“Sandras’ı Koruma Platformu olarak bölge doğasını maden tahribatına karşı savunuyoruz”

“Yangın sonrasında etkilenen ruhsat alanlarında yeni ocak işletmesi açılması veya kapasite artırımı talepleri geldiğinde ilgili kurumlar daha mı kolay “ÇED Gerekli Değildir” kararı verecekler? “diye kafalardaki soru işaretlerine vurgu yapan ve Köyceğiz’deki yangın söndürme çalışmalarına gönüllü olarak destek veren Sandras’ı Koruma Platformu kurucularından turizmci Murat Demirci ile son yangınlardaki eksiklikler ve yapılması gerekenler üzerine konuştuk.

MUSTAFA GÜÇLÜ: Bu yaz ülke tarihinin en büyük orman yangınlarıyla mücadele ettik. Sizce ülkemizde doğal afetler için önceden yeterli seviyede hazırlık çalışmaları yapılıyor mu?

MURAT DEMİRCİ: Bence yapılmıyor. Bu cevabımı, yaşadığımız en önemli tecrübelerden biri olan 17 Ağustos 1999 depremi sonrasında planlanan depreme hazırlık çalışmalarının ne derece hayata geçirildiği gerçeğine dayandırıyorum. Bir diğer dayanağım, dere yatağının imara açılmasıyla yaşanan sel felaketlerinden ders alınmayıp aynı hataların tekrar edilmesidir. Bunlara Köyceğiz’de de yaşadığımız yangın felaketindeki hazırlıksızlığımızı eklersek, ülkemizde doğal afetlere karşı önceden yeterince hazırlık yapıldığını söyleyemeyiz.

MG: Resmi verilere göre ülkemizde her yıl çeşitli sebeplerle ortalama 8-10 bin hektar orman yanıyor. Bu yangınların önüne geçilebilmesi ya da zamanında müdahale edilebilmesi için neler yapılmalıdır?

MD: Köyceğiz’de Yangı sırtlarında başlayan küçük bir yangın en başında çok çabuk söndürülebilecekken, yöneticilerin almadığı kararlar, aldığı geç kararlar, siyasi hesapları, öngörememesi, önemsememesi sonucunda o küçük yangın koca koca dağları, ormanları, içindeki canlıları yuttu.

Yapmamız gereken, yangınla mücadeledeki bu ve diğer eksiklerimizin siyasi tartışmalardan bağımsız acilen tespit etmek ve gidermektir.

MG: Anayasa’nın 169. Maddesine göre, yanan orman alanları hiçbir koşulda imara açılamaz ve bu alanların yeniden orman özelliğine kavuşturulması gerekir. Bunlar yasada yazanlar ve herkesi bağlayan hükümler olasına rağmen herkeste bir kuşku var.

Geçmiş yıllardaki olumsuz uygulamalara bakarak ormanların rant için imara açılması konusunda neler düşünüyorsunuz?

MD: Halk, güvenmemekte haklı çünkü durum tecrübeyle sabit. Ben imar tehlikesine bir ekleme daha yapayım: yanan alanların imara açılması gibi yeni maden ruhsatı verilmesiyle de karşılaşabiliriz. Özellikle Köyceğiz Sandras Dağı eteklerindeki yangın bazı ruhsatlı maden sahalarını da yaktı. Çövenli’deki mermer ocağı ile Çayhisar’ın kuzeyindeki olivin maden ocağının yanan alan içinde olduğunu bizzat gördüm. Yangın sonrasında etkilenen ruhsat alanlarında yeni ocak işletmesi açılması veya kapasite artırımı talepleri geldiğinde ilgili kurumlar daha mı kolay “ÇED Gerekli Değildir” kararı verecekler? ÇED raporlarında yer verilecek muhtemel “yangın sebebiyle vasfını yitirmiş ormanlık alan” tanımlamasına onay verecekler mi? Sandras’ı Koruma Platformu olarak bölge doğasını maden tahribatına karşı savunuyoruz; şimdi yanan yerlerin hem imar hem de maden tehlikesine karşı korunması için gözümüzü daha da açacağız.

Diğer taraftan, yanan alanların yeniden orman özelliğine kavuşturulmasında benimsenen yöntemlerde de sorun olduğunu düşünüyorum. Yangın sonrasında “fidan dikme kampanyası” başlatmak hemen her zaman ilk refleks olarak karşımıza çıkıyor. Çoğu kişinin iyi niyetle, yapabileceği en kolay girişim olması sebebiyle bunu tercih ettiğinden şüphem yok; ancak, bunun maden, HES vb. projelerin ve yangınların aklama reçetesi olarak memlekette yerleştirilmeye çalışılan “kestiğimiz ağacın yüz katı fidan dikeceğiz!” zihniyetine de hizmet ettiğini, fidan dikince alanın orman özelliğine kavuşmuş olamayacağını görmek gerekiyor.

Orman Genel Müdürlüğünün izlediği yöntem gereği, yanan alanlardaki tüm ağaçlar kesilecek; Köyceğiz’de Pınar ve Sazak köylerinde yanan alanlarda ağaç kesimine başlandı bile. Sonra alan fidan dikimi için hazırlanacak ve ardından fidan dikilecek. Bazı yerler için “yangına dayanıklı ağaç” yetiştirilmesi kararı alınacak, bazı yerlerde daha çabuk büyüyen. Bana göre bu yöntem, ormana sadece odun (ve para) gözüyle bakmaktır. Yapılması gerekenin, aksine, yanan alanların bir kısmına hiç müdahale etmemek, bir kısmına belirli bir süre sonra müdahale etmek ve genel olarak mümkün olduğunca ormanın kendiliğinden doğal olarak oluşmasına müsaade etmek olduğunu düşünüyorum.

MG: Yangınlara müdahalede sizce en etkili araç ve yöntem nedir? Bakanlığın envanterinde yangınlara müdahale için özellikle uçak ve helikopterin olmadığı görüldü. Köyceğiz’deki 14 gün süren yangınlarda saha adete kendi kaderine terk edildi. Bu konudaki sizin izlenimleriniz ve düşünceleriniz nelerdir?

MD: 22 yıl önce… 1999 yılında Gölcük depremi sonucu TÜPRAŞ rafinerisinde çıkan yangına bir yangın söndürme uçağı müdahale etmişti. Bu uçak, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın envanterinden çıkarılmış “Grumman S-2E Tracker Deniz Karakol Uçağı”nın TAI-TEMA-Anadolu Üniversitesi iş birliği ile 4,5 ton su kapasiteli yangın söndürme uçağına dönüştürülmüş haliydi. Prototip olarak üretilen bu modifiyeli uçak ve TAI’nin “biz yapalım, dışarıdan uçak kiralamayalım” diye önerdiği proje eğer zamanın Orman Bakanlığınca kabul edilseydi, tam 15 adet yangın söndürme uçağımız bugünkü yangınlara müdahale ediyor olacaktı. Dahası, buna ilaveten kendi üretimimiz yangın söndürme kitiyle yangın söndürme uçağı haline getirilmiş C130 tipi nakliye uçaklarımız da bu filoya dahil olacaktı. Maalesef bu projeler çöpe atıldı, çünkü özel şirketlerden kiralama yöntemi benimsendi. Şahidim, çünkü oradaydım.

22 yıl sonra… Yıllar önce olduğu gibi bugün de hala uçak, helikopter kiralayarak yangına müdahale etmeye çalışıyoruz. Onu da yaparken öyle bir teknik şartname hazırlıyoruz ki, THK’nin elindeki 4,9 ton kapasiteli yangın söndürme uçakları katılamasın. Sonuç fiyasko: uçak sayısı yetersiz, tek başına ve az sayıda helikopter etkin değil, aynı anda çok sayıda yangına yer ekiplerimizin yetmesi mümkün değil.

Bu sebeple, en etkili mücadele için yangın istatistiklerinden yola çıkarak uygun sayıda uçak-helikopter-İHA’lardan oluşan bir filo oluşturulmalı; bu, Tarım ve Orman Bakanlığı veya Hava Kuvvetleri bünyesinde kurulabilir. Buna karadan mücadele ile destek verilmeli; bu da ormancı-itfaiyeci-STK-yerel halk unsurlarından oluşmalı.

MG: Yangın söndürme çalışmalarında kendiliğinden de olsa gönüllülerin büyük çabasına şahit olduk. Sizce yangına müdahale eden personelin eğitimi ve sayısı yeterli mi?

MD: Değil, maalesef. Aynı anda, farklı bölgelerde ve çok sayıda yangında personel sayısının yeterli olmasını beklemiyorum ama eğitimleri yeterli olmalı. Mücadeledeki personel sayısının yetersizliği böylesine durumlarda silahlı kuvvetlerden ve sivil gönüllülerden verilecek takviye ile giderilebilir ki son yangınlarda yasaklanana kadar sivil gönüllülerin desteğini gözlemledim. Diğer taraftan, özellikle yangın çıkan yerlerdeki yerel halkın mücadele alanına sokulmaması kararının mücadeleyi zayıflattığını gördüm; çünkü, hiçbir ormancı veya itfaiyecinin bölgeyi yerel halk kadar iyi bilemeyeceğine ve koruyamayacağına inanıyorum. Şahit olduğum kadarıyla, ormancı ve itfaiyecilerin özellikle çok daha fazla fiziki eğitime ihtiyaçları olduğunu söyleyebilirim.

MG: Son söz olarak neler söylemek istersiniz?

MD: Ormanlar yanarken, yöneticilerimiz Avrupa’daki en geniş uçak ve helikopter filosuna sahip olduğumuzu duyuruyor, bin misli ağaç ve yeni yeni evler dikeceklerini müjdeliyorlardı. Benim gözümde bu, her afet sonrasında olduğu gibi, kuyruğu dik tutmaktan başka bir şey değil, çünkü gerçek bambaşka.

Halbuki buna, yangınla mücadeledeki eksiklerimizi tespit edip, aldığımız hatalı veya geç kararlardan sorumlu tutulacağız, tüm bunlardan ders çıkarıp mücadelemizi daha etkin hale getireceğiz, söylemini de eklemeliler. Gönüllü desteğini zayıflık olarak algılamayıp yerel halkın bölge ve yangın bilgisine güvenmeli, kararlarını ona göre almalılar.

Afetlerde yöneticiler ve sorumlu kurumlar, birleştirici olmalılar. Aksine ayrıştırmaya gitmek, siyasi rant hesabıyla karar almak, belki hitap ettiği kesimin hoşuna gider, ancak yanan ormanların, hayvanların, toplumsal huzurun önemsenmediğini de gösterir. Halk da bunu görür.

“Orman yangınları ve benzeri afetler konusunda hazırlıklı değiliz”

KöyceğizSandras Dağı yangınlarında Ağla mahallesindeki irtibat merkezinde çalışmalara gönüllü olarak katılan CHP Köyceğiz Belediye Meclis üyesi Mehmet Ali Acet ile doğup büyüdüğü ve bir eğitimci olarak görev yaptığı topraklarda meydana gelen son yılların en büyük felaketi orman yangınları üzerine konuştuk…

MUSTAFA GÜÇLÜ: Bu yaz ülke tarihinin en büyük orman yangınlarıyla mücadele ettik. Sizce ülkemizde doğal afetler için önceden yeterli seviyede hazırlık çalışmaları yapılıyor mu?

MEHMET ALİ ACET: Orman yangınları ve benzeri afetler konusunda hazırlıklı değiliz. Bunun örneğini Köyceğiz yangınlarında yaşadık, yangın Köyceğiz’in 5 km kuzeydoğusunda başladı ancak 40 dakika sonra müdahale edildi, o da çok yeterli olmadı, sanki yangının büyümesine fırsat verildi.

Yangın ilk başladığı zaman helikopterlerden bir tanesi müdahale etseydi karadan halk desteği ile orada yani çıkış noktasında biterdi. Yangına çok hazırlıksız yakalandık. Yeterli personel, hava desteği, yangın söndürme malzemesi ve ekipmanları yoktu.

MG: Resmi verilere göre ülkemizde her yıl çeşitli sebeplerle ortalama 8-10 bin hektar orman yanıyor. Bu yangınların önüne geçilebilmesi ya da zamanında müdahale edilebilmesi için neler yapılmalı?

MAA: Öncelikle yangın söndürme araçları modernize edilmeli, yangın kriz merkezleri oluşturulmalı, yaz mevsiminde kesinlikle personelin yer değiştirmesi engellenmeli.

Yaz döneminde o yöreden mevsimlik yangın söndürme personeli alınmalı ve eğitilmeli. Orman köylülerinin sürece dahil edilmesi yereldeki pek çok sorunun kolaylıkla aşılmasına şüphesiz katkı sağlayacaktır. Bölgenin arazi yapısını ve coğrafi özelliklerini bilen kişilerin orman yangınlarında dışarıdan getirilen personele göre daha etkin ve başarılı olacağı ortadadır.

Yangına havadan olduğu kadar karadan da müdahale edilebilmeli. Orman yolları açık tutulmalı, yol kenarları yanıcı maddelerden temizlenmeli. Yangın arazözlerine su takviye yapmak için 20-30 ton kapasiteli tankerler olmalı.

Yangın için 40-50 ton su kapasiteli tanker uçaklar alınmalı ve bu uçaklar seri bir şekilde yangına müdahale etme kapasitesine ve becerisine sahip donanımda olmalı.

MG: Anayasa’nın 169. Maddesine göre, yanan orman alanları hiçbir koşulda imara açılamaz ve bu alanların yeniden orman özelliğine kavuşturulması gerekir. Bunlar yasada yazanlar ve herkesi bağlayan hükümler olasına rağmen herkeste bir kuşku var.

Geçmiş yıllardaki olumsuz uygulamalara bakarak ormanların rant için imara açılması konusunda neler düşünüyorsunuz?

MAA: Yanan orman sahaları hiçbir şekilde kişi ya da kurumlar tarafından amacı dışında kullanılmamalı. Buna yeltenenler cezalandırılmalı, bu konuda varsa yasal boşluklar giderilerek halkın bilinçlenmesi için çaba sarf edilmeli. Hem yerel hem de ulusal ölçekte çalışmaların başlatılması önemli bir adım olacaktır.

Yanan sahaların eski haline döndürülmesi konusundaki süreçlere geçmişten beri halk hep şüphe ile yaklaşmıştır. Bu alanların madencilik faaliyetlerine hatta imar izniyle yapılaşmaya açılacağı endişesi hep olmuştur. Bu da doğaldır çünkü şimdiye kadar söz verilmesine rağmen yanan sahaların başka amaçlarla kullanıldığı halk tarafından tecrübe edilmiştir.

Halk olarak bu konularda duyarlılık göstermeli, verilen sözlerin ve uygulamaların takipçisi olmalıyız. Ancak böyle yaparsak yanan ormanların yeniden yeşermesini saylayabiliriz. Gelecek kuşaklara atalarımızdan aldığımız mirası gönül rahatlığıyla devredebiliriz.

MG: Yangınlara müdahalede sizce en etkili araç ve yöntem nedir? Bakanlığın envanterinde yangınlara müdahale için özellikle uçak ve helikopterin olmadığı görüldü. Köyceğiz’de 14 gün süren yangınlarda saha adeta kendi kaderine terk edildi. Bu konuda sizin izlenimleriniz ve düşünceleriniz neler?

MAA: Köyceğiz orman yangınlarını üzülerek izledik. Orman İşletme Müdürlükleri, personel araç gereç olarak yeterli değildi, sivil halkın orman yangınına müdahaleye katılması bir süre sonra engellendi. Biz her türlü zorluğa rağmen 14 gün boyunca tüm gönüllülerle birlikte arazideydik. Kadın erkek demeden herkes işi bir kenarından tuttu. İstanbul’dan, Trabzon’dan, İzmir’den, yakın yörelerden gelen, işini gücünü bırakıp bizimle çalışan herhangi bir ücret talep etmeyen eli öpülesi gönüllülere, Azerbaycan’dan Kuveyt’ten gelen askerlere minnettarız. Bir ağacın, bir kaplumbağanın yanmasını önleyen tüm çalışanları yürekten kutlarım.

MG: Yangın söndürme çalışmalarında kendiliğinden de olsa gönüllülerin büyük çabasına şahit olduk. Sizce yangına müdahale eden personelin eğitimi ve sayısı yeterli miydi?

MAA: Orman yangın sahasında yeterli sayıda eğitimli personel yoktu. Sevk ve idare buna bağlı olarak da koordinasyon yeterli değildi. Orman işletme müdürlüklerinde çalışan işçi sayısı çok yetersiz, olanlar da eğitimsizdi. Geçmiş yıllarda olduğu gibi çevre köylerden yangın söndürme personeli alınmalı yangın konusunda eğitilmeli.

Gönüllüler resmî personelin koordinasyonunda eğitim ve gücüne göre yönlendirilmeli. Bu yangınlarda gönüllüler ve kurumların araç ve gereç desteği olmasa yangınlar, yağmurların söndürmesi için tamamen kendi haline bırakılacaktı.

MG: Son söz olarak neler söylemek istersiniz?

MAA: Yangınlara karşı önceden hazırlıklı olmalıyız. Yangın su toplama merkezleri bakımlı olmalı. Gökçeova Göleti’nin önemini anladık, yangın araç ve gereçleri modernize edilmeli. Yangın havadan olduğu kadar karadan da söndürülmeli. 100-200 metre mesafeye su atabilen tankerler olmalı. Yangına orman personeli yanında eskiden olduğu gibi gönüllüler de katılmalı.

“Yangını seyretmek zorunda bırakılan, ağlayan gönüllülere şahit olundu”

Muğla Köyceğiz Sandras Dağı’ndaki madencilik faaliyetlerinin bölgede yarattığı olumsuz etkilere karşı yöre halkını bilinçlendirmek ve farkındalık yaratmak amacıyla kurulan “Sandras’ı Koruma Platformu” kurucularından Neşe Yüzak ile Muğla’da ve ülkemizde çıkan son yangınları ve yapılması gerekenleri konuştuk. Yüzak, “Yangında üzüldüğümüz orman alanının kat be kat fazlası maden alanlarında yok ediliyor ve bu alanlar rehabilite edilemiyor” diyor.

MUSTAFA GÜÇLÜ: Bu yaz ülke tarihinin en büyük orman yangınlarıyla mücadele ettik. Sizce ülkemizde doğal afetleri önlemek için önceden yeterli seviyede çalışmalar yapılıyor mu?

NEŞE YÜZAK: Ülkemizde ne yazık ki her türlü sorunu oluşana kadar önemsemeyen ve kaynak ayırmayan bir zihniyet var. Teknik insanların yetkileri göstermelik, koyulan kurallar çiğnenmeye müsait, mevzuatlar ise sadece uyanlar için çalışıyor. Her afet sonrası yapılması gerekenler büyük toplantılarda dile geliyor. Ardından unutulup aynı akıbet bekleniyor. Biraz popülist politikalardan uzaklaşıp insanlarımızı eğitmemiz gerek. Mevzuat koyup onu uygulatmak ve uygulamak devletin görevi. Umarım bu üç hafta içinde yanan 135.000 hektarlık alan artık yangınlara hazırlanmak için bütçe ayrılmasını ve personel istihdamını ve eğitimini sağlar.

MG: Resmi verilere göre ülkemizde her yıl çeşitli sebeplerle ortalama 8-10 bin hektar orman yanıyor. Bu yangınların önüne geçilebilmesi ya da zamanında müdahale edilebilmesi için neler yapılmalı?

NY: Öncelikle orman köylüsünün eğitilmesi gerekir. Mutlaka köylerde devlet tarafından sertifikalı itfaiye gönüllüsü ekibi kurulmalı ve bu kişilerin koruyucu malzemeleri ve ekipman üzerlerine zimmetlenerek verilmeli. Yangın anında itfaiye için yedek kuvvet ve ilk müdahale imkânı oluşur böylece. Hızlı müdahale için yeterli personel önemli. Başka yerden Marmaris’e yangına giden personel kendi yangınına yetişemez. Bu koordinasyonun iklim koşullarına göre uygun desteklerle yapılması gerekir. Kriz masasının uyumlu çalışması ve komuta zincirinin kırılmaması, komuta kademesini alacak kişinin bölgeyi bilmesi ve yangın tecrübesi de ayrıca önemli faktör. Yangına hassas alanlarda tecrübesi olmayan şeflere görev verilmemeli. Bölgeyi tanıması için atamalar kış aylarında yapılmalı.

MG: Anayasa’nın 169. Maddesine göre, yanan orman alanları hiçbir koşulda imara açılamaz ve bu alanların yeniden orman özelliğine kavuşturulması gerekir. Bunlar yasada yazanlar ve herkesi bağlayan hükümler olmasına rağmen herkeste bir kuşku var. Geçmiş yıllardaki olumsuz uygulamalara bakarak ormanların rant için imara açılması konusunda neler düşünüyorsunuz?

NY: Yangınlar sonrası bu alanlara bir şey yapılamaz söylemleri herkesin dilinde. Oysa ki kısa sürede bu alanlardaki “Daha önceden planda vardı, o yüzden izin verdik normal yürüyor” şeklinde projeleri yakında göreceğiz. Bu yangın nedeniyle birçok alan temizlendi. Buraların plantasyon alanı olması da mümkün. Yani kereste yetiştirmek için orman tahsisleri. Turizm yatırımları ve maden işletme ruhsatları da birçok yerde yangınla çakışıyor. Yangında üzüldüğümüz orman alanının kat be kat fazlası maden alanlarında yok ediliyor ve bu alanlar rehabilite edilemiyor. Bu örtülü bir afet bana göre.

MG: Yangınlara müdahalede sizce en etkili araç ve yöntem nedir? Bakanlığın envanterinde yangınlara müdahale için özellikle uçak ve helikopterin olmadığı görüldü. Köyceğiz’deki 14 gün süren yangınlarda saha adeta kendi kaderine terk edildi. Bu konudaki sizin izlenimleriniz ve düşünceleriniz neler?

NY: Köyceğiz yangını Marmaris yanarken oldu ve ne yazık ki çok küçük alanda çıkan yangın itfaiye beklerken büyüdü. Dalaman hava limanına bu denli yakın bir nokta için bir yangın helikopteri bulunamadı. Başlangıç noktası yerleşim alanına yakın olmadığı için de müdahale acil yapılmadı. Aşırı hava sıcaklığı ve rüzgârın etkisi ile hızla ilerledi. Çoklu noktada çıkan yangınlarda kriz masası iyi bir yönetim de sergileyemedi. Valilik, Büyükşehir, İlçe belediyesi koordinasyonu yerine bir yarış vardı. Belediyeler çok miktarda yardım topladı ve alana gönüllülerle ulaştırdı. Devlet kurumları da kendi yardımlarını organize etmeye çalıştı. Nakdi yardım toplanamadığı için malzeme yardımları gereksiz boyutlara vardı. Valilik ve kaymakamlıklar vatandaşlara sağlıklı bilgi ulaştıracak bir kanal yaratamadılar. Bu da bilgi kirliliği yarattı. Yangınlar örtü yangınını aşıp tepe yangınına ulaştığı için hava desteği gerekti. Ne yazık ki bu konuda kurumlarımız sınıfta kaldı. 2021 bütçesinde 26 helikopter alımı talebi koyulmuş ve 2021 sonrasına ertelenen kalem olarak kalmış. İşte bu öngörüsüzlük, küresel ısınmayı önemsememek, hiç günahı olmayan orman yaşamını yok etti. Yine de canla başla sahada çalışan emektar ormancı, itfaiyeci, köylü, gönüllü birçok insan tesellimiz oldu. Hakları ödenmez.

MG: Yangın söndürme çalışmalarında kendiliğinden de olsa gönüllülerin büyük çabasına şahit olduk. Sizce yangına müdahale eden personelin eğitimi ve sayısı yeterli mi?

NY: Personelin eğitimlisi de var eğitimsizi de ne yazık ki. Personelden çok komuta kademesi ve krizi çözme sahayı tanıma sorunları olduğu görüldü. Gönüllüler sahada yönlendirileceğine, sahadan çıkarılma talimatları ile zayıflayan alan çalışmaları sorun oldu. Yangını seyretmek zorunda bırakılan ağlayan gönüllülere şahit olundu. Gönüllülerin sahaya yemek taşımalarına bile izin verilmediği oldu. Mevcut personelle alana bu ihtiyaçları gönderemedikleri için insanların kan şekerleri düşmüş. Tuz kaybetmişler. Zor bir süreç yaşandı. Kutuplaşan bir toplumun zararları da bu arada gözlenmiş oldu. Her şey insanların birbirlerini sevmesiyle daha kolay. Umarım kutuplaşan değil barışan bir topluma dönüşme yoluna gireriz. Bu konu da önemli bir afet.

MG: Son söz olarak neler söylemek istersiniz?

NY: Yangın sonrası köylülerin ihtiyaç tespitleri için de kurumlar ortak davranamadı. Bu kutuplaşma nedeniyle insanlar bölgeye kendi elleri ile yardım götürdü. Eşit bir dağıtım yapılamadığı için suiistimaller köylerde memnuniyetsizlik doğurdu. TOKİ vasıtası ile ev yapımı lafının daha ilk günden yapılması ve vatandaşa “keşke benim de evim yansa diyeceksiniz” denmesi işin en acı yanıydı. Köylüye afetten çıktıktan sonra ödemeli bir ev öngörmek de ayrı bir müteahhitlik bakışı, bu da çok olumsuzdu. Umarım daha sağlıklı sistemler oluşturmak için bunlardan ders çıkarılır.

Eski Bir Ritüelin Peşinde: Eren Günü

Köyceğiz’in Yangı Mahallesi’nde, 29 Temmuz’da başlayan yangın, zamanında müdahale edilmemesi yüzünden rüzgarın da etkisiyle genişlemiş, eko sisteme büyük zararlar verdikten 14 gün sonra kontrol altına alınabilmişti.

Orman yangınları üzerine pek çok söylem geliştirilse de asıl sebebin küresel iklim değişikliğinden kaynaklı aşırı ısınma olduğu herkesçe biliniyor. Kuraklık o kadar etkili ki yamaçtan yuvarlanan bir taşın çıkaracağı kıvılcım bile koskoca ormanı kısa sürede yutabilir. Ortalık yere hesapsızca atılmış pet şişenin içindeki su, mercek görevi görerek kuru otların tutuşmasına sebep olabilir. Hatta yıllardır hiç bakımları yapılmamış ormanlardan geçen enerji hatlarının sık sık yangınlara sebebiyet verdiği biliniyor. Bunların hepsi ihtimaller dahilinde olmasına rağmen bir gerçek var ki ormanları korumakla sorumlu Bakanlığın konuya ilişkin hiçbir çalışması ve planlaması yok. Yangın söndürme uçaklarını, helikopterlerini geçtik, sahada ciddi anlamda planlama, teçhizat ve elaman eksikliği var. Orman Genel Müdürlüğünün adeta kurumsal hafızası silinmiş, zamansız yapılan personel yer değişikliğiyle kurum zayıf düşürülmüş. İç işleyişten kaynaklı sorunlara gönüllü olarak katıldığımız yangın söndürme çalışmalarında fazlasıyla tanıklık ettik. Zaten bu tanıklık yüzündendir ki bir zaman sonra yangında özverili bir şekilde, kısa sürede örgütlenen gönüllülerin sahaya girmesi engellendi.


Köyceğiz’de makilik alanda başlayan yangına ilk müdahale eden ekibin elaman yetersizliği yüzünden başarılı olamadığına dair bilgiler tanıklar tarafından dile getirilmekte. Sonrası koskoca kızılçam, karaçam ormanları gözümüzün önünde seyirlik bir oyun gibi yandı, gitti. Geriye o kadim dağların bitki örtüsünden külden ve acıdan yaralı bir çığlık kaldı. Köyceğiz, Sandras Dağı ve çevresinde endemik türleri içinde barındıran bir ekosistem yok oldu. Bunun yeniden ağaç dikmeyle, şatafatlı sözlerle geri geleceği yok. Giden hayvanların buradan çıktıktan sonra yaşama şansları var mı bilen yok. Çünkü yeni gittikleri alanlara alışık olmadıklarından yaşam onlar için çeşitli tehlikelerle dolu.


Diğer bir tespit de yöredeki su kaynaklarının zarar görerek Köyceğiz kent merkezindeki o meşhur boşa akan artezyenlerin zamanla kuruyacak olması. Dağların gözelerinden kaynayan pınarların suyu azalacak, içme suyu ve tarımsal sulamada kullanılan suya olan gereksinim önümüzdeki günlerde ciddi şekilde artacak. Her zaman olduğu gibi yangın görüntüleri, ekranlardan düştükten sonra aymazlıkla yok edilen dağları kimse hatırlamayacak. Kaçan kurdu, vaşağı, tilkiyi, şaşkınlıkla kendini alevlerin içine atan tavşanları bir daha kısa zamanda geri getirmenin bir yolu yok. Çam, püren, kekik balı bölgenin en önemli geçim kaynakları arasındaydı. Arıcılık bölgede bu saatten sonra oldukça zor koşullarda yapılacak. Yine Köyceğiz’in dağ köyleri sebze meyve tarımı yaparak geniş bir alana ürün tedarik ediyordu. Su kaynakları etkilendiği için sıcakla birlikte düşen ürün rekoltesi turizmde tedarik anlamında sıkıntılar yaşatacak.


Bütün bunların ötesinde ne yazık ki o ağaçlara, kuşlara, bu lanet çağa denk geldiler. Ne yazık ki çaresiz ve örgütsüz bir halk olarak ne kadar çaba göstersek de ne kadar üzülsek de seyirci kaldık olanlara.


GEÇMİŞTEN GELECEĞE DAĞ KÜLTÜRLERİ VE GÜNÜMÜZE YANSIMALARI

Sandras Dağı, yörenin kültürel dünyasında ve inanç sisteminde önemli bir yer tutuyor. Toroslar binlerce yıllık geleneğin ve ritüellerin yaşatıldığı bir bölge. Halk kültüründe, inanç sisteminde günümüze kadar varlığını sürdüren “Eren Günü” etkinliklerini bu yıl yerinde izlemek üzere yola koyulduk. Zorlu yolculuğumuz zaman zaman bozuk yollarda, kartalların kanat sesleri altında geçti. Bazen yüreğimizi burkan, yanan sahalardan yol boyu devam ederek Çiçek Baba’nın zirvesine ulaştık. Zirvedeki düzlükte bir gün önceden gelenlerin kurduğu çadırlar, dumanı tüten ocaklar, keçi seslerine karışan çocuk sesleri, sabahın serinliğinde başlayan etkinliğe dair ilk izlenimlerimizdi. Orada bir gün önceden gelerek gece konaklayan “Sandras Koruma Platformu”ndan Neşe Yüzüak, Murat Demirci ve Mehmet Ali Acet ile buluştuk.


Mehmet Ali Acet, çocukluğunu bu dağlarda geçirmiş, Çayan Yörüklerinden. Yine bu coğrafyada yıllarca öğretmenlik yapmış adeta günümüzde geçmişi yaşayan, yaşatan bir Şaman. Yangın sürecinde, gönüllü çalışmalara katılmış, çalışmaların organizasyonunda görev üstlenmişti. Bölgenin kültürel yapısına ait hem yaşanmışlıkları hem de araştırmaları olan yaşadığı coğrafyaya kültüre karşı kendini sorumlu hisseden biri. Eren Günü’yle ilgili onun ilk elden tanıklıkları ışığında anlatımlarını aktarmak istiyorum.


“Eren adı verilen bu zirvede, her ağustos ayının son perşembesi toplanılır. Beyağaç’tan, Köyceğiz’den, Ortaca’dan, İzmir’den, Dalaman’dan kısacası her bölgeden insan gelir. Kimse davet edilmez, herkes hesabını yapar. Çok eskiden Rodos’tan dahi gelenler vardı. Ben onlarla tanışıp konuşmuştum.

Oradaki mezar, yörede Çiçekbaba Ereni diye, geçiyor. 33-34 metre uzunluğunda, taş düzeni üç metre genişliğinde bir mezar. Büyük bir taşın yanında beş altı tane kısa taşlar var, yani Orta Asya balbal düzeniyle yapılmış bir mezar. Burada eren geleneğinin; aslında Şamanizm’den, Orta Asya’dan Türklerin getirdiği bir gelenek olduğunu belirtebiliriz.

Köyceğiz’den gelenler ise akşamdan Gökçeova’da toplanır. Sabah erken saatlerde Eren’e doğru hareket ederler. Güneş doğmadan herkes Eren’in başında, dağın zirvesinde toplanır.

Bizde dağ kültürü çok önemlidir. Çok eskiden beri, her köyün küçük bir ereni, bir tepesi vardır ama buradaki Eren, dedelerimizin dediğine göre erenlerin erenidir. Ayrıca bölgedeki diğer erenler daha önce kutlanırken, bu Eren belirttiğimiz gibi ağustos ayının son perşembesi kutlanır.

Eren’in başına gelenler, mezarın etrafında hayvanlarını yürütür veya kendi gezer. Adak keseceği hayvanı omzuna alır, mezarın etrafında üç veya yedi defa dolaşır. Sonrasında adağını keser ve bütün misafirlerle birlikte yer.

Kartal Gölü, bu dağın hemen arkası. Göle kartal isminin verilmesi, eskiden o bölgede kartalın bol olduğunu gösteriyor. Ama şimdi kartallar bitti. Çevredeki karakulak, kurt gibi diğer hayvanlar da azaldı. Son dağlarımız da bitecek, her şey yok oluyor burada.

Çiçekbaba ismindeki baba da insanların arkasındaki güçtür. Bu dağ; bölgedeki herkesin, çobanların, Yörüklerin bu yaylaya çıktığı, benim dedemin buralarda yaşadığı yerdir.” (1)

Geçen yıl pandemi koşullarındaki kısıtlamalar nedeniyle etkinlik sembolik olarak gerçekleştirilmişti. Bu yıl yangınların verdiği buruklukla 26 Ağustos’ta dağın zirvesinde gerçekleşen şenliklerin kökeni hakkında pek çok şey söylenmekte. Tabi ki bunların hepsi farklı yaklaşım ve anlayışlardan kaynaklanan yorum ve sözel tarihin bize yansımaları. Halkın belleğinden dağarcığından tomurcuklanan temeli iyilik ve güzellik olan söylenceler. Halk kültürünün derinliğinden süzülerek gelen “Eren Dede Şenlikleri” hala geniş bir katılımla Toroslarda sürdürülüyor.


Şaman kültürünün bir parçası olarak kabul gören etkinliklerde her yerden her mezhepten insanı bir arada görmek mümkün. Yakın civardaki Romanların, Alevilerin, Sünnilerin aynı kurganın etrafında gerçekleşmesini istedikleri düşleri için adaklarıyla döndüklerine şahit olduk. Eren’nin kutsallığı işte bu birleştirici ve iyilik gücünden gelmiş olsa gerek.

Siz de geçmişin izinde bir ritüele tanıklık etmek istiyorsanız Ağustos ayının son perşembesi mutlaka yolunuzu Çiçekbaba’ya düşürünüz.

Orada; eteklerinde, vadilerinde yanmış ormanların külleri altında inleyen bir dağın sesini duyacak ve gözyaşlarına şahit olacaksınız.

Orada; yenilenmiş ve umutla dolu olarak kıvrımlı yollardan geçerek çamlara, bulutlara rüzgarlara karışacaksınız.

Orada; atalar ve dağ kültürü yeni konuklarını bekliyor.


(1) Mehmet Ali ACET, 10 Temmuz Gökçeova’daki “Sandras’a Sahip Çık “eylemindeki konuşmasından bir bölüm