sürükleyen, gençliğini duvarların ardına bırakırken oradan iyi kötü bir şairlik damıtmayı becermiş biri… Çocukluk yaşamımın altın çağıydı. Doğum hikâyemi bir kaç kez dinlemiştim annemden. Doğum anı geldiğinde uzun süre annemin rahminden çıkmamak için inat etmişim. Elektrikli kanca ile çekmişler. Yaşanmaya değer bir dünya olmadığını daha doğmadan hissetmişim demek. Doğduktan sonra da uzun süre ağlamamışım. Sonra burnuma hortum uzatmışlar bu kez de susmak bilmemişim. Yani çok istekli geldiğim söylenemez dünyaya. O gün bugün, çatışma sürüyor ve besliyor beni.

MG: Refik Durbaş, “Ne şairler cezaevi kapısı önünde dursaydı, ne böyle şiirler yazılsaydı…” demiş. 90’lı yıllarda 10 yıl çeşitli cezaevlerinde yattınız. Cezaevi geçmişi olan pek çok şairin de yaşanılan yılların eylemliliği yüzünden şiirle cezaevinde tanıştığınızı biliyoruz. Hak ihlallerine karşı direnişle geçen cezaevi pratiğinizin şiirinize ne gibi etkileri oldu?

ÖBB: Çocukluğumdan beri şiir yazardım aslında. Üniversiteye gittiğimde hızla politikleşince o dönemin öncelikli motivasyonları gereği şiir de hayatımdan uzaklaştı. Yıllar sonra cezaevinde yeniden bağ kurdum şiirle. Şiir ve edebiyat dünyasını gözetleyen ve kalıcı olma muradıyla kurulan bir yeniden başlayıştı bu. Dışarı çıkalı on dokuz yıl oldu. Ancak hayatınızın gençlik çağlarındaki o büyük kırılmanın etkisi zamanla ölçülebilecek bir şey değil. Üstünden yıllar geçse de o etkiyi hep taşıyorsunuz içinizde. Mahpusluğun şiirime etkisini iki farklı boyutta değerlendirmek lazım sanırım. Birincisi sistemin, muhaliflerini dize getirmek için örgütlediği zor kurumlarında siyasi bir mahpus olarak yaşamak ve bunun şiir kavrayışına etkisi… Bu etki, mahpushane görmüş diğer şair ve yazarlarla benzerlikler taşır. Orada bir misyon insanısınız, siyasi bir duruşunuz var; dahası edebiyatla haşır neşirsiniz. Bu muhalif duruş şiirinizin evrimini de belirliyor. Ancak benim açımdan asıl öne çıkanı, içeride sol yapıların şekillendirdiği insan tipolojisine şiirin diliyle itiraz etmem oldu. Bireysel şiir sınıfına koyabileceğimiz şiirlerin arka planını, bu iç eleştiri ve itiraz içinde kendini keşfetme, kendinle barışma çabası oluşturuyor. Bunu şiirlere bakınca anlamak güç ama benim için böyle bir arka planı var. Bu, tersten özgürleştirici bir politik duruş. Bilirsiniz, sosyalist hareketlerde birey meselesi netamelidir. Bizim zamanımızda çok da önemsenmezdi açıkçası. Şimdilerde kırılıyor bu çarpık bilinç. Özgürleşme, toplumsal ve bireysel boyutuyla iç içe alınıyor. Politik ihtiyaçları öncelerken hep kolektivizme ve biz’e vurgu yaptık. Aynı tornadan çıkmış birörnek tipler haline geldik. Birey kimliği, burjuva kültürünün bir yansıması olarak hep hedef alındı. Ben olmadan biz olma meselesi hep kafamı kurcaladı içeride. Bireyin sosyalizm açısından önemini, içeride daha bağımsız hareket etmeye başladığımda keşfettim. O sert mücadele ikliminde ‘biz’ kişiliğinde, her şey ötelendi. Bu sadece süreçle izah edilebilecek bir şey değil, ideolojik bir şey. Bana sorarsanız kökü Leninist partiye kadar gider. Bir ‘parti kişiliği’ vardı ulaşılması gereken, bir de mücadele edilmesi gereken ben. Bu karşıtlık ilişkisini sorgularken ancak kendimle ve bireyselliğimle barışarak özgürleştirici bir yaşam eyleminin sahibi olabileceğimi düşünmeye başladım. Kendime döndüğümde o zamana kadar içimin sığınağına kapattığım nice yarım kalmışlıklarım, hüzünlerim, yalnızlıklarım, acılarım yüzeye vurmaya başladı. Çok dağınık ve nasıl toparlanacağını bilmediğim ama özgürleştirici bir şeydi bu. Bu noktada şiir sanırım bu travmatik yüzleşmeyi atlatmada, acıları ehlileştirmede, kendimle barışmamda etkili bir yol oldu. Bu bakımdan bireysel gibi görünen şiirlerimin aslında bu alt metin içinde, en politik şiirler olduğunu düşünüyorum.

MG: Geçtiğimiz günlerde sizinle yapılan bir röportajda; “Bütün zamanımı yeni yazmaya başladığım romanım alıyor,”(1) diyorsunuz. Sizce bir sakıncası yoksa yazmakta olduğunuz romanınızın teması nedir?

ÖBB: Bizler siyasi mücadelede, denilebilirse 90 kuşağıyız. 90 kuşağı, 20. yüzyıl sosyalizminin son kuşağıydı. Çöken sosyalizmin bütün enkazı bizim omuzlarımıza kaldı. Bütün argümanlarımız çöken sosyalizme aitti. Dünyanın üçte birinde hâkim olan sosyalizm kâğıttan kuleler gibi çökerken, biz çökmüş bir devrimin kavramlarıyla devrim yapabileceğimizi sandık. Hayat boşluk tanımaz. Gelişemiyorsan çürürsün. Bizim kuşağın çok cesur, özverili ve hiçbir bedel ödemekten kaçınmayan bir kuşak olduğunu söylemeliyim. Ancak yaşanan devasa dünya krizi, çoğu yirmili yaşlarını süren bir kuşağın özverisiyle çözümlenemezdi. Belki her şeyini ortaya koydu ama yenilginin travmasıyla yüz yüze gelmekten kaçınamadı. Romanımda bizim kuşağın trajedisine edebi bir kurgu içinde mercek tutmaya çalışıyorum. Soğuk savaş döneminin kapanışı, sosyalizmin aldığı yenilginin ardından gelen dibe vuruş hali ve bu hal içinde biriken insan hikâyeleri… İdeolojik, felsefi, yaşanmışlık içinde çok boyutlu bir sorgulama… 90’ların Sivas katliamı, Gazi direnişi gibi tek tek siyasi olaylarına ilişkin romanlar var ama bu dönemin yaşanmışlıklarının bütünsel bir anlatımı yok benim bildiğim. Biraz bu boşluğu doldurma muradıyla çıktım yola. Uzun yıllar kafamda pişirdiğim bir kitaptı. Zaten hızlı düşünüp hızlı yazan biriyim. Romanın yarısı birkaç ayda bitti.

MG- Bir şair olarak roman yazma süreçlerinin zorlukları nedir?

ÖBB-Şairliğin roman yazmayı olumsuz etkilediğini sanmıyorum. Aksine imgesel düşünebilme yeteneği, romanı besleyen bir şey haline de dönüşebiliyor. Bilirsiniz, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Vedat Türkali gibi pek çok yazar, edebiyata şiirle başlamış ama sürdürmeyince nesre yönelmiş. Bu şiirin cevher bir yazın türü olarak sürdürülebilme güçlüğünü de gösterir. Ancak şiir yazarken düzyazı yazamayan şairler de tanıdım ben. Şaşırdım da açıkçası. Alt yapı eksikliğinden ileri geliyor bu. İmgesel düşünebiliyorlar, fena dizeler çıkartmıyorlar ortaya ama iki satırlık metni yazarken tıkanıp kalıyorlar. Ben uzun yıllar yazının pek çok türüyle haşır neşirim. Kesintisiz altı yıl Halkın Nabzı gazetesinde köşe yazıları yazdım, Yazılarımın çoğu hayata dair, edebi dille kaleme alınmış yazılardı. Ayrıca öyküler yazdım, çeşitli dergilerde yayımlandı bunlar. Bazı arkadaşlar, nesir dilimin şiir dilimden daha iyi olduğunu söylüyorlar. Bilmiyorum tabii… Fakat şunu söyleyebilirim, romanda bazı bölümleri yazarken tüylerim diken diken oldu.

MG: Özellikle şiir kitaplarının yayınevleri tarafından üvey evlat muamelesi gördüğünü biliyoruz. Şiirin bir edebi tür olarak geçmiş yıllara göre irtifa kaybetmesinin sebepleri nedir?

ÖBB: Şiirin çaptan düşmesinin çok çeşitli nedenleri var. Şiir konusunda kafa yoran pek çok şair, şiire toz kondurmamak adına şiirin sorunlarını, yayınevlerinin tutumu, şairlerin sayısındaki artış, 12 Eylül’ün ve sonrasında gelişen post modernizmin etkisi gibi dönemsel mikro nedenlerle izah etmeye çalışıyor ama bence bu kadar basit değil mesele. Küreselleşmenin enstrümanları yeni bir dünya kültürü, yeni bir insan tipolojisi yaratıyor. Bu insan tipolojisi teknikle çok iç içe. Çok rasyonalist düşünüyor, hızlı üretip hızlı tüketmek istiyor, piyasayı hep gözeten bir yerde duruyor. Rahatına düşkün, büyük sorunları kendine dert edinmek isteyen bir yapısı yok. Sanatın bile teknolojik olanını seviyor. Böylesi bir jenerasyonda şiir gibi lirik ve okurdan çaba isteyen bir tür karşılık bulmuyor. Elbette diğer hususlar da var. Yayınevleri ve şairler elbirliği ile şiiri mahvetti. Resmi ya da sivil kültür yapıları şiiri görmezden geldi.12 Eylül sonrası İkinci Yeni’nin kötü taklidi, içeriksiz, şekil oyunlarına dayanan, yığma şiirler, okuru küstürdü. Yayınevleri şairin parasını alıp üç kuruş para kazanacağım diye her önüne geleni şiir diye bastı. Ancak bunlardan da öte değişen çağ ve değişen insan dinamiği var. Üç yaşında bilgisayarı takır takır kullanan bir çocuğun görsel zekâsı geliyor, imgesel zekâsı değil. Yoksa çok iyi şiirler yazan şairler de var günümüzde ama onların kitapları okur kitlesi yaratamıyor. Şiir ruhunu sinema, resim, plastik sanatlar, sahne sanatları gibi görsel sanatlara geçirerek kartezyenlere ayrılıyor sanki. Önümüzdeki süreçte görsel sanatların, yazılı sanatların alanını iyice daraltacağını kestirmek güç değil. Yazılı sanatın en saf ve en zor türü olarak şiir bundan ilk etkilenen tür… En azından işin başında ontolojik bir tartışma yapma taraftayım ben.

 MG- Geçenlerde “İyi” adıyla bir şiir kitabınız yayımlandı. Son kitabınızı diğer kitaplarınızla karşılaştıran okuyucularınız şiirlerinizde bir farklılık görecekler mi?

ÖBB: Her kitapta yeni tarzlar deneyen bir anlayışım yok. Dahası bunu hercai buluyorum. 30-40 yıllık bir zamanda modern şiirin ana akımları şiirimize yerleşirken bu akımlar kendi külliyatlarını oluşamadı. Her gelen akım bir öncekini yadsırken sürekli yeni arayışı, arkada zengin eserler bırakılmasına da mani oldu. Şair kendi şiir çizgisinin sürekliliğini sağlarken üstüne koyarak yol almalı. Eğer gerçekten radikal bir poetik açılım yakalayabilirse -ki şair için büyük varidattır bu- vakti gelince zaten olur o. Gelişme, yenilik ve miras arasındaki dengelerin sağlıklı inşasından söz ediyorum. Elbette her şiir kitabı bir öncekine yenilikler taşır. 2004’ten bu yana dört şiir ve bir deneme kitabım çıktı. Arada “Çözülüş Demleri” ve “Yanlış Kuşlar İskelesi” yeni baskılarını yaptı. İlk kitaptan bu güne süreklilik içinde kendini zenginleştiren bir şiirin izini sürdüğümü sanıyorum. Çözülüş Demleri’ndeki şiirlerin çoğu mahpushanede yazıldı. Az önce bahsettiğim keşif sürecinde içe dönük şiirlerdi, lirizmi daha yüksekti. Yanlış Kuşlar İskelesi’nde biraz daha kendinden çıkan, dış dünyaya açılan şiirler yer aldı. Öznenin sadece birinci tekil şahıs olmadığı daha genelleştiği bir çizgiydi bu. Eksik Canlar Sokağı’nda şiir hayata ve doğaya daha fazla açıldı. “İyi” ise tutunamayan insanlarla kentin sokaklarına, izbe barakalara, gecenin netameli karanlıklarına çoklu yalnızlıklara, yer altı yaşamına açıldı şiirim. Tematik açıdan böyle… Birçok şiirin arka planında toplum eleştirisi var aslında. Yanı sıra direkt toplumcu damara dahil edilebilecek şiirlerim var. Bir şiirin ilk üç dizesini okuyan iyi bir şiir okuru, o şiirin şairini tanıyorsa, o şair kendi sesini kurmuş demektir. Bugüne kadar yazdığım şiirler hepsi benim bir parçam, yaşanmışlığım, can kırıklarım. Hepsini alıp başucuma koyuyorum ama şiirde yeni bir yönelimin eşiğine geldiğimi de hissediyorum.

MG: Kimileri dergileri edebiyatın mutfağı olarak değerlendiriyor. Kimileri de piyasadaki dergilerin içerik bakımından aynılaştığını ve bir yayın politikasına sahip olmadıklarına vurgu yapıyor. İzlediğim kadarıyla çeşitli dergilerde şiirlerinizi okuyucuyla buluşturuyorsunuz. Hatta bazı dergi ve yayınevi seçici kurullarında görev üstlendiğiniz oluyor. Şiirlerinizi dergilerinizi gönderirken hangi ölçütleri gözetirsiniz?

ÖBB: Katı olan her şeyin buharlaştığı dönemdeyiz. Marshall Bermann bu sözü modernist kentleşmenin sonuçlarını tarif etmek için söylemiş ama sanırım küresel çağa daha çok oturuyor bu söz. Eskiden edebiyat dergilerinin de şairlerin de sayısı fazla değildi. İletişim olanakları bu derece gelişmemişti. Genç bir şair adayı edebiyat dergisinde bir şiirini yayınlatmak için bazen yıllarca beklerdi. Her derginin bir okur kitlesi ve şair kadrosu vardı. Dergiler hem ekol hem de okuldu o zamanlar. Bugünün dünyasında böylesi misyon dergileri kurmak güç. Birincisi, şairlerin şiirleri arasında öyle derin farklılıklar yok. Benzer şiir anlayışı genelin eğilimleri de belirliyor. İkincisi, o zamanlar bu dergilerin aynı zamanda ideolojik bir muhtevası olurdu. Edebiyatla ideoloji arasında sıkı bağlar vardı. Şimdi ise belki de bütün zamanların en apolitik şairler dünyasını yaşıyoruz. Her dergi cafcaflı bildirgelerle çıksa da bir süre sonra birbirine benzemekten kurtulamıyor. Bir ayda üç dergide imzası görünen şairler var. Bazen yapıcı tarafından yaklaşıp bu geçişkenliği şiir ortamının demokratikleşmesi ve çoğulculuğu olarak da okuyabilir miyiz, diye sormuyor değilim. Fakat emin değilim bundan. Tüketim kültürüyle de bağları var gibi geliyor bana. Belki de bu çağın kültürü bu. Aslında dergilerde çok şiir yayınlattığım söylenemez. Sürekli orada burada gözüküp piyasa yapmak için koşuşturanlardan, ismini dolaşımda tutunarak var olmaya çalışanlardan olmadım hiç. Taş yerinde ağırdır. Şiirlerimi gönderdiğim dergilerin milliyetçi, şoven çizgide olmamasına dikkat ediyorum. Büyük sermaye dergilerine hiç ilgi duymadım bugüne kadar.

MG: Cezaevi sonrası bir süre Cumhuriyet gazetesi kitap ekinde çalıştınız. Kitap eklerinin reklam ve tanıtım gelirleri üzerinden büyük yayınevlerinin etkisi altına girdiği gözlemleniyor. Özellikle bankacılık alanında faaliyet gösteren yayınevleri kitap eki sayfalarını parselleyerek okuyucu üzerinde etkili olmaya çalışıyor. Bu eşitsiz durumun yazın alanında müdahale anlamında ne gibi etkileri olabilir?

ÖBB: Yerleşik kapitalist sistemde son sözü sermaye söylüyor maalesefSanat Edebiyat dergisinin 1982 Temmuz sayısında “Türkiye’de büyük sermaye gruplarının kültür ve sanat alanlarına yatırım yapmalarını nasıl yorumluyorsunuz?” başlıklı bir soruşturma vardı. Birçok şair ve yazardan yanıt istemiş dergi. Derginin Temmuz sayısında Özdemir İnce şöyle yanıtlıyor soruyu; kısaltarak alıyorum buraya. “Büyük sermaye gruplarının kültür ve sanat alanlarına yatırım, daha doğrusu artık yatırım yapmalarını doğal karşılıyorum. (…) Unutmamak gerekir ki sermayenin, her şeye karşın, en iyiye karşı boynu büküktür. Ticaret için, hevesi ve itibarı için. İşte bu aşamada sanatçının ister istemez hizmetine girecektir. Sermaye sanatçıya kendi ideolojisine hizmet eden bir üretim aracı, bir meta muamelesi yapamaz.” (Sanat Edebiyat ’81, 1 Temmuz 1982, 14. Sayı, Sy. 11-12)

Bu soruşturmanın üzerinden 39 yıl geçti. Sermayenin yazarlar karşısında boynu bükük kalmış mıdır gerçekten? Kim kimi teslim aldı? Bir ülkede egemen sınıflar, kültür ve sanat alanını her zaman denetimde tutmak ister. Banka sermayelerinin yayın alanına girmesinin sebebi de bu… Bu banka yayınevlerinin bütün cirosu, bankanın diğer yatırım portföylerinin yanında devede kulak bile değil. Ama yayıncılığın iplerini de ellerinde tutuyorlar. Yayıncılık sermayeye hem ona prestij kazandıran hem de kültür endüstrisini biçimlendirme olanağı sunan bir şey. Kendisine yakın tehlike görmediği her şey tıpkı Che tişörtleri gibi sermayenin bir nesnesidir. Ömrü kapitalizmle düşmanlıkla geçmiş komünist Nazım’ın kitaplarını gururla sunmakta beis görmezler. Can acıtan şeyler bunlar. Sermaye yayıncılığı açısından amaç ve niyetleri anlamak güç değil. Ancak yazar açısından düşününce, vaziyet biraz daha karmaşık hale geliyor. Her şeyin kapitalist piyasa tarafından yönlendirildiği bir ortamda sadece yayıncılık bunun dışında kalacak, gibi bir beklenti ütopik geliyor bana. Kültür yayıncılığı yapan yayınevleri de piyasanın kuralları içinde hareket ediyorlar sonuçta. İmkânları olsa onlar da çok satmak ister. Şeytanın avukatlığını yaparak bir soru sorayım; bugün bir banka yayınevi “Senin şiir kitabını 20 bin basacağım, sana da yüzde 15 telif” dese “Yok sen banka sermayesisin, sana kitabımı vermem” diyecek kaç muhalif şair çıkar? Bundan dolayı şairi suçlayabilir miyiz? Mesela Yaşar Kemal kitaplarını YKY’ den çıkarırken sermayeye teslim mi olmuştu? İş Bankası Kültür Fethi Naci’yi, YKY Ahmet Oktay, Arif Damar, Gülten Akın’ı vs. bastı. Her yazar yıllarca emek verip ortaya çıkardığı eserinin çok insana ulaşmasını, telifini almayı ister. Hayatın her alanında zaten kapitalizmin içindeyiz. Her şey kapitalizme teslim olmuşken kitap nasıl kurtaracak kendini? Bunun için kooperatif tarzı örgütlenmeler ara bir yol olabilir belki. Daha önce Om, Piya, Yazko gibi örnekleri vardı. İyi işler de yaptılar ama sürdüremediler. Bazı şeyler devrim meselesi gibi geliyor bana.

MG: Şiir yarışmaları ve ödüller üzerinden sürekli gündemden düşmeyen tartışmalar yürütülüyor. Bir kısım sanatçı şiir yarışmalarını kökten reddediyor, bir kısımsa kural ve ilkelerinin iyi belirlenerek adam kayırmacılığın önüne geçilmesini yeterli görüyor. Bu bağlamda şiir yarışmaları ve ödüller konusundaki düşünceleriniz nedir?

ÖBB: Ödül konusun ilkesel olarak reddettiğimi başka söyleşilerde de çok sık dile getirdim. Birçok bakımdan hiyerarşi ve iktidar ilişkisi kuruyor ödül. Birincisi, jürinin şairler üzerinde iktidar haline gelmesi. İkincisi, ödül verilen şairlerle diğer şairler arasında kurulan hiyerarşi. Üçüncüsü, jüride sözü geçen şairlerle yanda oturan şair arasında kurulan iktidar ilişkisi. Dördüncüsü, ödül üzerinden şairin okur üzerinde kurduğu iktidar ilişkisi. Şiirin doğasıyla çelişen şeyler bunlar. Bir de çok nahoş şeyler yaşanıyor ödül piyasasında. Türkiye’de her akıl eden, üç beş jüri üyesini yan yana getirdi mi kolaylıkla şiir yarışması düzenleyebiliyor. Kimin adına, neden, gibi sorulara gerek yok. Nasıl olsa şiir dünyasında ilke, gerekçe, gereklilik gibi seçici kriterler aşınalı çok oldu. Çoğu zaman adına düzenlenen yarışmalarla yaşatılmaya değil, var edilmeye çalışılıyor şairler. Tuhaflık tabii…

Kamuoyuna yansıdığı için örneklemekte sakınca görmüyorum; geçen yıl İlhan Kemal’in Yitik Kitap adlı eseri kendisinden habersiz, yayınevi tarafından Ruhi Türkyılmaz Şiir Ödülü’ne gönderilmiş. Kitap yarışmada “dikkate değer” bulunuyor. İlhan Kemal sonradan bir açıklama yaparak kırgınlığını dile getirdi. Şiire yeni başlayan şair adayı gibi “dikkate değer” bulunmak incitmiş olmalı onu. Şimdi soralım, adına ödül konulan Ruhi Türkyılmaz’ın şiiri mi daha çok tanınır şiir kamuoyunda, “Dikkate değer” bulunan İlhan Kemal’in şiiri mi? Ruhi Türkyılmaz ismini Google’dan taradığınızda adına açılan kültür sanat evi, şiir yarışması ve sitelerdeki kitapları dışında pek bir şey çıkmıyor. Ne bir söyleşi, ne bir şiirine atıfta bulunulan yazı yok. Yani aslında adı, şiir yarışması ile kitlelere ulaştırılmaya çalışılan bir şairden söz ediyoruz. Daha geçenlerde Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü hakkında birçok iddia atıldı ortaya. İddialar doğrudur yanlıştır, bilemem ama Arkadaş Z. Özger’in isminin böyle tartışmalara karıştırılması bile üzüyor insanı. Mesela Haydar Ergülen’e neredeyse iki üç yılda bir ödül verilir. Bu yaşına kadar bilmem kaç ödül almış Ergülen’in ödüle mi ihtiyacı var? Neden verirsiniz hala? Aslında Haydar Ergülen ödüllendirilmiyor, Haydar Ergülen’in popülaritesiyle kendi şiir yarışmasını ödüllendiriyor jüri. Çiğ şeyler bunlar. Bence sanatçılara ödüller emek ödülü ya da onur ödülü biçiminde yarışmasız verilmeli. Ben şiirimi bir masanın etrafında oturan bört beş insana göndereceğim, onlar başka şiirlerle kıyaslayıp not verecekler! Niye dizelerimi başkalarının dizeleriyle yarışa sokayım? Ontolojik reddiye benimkisi…

MG: Son günlerde gündemden düşmeyen bir tartışmaya sözü getirmek istiyorum. Çünkü uzun zamandır “Türkçe Edebiyat” ve “Türk Edebiyatı” üzerinden çok hararetli bir tartışma yürütülüyor. Bu konuya ilişkin düşünceleriniz nedir?

ÖBB: Bu konu ulusalcı edebiyatçıların iştahını pek kabartan bir konu. Geçtiğimiz aylarda Cumhuriyet kitap yazarı Oğuz Demiralp’in kavramı kullanması üzerine Özdemir İnce’nin müdahalesiyleDemiralp’in yazılarına son verildi. Bunun üzerine kitap eki yönetmeni Turgay Fişekçi istifa etti. Tahir Abacı da ekteki yazılarına son verdi. Ardından Üvercinka konuya ilişkin dosya hazırladı. Oda TV’nin bir yazarı, Evrensel gazetesinde Çayan Okuduci’nin Helbestên Hevçerx Yên Tirkî kitabını tanıttığım bir yazıda kestirmeden “Türkçe Şairler” tabirini kullandığım için beni de topu ağzına sürdü. Buradan akılları sıra milliyetçilik devşiriyorlar. Benim de benimsediğim gibi Türkçe edebiyat diyenler yeni bir tanım öneriyor edebiyata. İki lafı bir başı edebiyatın ana yurdu dediğimiz dille mi, yoksa edebiyatı siyasal bir kavram olan ulus kavramıyla tanımlamak mı edebiyatın doğasına daha uygun? Teorik düzlemde bunu tartışmak yerine milliyetçi hezeyanlarla saldırıya geçiyorlar. Milliyetçilikte o kadar yol almışlar ki, Aydınlık’ıyla, Oda TV’siyle, Üvercinka’sıyla, Özdemir İnce’siyle, Seyyit Nezir’iyle ısıtıp ısıtıp toplumun önüne getiriyorlar bu tartışmayı. Her konuda olduğu gibi bu konuda da saldırganlar. Bunların derdi edebiyat tartışmak değil, edebiyat üzerinden milliyetçilik yapmak… Bu yüzden karşı çıkıyorlar edebiyatın kendi yapıtaşı dil üzerinden tanımlanmasına. Çünkü o edebiyatın doğasına daha uygun. Çünkü diller arasında hiyerarşi, kavga dövüş yok. Uluslar birbirini öldürür ama diller birbirine zarar vermez. Asıl şaşırtıcı olanı bazı solcuların tavrı… Ne zaman bu konu gündeme gelse öyle bir muhafazakâr kesiliyorlar ki, sorma gitsin. Tanrı yapısı sanki bu kavramlar! Ulus devletler kurulurken burjuvazi edebiyatı ulusal kimliğin kurucu bir parçası haline getirdi, diye bunu mutlak kabul edip neden edebiyatı, edebiyat dışı siyasi bir kavramla tanımlamak zorunda olalım? Sonsuza kadar böyle mi gitmeli bu? Tarihin bir kesitinde ortaya çıkan ve bir kesitinde ortadan kalkması kaçınılmaz gözüken ulus kimlikleri çözüldüğünde bu arkadaşlar hala Türk edebiyatı, Fransız edebiyatı, İspanyol edebiyatı diyecekler mi; merak ediyorum. Ömrümüz vefa etse de görsek. Burjuvazi nasıl ki edebiyatı özünde bir pazar birliği olan ulus örgütlenmenin kurucu öğelerinden biri haline getirdiyse, bugün edebiyatı dille tanımlayanlar da enternasyonalizmin kurucu öğesi haline getiriyorlar. Ulus hiyerarşilerinden uzak tutarak onu kurucu öğesine, “dil”e teslim ediyorlar. Edebiyat üzerindeki milliyetçi tahakkümü doğru bulmadıklarından yeni bir kavram tercih ediyorlar ve öneriyorlar. Bu kavram onların milliyetçi duygularını okşamayabilir, kavramlarının çalındığını düşünüyor olabilirler ama edebiyatın doğasına çok daha uygun olduğu çok açık. ‘Türkçe’ demek bile kesmiyor onları, illa ‘Türk’ diyeceksin!

MG: Bir süredir İzmir’de yaşıyorsunuz. Ege’de yaşamayı tercih etmenizin özel bir sebebi var mı? Pandemiyle birlikte (geçmişte cezaevi tecrübesi olan biri olarak) içinde bulunduğumuz tecrit koşulları edebi üretiminizi nasıl etkiledi?

ÖBB: Özellikle Ege’de yaşayayım, diye gelmedim İzmir’e. Geçim derdiydi, beni buraya iten. Sen de biliyorsun, çocuk kitapları üzerine bir yayınevi kurma niyetimiz vardı. Ancak pandemi koşulları nedeniyle hayata geçiremedik. Şimdilik buradayım. Başka bir yere gitsem de fark etmeyecek nasıl olsa. Eve hapsolmak benim için sıkıntı teşkil etmiyor. Zamanımı üretken geçirmesini biliyorum sanırım. Tabii ki insan arkadaşlarını, sosyal ortamları özlüyor ama bu koşulları bol bol yazmak, okumak için bir fırsat olarak da kabul edebiliriz. Pandemi koşullarında “İyi” adlı şiir kitabım çıktı. Roman yazımında kısa sürede bir hayli yol aldım. Bunların arasına bir sinema filmi senaryosu girdi, onu yazdım. Söyleşiler, dergi yazıları çıkıyor arada. Tabii yazdıklarının boşa gitmediğini görmek sevindiriyor insanı. Mesela, benim “Ah Şu Anneler Babalar” isimli bir çocuk tiyatro oyunum vardı. İki kez Eskişehir’de, biri Uluslararası Çocuk Festival’inde olmak üzere iki kez de Ankara’da oynanmıştı. Şimdi onu tekrar sahneye koymayı düşünüyorlarmış: Böyle güzel haberler şu tecrit koşullarında hayata renk katıyor. Alışığım yani ben… Bir an evvel şu bela insanlığın başından def olsun da insanlar ölmesin yeter ki…

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

ÖBB: Herkese bol şiirli günler diliyorum. Edebiyatın güzelliğiyle…


ÖZGEÇMİŞ

1972 yılında bir memur ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. İlk ve ortaöğrenimini Çorum’da tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne girdi. Üniversite yıllarında sol düşüncelerle tanıştı. On yıl değişik cezaevlerinde siyasi mahkûm olarak yaşadı. Mahpusluk yıllarında yeniden üniversiteye girerek Marmara Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nü bitirdi. Cezaevinden çıktıktan sonra bir süre Cumhuriyet gazetesi Kitap ekinde çalıştı. Haberajans.com, Halkı Nabzı, GazeteDuvar, Evrensel gazetesi, Özgür Gündem, Artı Gerçek, Nokta Haber Yorum gibi gazete ve internet gazetelerinde köşe yazıları, söyleşi ve kitap tanıtımları yazdı. Mahsus Mahal Dergisi’nin ilk yayın kurulunda yer aldı. Dizi ve TV programı editörlüğü, reklam yazarlığı gibi işlerde çalıştı. Teklif üzerine 2014 yerel seçimlerinde İstanbul Sarıyer Belediyesi Eşbaşkan adayı oldu. 25. Dönem seçim hükümetinde AB Bakanı Başdanışmanlığı görevinde bulundu.

“Görüngüler” adlı ilk şiirlerinden oluşan dosyasıyla Cemal Süreya anısına düzenlenen 2002 Hatay Şiir Ödülü, mansiyon aldı. Daha sonra dizelerin yarıştırılamayacağı düşüncesinden hareketle şiir yarışmalarına katılmadı.

Şiir, öykü, deneme ve felsefe yazıları Berfin Bahar, Bilim ve Ütopya, Cumhuriyet Dergi, Cumhuriyet Kitap, Eski, İsimsiz, Mahsus Mahal, Mavi, Öteki İstanbul, Radikal Kitap, Simurg, Sincan İstasyonu, Akatalpa, Edebiyat Nöbeti, Akköy, Şiir Ülkesi, Şiirden, Uzun Yürüyüş, Yalın Ses, Yaratım, Yeni E, Sarmal Çevrim gibi dergilerde yayımlandı.

Kitapları

-Çözülüş Demleri (Şiir, Chiviyazıları Yayınevi-2005, Fidenti Kitaplığı, Yeni baskı Kaos Çocuk Parkı Yayınları 2019)

– Yanlış Kuşlar İskelesi (Şiir, Belge Yayınları-2010, Yeni baskı Klaros Yayınları-2019)

– Eksik Canlar Sokağı (Şiir, 2018, Şiirden Yayıncılık- 2018 )

– Maymunun Kitabı (Deneme, Klaros Yayınları-2019)

Çocuk Tiyatrosu

 Ah Şu Anneler Babalar (2018 Eskişehir gösterimleri, 2019 Ankara Uluslararası Çocuk Festivali gösterimleri)

Katkıda Bulunduğu Kitaplar

-Aşık Olmadan Önce Okunacak Yüz Şiir (Şiir Seçkisi, Hazırlayan: Sabri Kuşkonmaz; Nokta Yayınları)

-Yedi Mavi Renk Şiir Seçkisi (Hazırlayanlar: Sezai Sarıoğlu-Aytekin Yılmaz; Kanat Yayınları)

-Yeniden Başlayabilirdim (Öykü Seçkisi, Hazırlayanlar: Behçet Çelik-Aytekin Yılmaz; Kanat Yayınları)

-Hapishane Dünyası (Deneme Seçkisi, Aytekin Yılmaz; Kanat Yayınları)

– Hapishaneden Şiirler (Hazırlayanlar Sezai Sarıoğlu, Aytekin Yılmaz; Metis Yayınları)

-Hapiste Yazmak (Deneme Seçkisi, Hazırlayan: Aytekin Yılmaz; Kanat Yayınları)

– Çocukluğuma Mektuplar (Anı-Deneme, Derleyen; Seçkin Zengin. İzan yayıncılık)

-Söyleşiler 3 (Söyleşi, Derleyen: Seçkin Zengin, Şiiri Özlüyor Kitaplığı)

-Şairime Mektuplar 1 (Mektup, Derleyen: Seçkin Zengin, Klaros Yayınları)

– Çocukluğuma Mektuplar (Mektup, Derleyen: Seçkin Zengin, İzan Yayıncılık)

________________________

(1) https://www.ilksesgazetesi.com/kultur-sanat/siir-sairin-hayatinda-her-zaman-bas-kosede-oturur-h109979.html?fbclid=IwAR3D4I9Qs7fBaw4Q13HAqHK43-

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s