Mayısın İsyan Günlüğü; Sol Hafıza

1989 yılında sendikalar “1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması” yönünde karar almış olmalarına rağmen  yoğun baskı nedeniyle alana çıkmayı göze alamadılar.

Kalabalık bir grupla İstiklal’den Taksime doğru kortej halinde sloganlarla yöneldiğimizde gruba polis müdahalesi gecikmedi.

İstiklal’den Tarlabaşı istikametine geçen gruplar, toparlanarak yeniden Taksim’e doğru çıkmayı denedi.

Güçlü bir polis yığınağının yapılmış olması küçük grupların çatışarak geri çekilmesini de beraberinde getirdi.

Benim de içinde bulduğum grup Unkapanı’na doğru yönelerek çeşitli sokak çatışmalarının ardından Saraçhane’de dağıldı.

Biz okuldan birkaç arkadaşla Edebiyat Fakültesinin yanındaki kahvehanede toplanıp bir durum değerlendirmesi yaptık.

Akşam baskısı bir gazetede vurularak yerde yatan genci fakülteden Yaşar Kemal’e çok benzetmiştik. Yaşar’la okul dışında gecekonduda komşuyduk aynı zamanda.

Gözlerimiz dolu bir şekilde kaldığımız mahalleye vardığımızda Yaşar’ın bizden önce eve döndüğünü görerek kucaklaşıp sevinmiştik.

Yerde yatan genç ise Şişhane’de polis kurşunuyla vurulup bir gün sonra ölümle kucaklaşan Mehmet Akif Dalcı idi.

4 Mayıs’ta Zeytinburnu’nda 17 yaşındaki deri işçisini binlerce kişiyle, sloganlarla görkemli bir halayla uğurladık.

Günlerdir yaşananlar kitlenin ruh halini etkilemiş bir öfke patlamasını da beraberinde getirmişti. Cenazeye yapılan müdahale sonrası gösterilen direnç hala hafızalarda yer ediyor.

O gün ara sokaklarda yaşanan çatışmalarda halk gençlere sahip çıktı. Kimi evlerine aldı gençleri kimi bilmediğimiz labirent gibi sokaklardan çıkış yollarını tarif etti.

Ortalık korkusuz kitlelerin sloganlarıyla, marşlarıyla sarsılıyordu. Yılların verdiği korku silinip atılmış adeta püskürtme harekâtı başlamıştı.

Sanırım sokakta psikolojik üstünlüğü ele geçirme 80 sonrası bir ilkti. Kitle üzerindeki ölü toprağını atmış barikatlarda kaybettiği ruhunu yeniden kazanmıştı.

Eylemlerin sonunda gözaltına alınıp tutuklanan beş kişi içindeydim. Mahkemeye o gün yaralanan polisler de müşteki olarak getirilmişti. Kararı beklerken koridorda onlarla sohbet imkânımız oldu. Savaştan çıkmış gibiydiler kiminin kolu kiminin bacağı alçılıydı. Bol bol serzenişte bulunup sigara ikram ettiler, sıcak bir diyalog gelişti aramızda.

Yoksul Anadolu çocuklarıydı hepsi. Hiçbiri mahkeme heyetinin teşhis zorlamasına olumlu yanıt vermedi. Kendilerini yaralayanların bizlerden biri olup olmadığı konusunda düşmanca bir tutum sergilemediler.

Gece yarısı Zeytinburnu Adliyesinden, beş kişi, polis minibüsüyle Sağmalcılar Cezaevine doğru yola çıktık. (Orada tüneller yüzünden başka cezaevlerine sevk başladığı için Bayrampaşa’ya götürülecektik.)

Sevdiklerimiz, arkadaşlarımız şehrin öte kıyısında çok uzaklarda kalmış, şehir küçüldükçe küçülmüştü. Geçtiğimiz yollarda açık camlardan içeri dolan bahar kokularının baygınlığında insanlar derin uykularında mayısı selamlıyordu.

Gece yarısı geldiğimiz cezaevi kapısında bizi getirenlerle o saatte içeri almak istemeyen idare arasında kısa bir tartışma yaşandı. Gayrettepe’ye tekrar götürülme olasılığı hepimizi hafızalarımızda bıraktığı iz yüzünden tedirgin etti.

Nihayetinde karantina bölümünde soluğu aldık. Grupla ayaküstü (ilk gördüklerimle) tanıştım. Grubun içinde önceden uzaktan tanıdığım, 2015 yılında Kadıköy’de kalleşçe öldürülen Nuh Köklü ile de gözaltı ve cezaevi süreçlerinde çok iyi bir dost olmuştuk.

Unutmamak, unutturmamak için:

Yaşasın 1 Mayıs!

Yaşasın Zafer!

Rodos’un Büyülü Tarihi ve Savaşın Çocukları

Marmaris’ten kalkan feribotla yaklaşık bir saatte ulaştığımız Rodos, tarihi ve doğasıyla önemli bir kültür merkezi olarak yüzyılların izlerini taşıyor. Prehistorik çağlardan beri yerleşim merkezi olarak kullanılan ada, antik çağda jeopolitik konumu nedeniyle barışçıl bir politikanın ekseninde gelişen ticaretle şekillendirmiş yaşam biçimini.

Günümüzdeyse her şey turizm üzerine kurgulanmış, bütün şehir sanki turizmin cazibesi etrafında ruhunu, sesini bulmuş, dağıtmış, taş yollarına, surlarına, kentin her zerresine serpivermiş. Türkiye’nin boğucu iklimin tam ortasında olması ve son patlamalar yabancıların, özellikle Rusların ilgisini buraya çekmiş olmalı. Kentin sokakları cıvıl cıvıl ve bizim yaşadığımız kasvetli coğrafyanın izleri sanki buralara hiç uğramamış. Her gün ölüm haberleriyle uyanılmıyor adanın iyot kokulu sabahlarına. Kumrular maviye muştuluyor “gül parmaklı şafağın” türküsünü.

Basında, ”Marmaris’ten tekne satın alan 135 umut yolcusu Rodos’a çıktı” ya da “Rodos’ta mülteci teknesi karaya oturdu: 3 ölü” vb. haberleri geçmiş yıllarda okumuş olsak da bizdeki gibi mülteciler pek görünür değil. Sanki adanın mitolojik tarihinin büyüsünde taşlara, kolonlara, kubbelere ve gökyüzüne sızıp görünürlüklerini yitirmişler. Adanın taş sokaklarında hayalet birer gölge olmuşlar derken eski yerleşim yeri olan “Old Town’nun” kalın demirlerle sürgülü “Eski Çarşı” kapısında karşılaşıveriyoruz akordeon çalan Suriyeli çocukla. Çocuk mahzun ve tüm dünyanın bütün kötülüklerini yaşamış olmanın hüznü ve derinliği ile bakıyor fotoğraf makinasının objektifinden acı bir tebessümle gözlerime ve Dünya’ya. Sonra bütün Dünya’ya meydan okurcasına hepimizle dalga geçercesine çıkarıyor kırmızıya kesmiş dilini bütün ayıplarımızı ayıplamak adına. Deklanşör donuyor, gözlerim doluyor, o an boğazımda düğümlenen acının katran karası bir ağırlıkla yürüyorum yeniden ayaklarıma inen karalıkla.

Biraz ilerde bir kadın, belki de Akordeon çalan çocuğun annesi. Yine aynı hüzünle uzatıyor elini, gelip geçen boşluğun büyük uğultusundaki gölgelere. Düşünmeksizin boşluğa uzatılan ele gayri ihtiyari koyduğum parayı (TL olduğu için) beğenmemiş olacak ki aynı kadın, yüzündeki mahzunluğu sıyırıp, kentin bütün kuyularının karanlığını, izbelerinin yalnızlığını yüzüne taşıyarak bir hışımla parayı geri iade ediyor.

Tarihi taş yollarda ruhumuzu adanın masmavi rüzgârıyla doldururken Osmanlının adadaki en önemli eserlerden biri sayılan ”Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesi” kapısında kefen gibi beyazlara sarınmış bir mülteci kızın yüzünü beyaza boyama çabaları gözümüze çarpıyor. O da dilsiz bir hüzünle uzatıyor göğün masmavi boşluğunu toplayacakmış gibi duran avucunu. Camilerin kuytularında soluklanan kül boyunlu kumruların narlara dağılan genişliğini tutmak ister de tutamamış gibi gamzelerine çöreklenen acıyla büyüyordu kendini kefenleyen kız çocuğu.

Savaşın çocukları, doğdukları coğrafyadan yüzlerce kilometre uzakta bir öteki olarak fazla görünür olmadan, yaşamın keskin kenarına tutunma çabasındaki birer kelebek gibi kırık kanatları, yanmış gövdeleri, suskun dilleriyle dolanıyorlar insanlığımızın boka batmış kıyılarını.

Kentin büyülü atmosferini tekrar yaşamak için birkaç gün önce gezdiğimiz tarihi yolları, dönüş günü tekrar teneffüs etmek amacıyla tekrar dolandık. Her an bir şövalyenin karşımıza çıkıvereceği hissine kapılıp yeniden dağıldık kente, yönsüz ışık dalgaları gibi. Taş yollar, çınarların ve sakız ağaçlarının gölgesinde uyuyan kuşlar duydu adımlarımızı, akmayan şadırvanlarda unutulmuş ayaklar duydu sesimizi. Sonra Rodos sokaklarının göğe yükselen her dilden seslerine karıştık. Uzayan gölgelerimizi toplayıp oturduk iki tarafı çınarlarla çevrili yoldaki tarihin gölgesindeki banka. Gözlerimiz devrilirken gün ışığının parçaladığı yaprakların altında akıp giden ırmağa dönüp sustuk, gün boyu konuştuklarımızı.

Kalabalıkların içinde kabaran suskunluğun saçak uçlarına tutunan on bir – on iki yaşlarında bir kız çocuğu belirdi o an.

Onun tutunduğu noktayı tutup eteklerine lehimlenen kara gözlü daha küçük bir erkek çocuğuyla. Açısı daralan sokakta gözlerimde ikili bir bulut gibi seyrederken kızın elindeki akordeonu ara ara soluklandırdığını fark ettim. Kız caddenin kenarında portre çizen ressamlardan saçını arkaya topuz etmiş erkeğin davetine uydu. Akordeonun tuşlarına dokunmaya başlayınca dağlar, denizler, su yılanları kertenkeleler geri çekilip bir avuç ay ışığı doldu caddeye, dizili çakıl taşlarının dalgalı girintilerine genişleyerek yayılıp dağıldı bir notanın tanıdık tınısında.

Ressamla, küçük kızın düetindeki ezgi tanıdık geldi; fakat çıkaramadım. Yunanca halini yaşlı ressamla turistlerin gelip geçtiği o sokakta çınarların derin yeşilliğinde dinledim onun ağzından. Ressamla küçük mülteci kız şakalaşıp ayrıldılar, vedalaştılar. Sonra eşim şarkının “Aşkını dağlara yazdım yârim” şarkısı olduğu hatırlamış olmalı ki aklında kalan sözlerini mırıldandı. Arabesk tınılar taşıyan bu şarkıyı biz büyülü bir resital dinlermiş gibi dinledik şövalyeler sokağının büyülü ikliminde.

Kızın peşi sıra bizde toparlanarak tarihin yaşayan sayfalarından ayrılıp mülteci yalnızlığımıza doğru koşar adım ilerledik.

Ayrılık zamanıydı artık…

Savaşın çocukları her yerde karşımızdaydı. Ülkemizin vatandaşlık verilsin verilmesin tartışmalarının çok ötesinde kalbimiz Rodos’ta elleri göğe açık o çocuklarda kaldı.

Cezaevlerinde Geçen Bir Ömür: Altındiş Sabri

Akdeniz’in ağustos sıcağında dutların serin dallarına iltica eden cırcır böceklerinin ateşli korusunu dinlerken buldum onu. Dört bir yanında yükselen modern yapıların ortasında küçücük, mütevazı köy evi gibi kalan evinin avlusunda gözlerini öylesine boşluğa dikmişti.

Evinin önünden geçen kasabanın en işlek kestirme yoluna hiçbir şeyi görmeden duymadan bakar gibiydi. Uzun bir uykunun salıncağında uğuldarken göğe sokulan dutlar,  onu önce rahatsız etmek istemedim. Başında köşeli kasketi elinde iri taşlı tespihiyle dalgaya tutulmuş yelkenli gibi açılırken uzak denizlerine, bahçe kapısını tıklattım. Oturduğu eski divanın üzerinde önce başını kaldırdı, şapkasını düzeltti, sonra kendine çeki düzen verdi. Buyur etti.

Kim olduğumu kimlerden olduğumu öğrenince yüzünden sımsıcak bir kuş havalandı yanı başındaki sığla ağaçlarına. Üzerinden biraz önceki uyuşukluğu attı, gözleri parladı. Sanki yıllardır beni aynı bahçede aynı divanın üzerinde bekler gibiydi. “Ben üstümü başımı bir değiştirip geleyim böyle ayıp olur” dedi. Bir koşu içeri geçip pantolon gömlek ve şapkasını değiştirdi. Elinde biraz öncekinden daha güzel bir kehribar tespihle geri döndü. Heybetli görüntüsüyle sanki bahçede bağlı atına hemencecik binip mor dağlara, çamların uğultusuna, keklik takımına karışacak gibi duruyordu. Yeşillenen gözleri dağlarında yıkanmış çamların renginde ışıl ışıl sohbete başladık.

Altındiş Sabri, bölgenin hayatta kalan en eski kabadayılarından sayılırdı. Babası Sarı Musa, ağabeyi Küçük Hüseyin’le uzun süre dağlarda eşkıyalık yaptıktan sonra Sabri Bey’in yanında iş tutmuşlar. Sabri Bey’in yardımıyla nüfusa başka isimlerle kayıt ettirildikleri için geçmişleriyle ilgili haklarında açılan birçok kovuşturma da düşmüş.

Sonra babası kendisine yardımlarını esirgemeyen çok sevdiği ağasının adını ona vermiş, bir süre sonra Sabri Ağa pusuya düşürülerek Enver Ağa’nın adamları tarafından öldürülmüş. Ağasını kaybeden babası başka bir köyden toprak alarak yeni bir hayata başlamış eski günlerin dağ rüzgârlarını göğsünde saklayarak. Hep mor dağların serin özlemiyle gözleri çakır yıldızlarla dolu akşamların birinde terk etmiş Sarı Musa  sevenlerini.

Çocukluğumuzun düğünlerinde Altındiş Sabri zeybek döner, içki içer, kabadayılığıyla nam salardı. Aradan geçen yıllar heybetli görüntüsünden hiçbir şey kaybettirmemişti. Şimdi karşımda sessiz, derinden akan sesiyle yaşanmışlıkları dillendiriyordu usul usul… Kendini anlatmaya başladı:

”Cezaevlerinden gelmedim ben be çocuğum. Hiç haksızlığı sevmem. Ömrüm cezaevinde geçti benim.”

Karşımda ömrünün doksan dört yılının önemli bir kısmını cezaevlerinde geçiren biri duruyordu. Yılların ardından pişmanlıklar, keşkeler toplamını çatallaşan sesinden hemen fark edebiliyorduk. Hüzünlüydü, belli ki vurduğu insanlar geliyordu aklına, bugün yaşar gibiydi ömrüne bedel olan o istenmeyen sahneleri. Üzerine fazla gitmek istemedim. Salına salına soluklandı yıllardır içinde uçurumlaşan duyguları, anlatırsa karabasanlardan kurtulacak gibiydi. Yeniden başladı anlatmaya:

“Üç tane ölüm var, vurduklarımdan ölmeyenler de çoktur” dedi.

Bu olayların hepsi Köyceğiz’de gerçekleşmiş. İlk olayı aslında herkesin bildiği ormancı türküsünde yaşananların tam tersi olmuş. Bir yaz gecesi davul zurna çalınıp, göğe zeybek naraları yükselirken, rakılar kadehte uç uca ekleniyormuş. Köy muhtarının masasında oturan ormancı Mehmed Ali mavzerini düğün evinde dikilen bayrağa doğrultmuş. Gülerek:

”Ben keskin nişancıyım, yıldızından bakın nasıl vuruyorum, görün” demiş.

Bayrak gecenin karanlığında salınırken ormancı mavzerini ateşlemiş. Bayrağı tam ay yıldızından vurmuş ilk atışta. Üç mermi yakmış, üç tane daha mermi yerleştirme çalışırken hazneye Altındiş Sabri ortaya çıkıp davul zurnayı kestirmiş.

“Mehmed Ali, dedim. Döndü baktı.”

“O bizin Türkiye’mizi temsil ediyor, biz onun gölgesinde yaşayan bir millet devletiz. Hiç mi hedef bulamadın atacak başka? Yakamı açtım, sarhoşum tabii, çürük mürük demezsen buraya at”

Bunu üzerine sinirlenen Ormancı aynı hedefe tekrar sıkınca:

”Kama var, tabancada var ama tabancayı çekmedim.” diyor titreyen karıncalı sesiyle.

Mehmed Ali’yi o gece davul zurnanın sustuğu Buynuzbükü köyünde, kamanın ucunda bekleyen ölüm Altindiş Sabri’nin de sonu olmuş aslında. Öldürmenin kendini öldürme anlamına geldiğini görmemek elde değil. Köylülerin şaşkınlığı arasında birisinin motosikletiyle evine ulaşmış o gece. Yarım saat sonra kapısı jandarmalar tarafından çalınmış, elinde kelepçe sığla ağaçlarının rayihasını ciğerlerine çeke çeke yürümüş o en uzun bahçe yolunu.

Pişmanlıklar, arkasından cezaevi, yine adam vurma ve hep tekrarlanan hapislikler.

Dağlara söylenen bir türkü onun yaşamı. Kader deyip kendini hala avutamadığı deli fişek bir yaşam yalnızlığın kıyısında. Doksan dört yaşına rağmen dinmeyen ruh ağrısıyla dolanıyor anılarını her daim.

Sanki beni yıllardır gecikmişim de bekler gibiydi. İçini döktükçe rahatladı, hafife kaçtı ağırlığından azaldı.

“Pişman mısın?” dedim.

“Pişmanlık ne fayda, içimin uğultusu, dinmiyor, kesilen kemiğin çıtırtısı kulaklarımdan gitmiyor. Yaşadıklarım yeter, Allah canımı alsın” dedi.

Adım gibi biliyordum ki Altındiş Sabri eğer mümkün olsa yeniden dönse başladığı yere, yine geçerdi aynı yollardan.

Arap atının rüzgârıyla eşkıya gecelerden Akdağ’ın doruklarına doğru baş döndüren yıldızlara.

Göğü Taşıyan Bir Çift Göz: Adı Yılmaz

Yeni taşındığımız, pamuk tarlasının ortasına dikilen sitede, okul dönüşleri üstü başı dağınık hep gülen yüzüyle bir çocuk karşılıyordu beni. Sarışın, göğü taşıyan bir çift gözle dikiliyordu karşıma vakitli vakitsiz. Bir çağlayanın dingin derinliğini taşıyordu sanki çöllerden duyarsız yaşanmışlıklarımıza, insanlığımıza.

Bazen arabayı park edince hemen yanı başımda bitiveriyor bazen de koşarak evin merdivenlerinde yetişiyordu peşim sıra. Yüzündeki sıcak tebessüm uçurumun kenarında açan bir yoksulluğun kayıtlarını siler gibi dağılıyordu hayatı pembe çizgilerle boyayan fırçalardan.

Babası işte, annesi gezmedeyken kendi başının çaresine bakabilen, zamanını apartmanın kuytularında geçiren üç dört yaşlarında bir çocuktu Yılmaz.

Sitedeki çocukların kaba saba şakalarına, bin bir türlü aşağılamalarına karşın gülen yüzüyle dimdik ayaktaydı. Gerçekten de henüz hayatının ilk adımındayken adı gibi yıkılmaz bir karaktere sahipti Yılmaz. Zorbaların dünyasında el yordamıyla yön bulmaya çalışan kırlangıç gibi dolanıyordu bütün boşluklarını kentin, sokak aralarını, saçak altlarını. Soluklanmak istercesine dallarımızda çırpınan yeni tüylenmiş bir serçeyi andırıyordu her hali.

Sonraki günlerde aramızda garip bir dostluk gelişti onunla kelimelere dökülemeyen. Ben elimden geldiğince ona çikolata gibi sevebileceği şeyler getirdim. O mavi gözlerini suskunluğa çevirerek her geliş gidişimde bir ritüele, dostluğa dönüştürdü bu anlamlı bakışlarını.

Yılmaz’ın babası turşu fabrikasında işçiydi, sabahın ilk ışıklarında eski bir minibüs alır götürürdü onu. Bir gün, fazla mesaide turşu kazanlarından düşüp yaralandığını duyduk. Elde avuçta hiçbir şey olmayınca uzun süren sakatlık döneminde eve bakmak annesine düştü elbette. Kadına eş dost aracılıyla bir fabrikada iş ayarlandı. Ufak tefek bir kadın olan Fatma, fabrika ortamındaki çalışma koşullarına alışamadı. Uzun süre sık sık iş değiştirdi durdu. Onun çok ilginç olan lakabını da o günlerde öğrendim. Komşulara: ”Yılmaz’ın annesi nerelerde görünmüyor hiç“ dedim.

Komşulardan biri omuz silkti umursamaz bir şekilde: ”Tık Tık Fatma mı” dedi. İnatla ve şaşkınlıkla ”Fatma“ dedim.

Aynı adam yine aynı umursamazlıkla: ”Eve pek gelip gitmiyor artık“ dedi.

Sonraları kendine bir dost tuttuğunu, evden ayrıldığını duyduk.

Torbalı’nın pazarında saçını başını açmış, güzel giyitler içinde onu gördüğünü söyleyen komşular vardı. Hayal dünyasının sınırlarını zorlayarak bire bin katıp anlatıyordu kurgusal gerçekliği, tanıdık komşular. Anlatıcıların arasında Fatma’nın ev sahibi Şeref de vardı.

Şeref: ”Hoca“ dedi, “Yılmaz’ın annesi birahanelerde çalışmaya başlamış. Kocasını da terk etmiş. Yılmaz’a dedesi bakacak” dedi.

Sonradan öğrendim sakat babasıyla Yılmaz Torbalı’nın yakın köylerinden birinde yaşamaya başlamış.

Sonraki günlerde gözlerim hep Yılmaz’ı aradı durdu. Apartmanların arasında hep çıkıverecekmiş hissine kapıldım olur olmaz. Onun koşup geldiği yer, uzayan bir boşluk olarak kaldı ömrümün karmaşasında. Yoksulluğun yenemediği Yılmaz’ın annesi babası, kısa sürede hızla kaybolan yıldızlar gibi kayıp gitmişlerdi. Kentin dışında başlayan bir ömür denemesi, daha ilk başta; fabrikaların insansız koşullarında dağılmıştı.

Birkaç yıl sonra aynı siteye bu sefer misafir olarak geldiğimde ilk işim Yılmaz’ı sormak olmuştu. Yılmaz’dan herhangi bir haber yoktu. Belki de yine dedesinin yanındaydı, belki de bir yetiştirme yurdunda. Her nerede olursa olsun Yılmaz için içim cız etti. Hayata inatla gülümseyerek bakan sarışın çocuk kim bilir şimdi nerelerde, yaşamın kötü sürprizlerine inatla karşı koymaya çalıyordu.

Şeref “Ha hocam Tık Tık Fatma’nın sonunu okumuşsundur herhalde. Gazeteler çarşaf çarşaf yazdı”dedi.

Ne sonu” dedim, dudaklarımı büküp belli belirsiz bir şaşkınlıkla baktım Şeref’e. Birkaç anlatıcının ağzından dinledim o bildik tanıdık sonu. Hepsi aynı kapıya çıkıyordu, nihayetinde Yılmaz’ın çaresizliğine, yoksulluğuna.

Tık Tık Fatma’yı, dostu önce birahanelerde, pavyonlarda çalıştırmış. Sonra da erkeklere satmaya başlamış kentin uykusuz dipsizliğinde. Alkol kokan birahane masalarında hasadı kaldırıp eğlenme derdindeki hoyrat köylülerin prensesi olmuş, uzun süre bir prenses olduğunu bilmese de.

İçine düştüğü berbat durumdan, yaşanmışlıklardan kaçıp kurtulmak istemiş hep ısrarla. Her seferinde dostu tarafından ağır işkenceler yapılmış kendisine, göğüs uçlarında sigara söndürülmüş. Kaçmak istediği korku filmine döndürülmüş tekme tokat.

Yine böyle kaçmalardan birinde dostu tarafından hunharca öldürülmüş. Ölüsüne günler sonra ulaşılmış, üzerinde ne bir kimlik ne bir adres. Ölümün mor izinden başka bir iz yokmuş açık gözlerinde. Dudaklarında bir oğula hasret kelimelerin ağırlığından başka bir iz bulamamış otopsi yapan doktorlar.

Gözümüzün önünde  yitip giden ömür parçaları gibi binlerce hikâye.

Unuttuğumuz yerde hayat kim bilir kime vuruyor kırbacını.

Sustuğumuz çığlıkta kayboluyor Yılmaz…

İnadına Yaşamak

Daracık, tarihi Birgi sokaklarında gezerken rastladım Nazire neneye.

Önündeki çalı çırpı yığınından aldığı incecik dalları büyük bir gayretle kesmeye çalışıyordu.

Kestiği dallardan oluşan yığından anlaşılacağı üzere sabahtan beri aynı işle meşgul olduğu ortadaydı.

Yaşından umulmayacak canlılıkla indiriyordu elindeki tarhayı dallı budaklı dut dallarına.

Belki bir kuşun ayak izine belki bir yağmur damlasının parıltısına dokunuyordu keskin çeliğin ışıltısı.

Bir süre karşısında durup öylece baktım, bir anıt gibi duran karşımdaki canlı tarihe.

Sonra yanına yaklaştım,kolay gelsin nene, dedim.

Işıltılı yüzünü kaldırdı. Sohbeti ilerletmek için, kaç yaşındasın, diye sorunca 93 yaşında olduğunu söyledi.

Bozdağ’ın köylerindenmiş, kar içindeymiş köyü. O yüzden torunları zorla indirmiş düze, Birgi’ye.

Başını kaldırıp özlemle işaret etti köyün olduğu zirveleri.

Odunları da eğer yaşarsa gelecek kış yakacakmış. Yaş geçti belki gelecek kışı göremem, der gibi ikircikli baktı gözlerime.

Elimi, Nazire nenenin omuzuna usulca koydum. Ondaki yaşama sevincine ve inadına hayran kalmıştım.

Daha nice kışlar, baharlar geçireceksin, dedim.

Ağzımdan çıkan sözcükler hem kendime hem de ona moral olmuştu.

Yolu yürüyüp ana caddeye çıktığımda karlı başıyla Bozdağ karşımdaydı.

Yüksek Kayalarda Bir Şahan: İspiro

Çocukluk insan beyninin kuytusunda sakladığı en parlak vahasıdır. Herkesin geçmiş dediği, arkamızı dönüp baktığımızda hiç geçmediğini kanayarak bildiğimiz, iyisiyle kötüsüyle hep peşimizde olan, sadece bir uzaklığa dönüşen yerdir orası.

Orası duygu dünyamızın serpilip geliştiği yıldızlarca uzaklıkta, her an göz kırpan bir yalnızlığın çan çiçeğidir. O çan çiçeği ki dibine düştükçe hüzünlenir, dellenir yeniden koşmak isteriz o yabanıl ülkeye. Anıların iç çekimiyle yaralandığımız düşürüldüğümüz siperlerden kalkar anımsamanın iyileştirici şifalı ormanına sokuluruz.

İşte İspiro böyle günlerden bir düş ülkesinin izleği olarak kalmıştı aklımda. Pek çok kez dinlemiştim onun hikâyesini. Dağlarda çam ağaçlarının akma kokusunda keklik sesinde bir halk kahramanına dönüşmüş, gâvurluğu bile unutulup gitmişti. Bazen köylüler kızdıklarına, onun gavurluğuna vurgu yapmak için “İspiro tohumu” dedikleri de olurdu. Bütün bu söylemlerin çok uzağında, halkın belleğinde bütün eşkıyalar gibi kendi hikâyesini kendi olumlayan ve çoğaltan bir çekimi vardı onun da.

İspiro’ya ilişkin çocukluğumda birbirini dışlamayan pek çok öykü parçası dinledim anlatıcılardan. Yıllar sonra ona ilişkin bir çalışma isteği ile yola çıktığımda aynı zamanda çocukluğuma da giden bir yola girdiğimi fark ettim. Yörenin en yaşlılarından bir liste oluşturmak için Yangı köyündeki Turgut Yılmaz  ile buluştuk. İspiro’ya ilişkin ilk görüntülü kaydı yaparak onun da yardımıyla gidilecek kişilerin listesini oluşturdum.

İspiro anlatıcıların söylediklerine göre Cumhuriyetin ilk yıllarında, Toroslarda kerestecilik işiyle uğraşan bir Rum’du (Bulgar diyen de var). Ne olduysa olmuş, bir cinnet anında kendi anne babasını öldürerek Sandıras dağına çıkmıştı. Ünü, Torosların civarlarındaki bütün köylerde yayılmış, düzgün fiziği ve mavi gözleriyle güzellerin sevdalısı olmuştu aynı zamanda. Çok canlar yakmış, aşklar yaşamış. Bu ilişkilerden doğma, şimdi hayatta olmayan bir oğlunun çocuklarının Yuvarlak çayın kenarına kurulu bir restoranı hala işlettiklerini söylediler.

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki boşluktan yararlanarak dağda kendi ekibini oluşturmuş klasik halk içinde, halka yardım eden, onların hamisi rolüyle uzun zaman güvenlik güçlerini uğraştırmış; peşinde dolaştırmış. Daha sonra Jandarma komutanı Kara Binbaşı, dağlardaki diğer eşkıyalara haber salarak İspiro’yu ölü ya da diri getirene af çıkarılacağını müjdelemiş. Bu haber varması gereken yerlere tez elden kanatlanmış, ulaşmış. İspiro’yu yakalamak isteyen karanlık gölgeler Sandıras dağının kuytularında, mağaralarında onu aramaya başlamışlar bile.

Günler sonra İspiro’nun yanına sığınan iki çingene bir punduna getirip eyleme geçmek için fırsat kollamaya başlamış. Gece vakti yıldızlı bir vadide çamların sesine kulaklarını dayayıp göğü kucaklarken gece kuşları harekete geçmişler. İspiro’nun iyice uyuduğuna emin olunca biri kayaya yaslı silahı alıp tetik düşürmüş, fakat mavzer ateş almamış ilk çakışta. Tetik sesinin vızıltısı karanlığa yayılan sessizliğe dönüşüvermiş o an. Şaşkınlıkla onun uyanmasından korkan iki gölgeden biri bir kaya parçasını alarak kafasına defalarca vurmuş.

Sabahla birlikte İspiro’nun önce başını sonra diğer uzuvlarını keserek Beyobası’na getirmişler.

Anlatıcılardan biri, annesinin yedi sekiz yaşındayken sırığın ucuna takılı başını davul zurna eşliğinde şehirde dolaştırdıklarına şahit olduğunu söylemişti. İspiro, diğer anlatıcılardan dinlediğime göre aynı gerçekliğin bazen kesişen, bazen uzaklaşan bir efsanenin acı sonla biten yaşanmışlıklarının baş aktörüydü.

Halkın hafızasına yerleşerek onun hayal dünyasının bir imgesine dönüşen nice kahramanlar gibi İspiro, sözel tarihin bir parçası olarak kalmıştı yıllardır. Onu sözlü tarihinden koparıp ete kemiğe büründürmek artık zorunluluk haline gelmişti benim için.

Çevrede araştırmalara devam ederken ilçede lastik tamirciliği yapan tanıdık biriyle ayaküstü bir sohbetimizde İspiro yurdunun(ev) kendi evinin yanında olduğunu söylemesiyle şaşırdım. Gerçekten onun evinin yanında yıllar önce Rumlardan kaldığı söylenen çok güzel bir ev vardı. Daha sonra bu binanın yıkılıp yerine villa yapıldığını anımsayınca bilginin doğru olabileceğini düşünerek söylencenin ete kemiğe bürünen bir belgeye dönüşeceği sevinciyle irkildim. Hemen sözleştik öbür gün sohbet etmek için.

Lastikçi dükkânında buluştuğumuzda evine bir koşuda gidip eski bir tapuyla çıkageldi. Tapuda “İspiro” adının geçtiğini görünce hayatımın en büyük ödülünü almışçasına sevindim. Artık halkın dilinde bir efsaneye dönüşen İspiro’nun izine rastlamıştım.

Yıllar önce kaybetmiş olduğum bir dostu bulmuş gibi heyecanlıydım. Sanki tapu elimden alı verilecekmiş gibi tapuda İspiro’nun adının geçtiği bölümü deklanşöre art arda basarak kayıt altına aldım.

Eve dönerken çiçekli yollardan onunla laflayarak geçtim. Yanı başımda gülümseyen bir çift mavi gözle yürüdüm, daracık sokaklardan açılan yıldızlığı göğün tarhına.

İspiro bu dağlardan bir yel gibi düş gibi aktı geçti.

Halkların derin ormanın uç denizlerinden sonsuzluğa.

İnce Memed Ak Göbekten Ünledi

Abidin Dino

Beş yıl önce yeni çıkan şiir kitabımla ilgili Özgür Gündem gazetesinde yayımlanan “Şiir verili olana karşı bir duruştur” başlıklı bir röportajda “Şiirle ne zaman ilişki kurdunuz? Ve neden şiir?” sorusu yöneltilmişti Faysal Ceylan tarafından.

Ben de şöyle yanıtlamıştım bu en zor soruyu:

“Şiirle ilk ilişkim gaz lambasının ışığında aydınlanan bir Yörük çadırında oldu. Kara çadırın içine girmemizle birlikte, şiirler, maniler ve destanların sonsuz dünyasına balıklama dalmış oldum. O gece çadırdan çıkarken aynen Kocabıçak’ın yaptığı gibi Dadaloğlu şiirini sessizce mırıldandığımı anımsıyorum. Dağların, suyun, pamuk çapalayanların sessizliğini isyana dönüştürmek için şiiri bir yaşam biçimi olarak seçtim. Şiir acılarımı hafifletirken, paylaştıkça bende çoğalma ve direnme hırsı yaratan bir etkinlik haline geldi.”

Evet, benim şairliğim Kocabıçak’ın o büyülü kıl çadırında başlamıştır diyebilirim soranlara en kısa yanıt olarak. Aslında pek hoşlanmasam da böyle kesin sınırlar çizen sorulardan, buna benzer cevaplarla sıyrılıveririm sorgulayanın sıkıntılı atmosferinden hemencecik.

Binlerce yıllık destanları, masalları yarına iş güç olmasa bir çırpıda anlatıverecek gibi duran Kocabıçak, tarih öncesi çağlardan kopup gelen bir sesin tınısıyla gaz lambasının titrek alevinde döküyordu içinde biriktirdiklerini, atalar sözünü.

Biz konuya kendimizi kaptırmış zamanı unutmuşken bir dağın kenarındaki düzlükte, birdenbire büyü bozuluyor en ilginç yerinde anlatım sonlandırılıyordu. Masallar, hikâyeler susunca kıl çadır uğultulu bir zindana dönüşüyor, kuşlar havalanıyordu fırtınaların tüneğinden maviye.

Tabi ev sahibi anlatıyı en meraklı yerinde keserek hem konuya ilgiyi en üst seviyeye çıkarıyor hem de öbür akşamı da sağlama alarak misafirlerini destansı yalnızlığına yeniden davet ediyordu.

Çok şey öğrendim Kocabıçak’tan. Dağların dilini, koyakların sesini. Yıldızsız gecelerde dağlarında yanan çoban ateşlerinin efsanevi hikâyesini. Dağlara âşık birinin düze inince içinde yanan beklentinin küllenmemiş halini. Hep onda gördüm yıllar geçse de mor dağlara çıkma hayalinin depreşerek yangına dönüştüğünü.

Yıllar sonra İnce Memed’i severek okumuş, ona anlatmak için sabırsızlanmıştım. Yaz tatilinde İstanbul dönüşü onu tek odalı evinde sırtını yanmayan ocaklığa vermiş düşünürken buldum.

İnce Memed’in hikâyesini ona heyecanla bir çırpıda anlatıverdim. Sözcükler ağzımdan, arıların vızıltısı, kelebeklerin kanat vuruşuyla savruldu gitti ovanın düzüne, pamuk çiçeklerine.

Tabakasını çıkarıp yaktığı sigarasından derin bir nefes aldıktan sonra başladı anlatmaya:

Bir kere sana kim anlattıysa bunu yanlış anlatmış, dedi.

Asıl İnce Memed Afyon, Dinar Göce mahallesindendir. Bir hayvan otlatma meselesi yüzünden birisini öldürmüş, sonra dağa çıkmıştır.

Adana’ya sonradan gitmiştir. Yazan yanlış yazmış, dedi.

Yaşar Kemal’in yaşanmış olayları derleyerek romanını yazdığı konusunda ısrarcı olsam da görüşlerini değiştirmedi.

“Benim bildiğim İnce Memed anlattığın gibi olamaz.”

Asıl İnce Memed’in hikayesi konusunda ısrarcı tutumunu değiştirmedi.

Selam söyle o kitabı yazan adama, doğru şeyler yazsın, dedi.

Kendisi de biliyordu oysa bir destanın ya da hikâyenin farklı anlatımlarının olabileceğini.

“Ben Kemal falan bilmem. Duyduğumu işittiğimi anlatırım” diyerek sözü kestirip anlattı.

Bu meseleyi sonra Sosyal yayınlarının kokteylinde karşılaştığım Yaşar Kemal’e söylemek istedim. Etrafı kalabalık olduğu için açıkçası cesaret de edemedim. Birkaç denemem olmasına rağmen sesim o kadar cılız çıkmıştı ki, kendim bile durmamıştım kalbimin çarpıntısından ağzımdan çıkanları. Sadece Yaşar Kemal’in yüzündeki tebessümü hatırlayabiliyorum şimdi geçmişin aynasında.

Aslında Kocabıçak’la Yaşar Kemal’i karşılaştırabilmeyi çok isterdim.

Kim bilir neler çıkacaktı böyle bir sohbetten. Dağların, koyakların diliyle konuşmaya başlayınca destancılar. Dünya kırlangıç kanatlarıyla dolacak Torosların başında bir top yıldız olacaktı umut, gelecekten bugüne ve yarına söylenen.

Kocabıçak’ın selamını söyleyemedim Yaşar Kemal’e.

Yıldızlı bir Akdeniz gecesinde ünledim gecikmiş selamını Toroslara.

Belki almıştır yıldızların ateşinden gülümseyen merhabasını.

İnce Memed’in, Çakırcalı’nın yürüdüğü dağlardan akıp geleceğe…

Geceye Düşen Çığlık

İnsan, yaşamın ırmağına bir cemre gibi düştüğünde sınırsızlık ve sonsuzluk konçertosunun ezgisiyle mırıldanır ilk yeryüzü sözcüklerini. Anne sütünün beyazı kadar aydınlık ve geniştir baktığı ufkun geri dönülmezliği. Bu derinliğin içinde ilk kez yaşamın muştuladığı rengârenk gökkuşağının altında öğrenir dirimin tadını. Elleri börtü böcek, üstü başı reyhanların buğusu, sonsuz sanır yaşamın kısacık yeryüzü konukluğunu.

Aşık Veysel’in söylediği gibi iki kapılı hanın girişinden başlayan yolculuk bu hanın labirentlerinde nice kaygıların tutsağı olarak sürdürür çıkış kapısına doğru bilinmez yolculuğunu. Güney’in küçük bir köyünde, zeytin, incir ve portakal ağaçlarının kucakladığı bir kerpiç evde, anamın dediğine göre pamuklar kalktığında yağan ilk yağmurlarla, dünyaya merhaba demişim. İyi ki de gözlerim görmüş o büyük ormanların uğultusundaki günlerce süren yağmurların o gözlerdeki yeşil buğusunu. İyi ki de nenelerimden dinlemişim karlı dağların Torosların dirimi muştulayan türküsünü.

Yaşamı kucaklayan dirimin karşıtı ölümle ne zaman tanışmıştım? Bilinçaltımda hiç unutamadığım bir volkanın gürlemesi gibi duran o izlenimler sanırım beş yaşıma ait. Güney’de dut ağacının dallarında ağustos böceklerinin yana yana tükendiği uzak bir zamandı. Akşamın koyuluğu çökerken evlerin yoksul sofralarına bahçemizdeki köpeğin havlamalarıyla irkildik, telaşlandık. Bahçeden hızlı adımlarla gelen akşamın karanlığından daha kara bir haber taşıyan gölge, kapıya eliyle vurarak uzun uzun seslenmişti. Anam kapıya çıkmış, kendi köylüsü olan İsmail, ona ayaküstü bir şeyler mırıldanmıştı. Konuşmalar bize duyurulmak istenmese de telaşından kötü bir haber getirdiğini anlamıştık. Sofrayı öylece bırakıp yalın ayak yola çıkmış, dedemin köyüne doğru ay ışığı altında yola koyulmuştuk.

Gecenin karanlığını aydınlatan ayın şavkında anamla İsmail dayının konuşmalarına kulak kabartıyor, olağanüstü durumun nedenini kız kardeşimle anlamaya çalışıyorduk. Pamuk tarlalarının kenarından ayaklarımıza çakırdikeni bata bata, hiç acı hissetmeden su arklarının bazen içinden bazen kenarından yol alıyorduk. Dedemin köyüne varmak için yolun en sonunda büyük bir ormandan geçmemiz gerekiyordu. Sığla ağaçlarının olduğu boşluğa yönelince ansızın ortaya çıkan serinlik ürpertmişti bizi. Yaz sıcağının kavurduğu ovada gecenin içinden sığla ağaçlarının reçine kokularıyla adeta serinlettiği dipsiz bir yol açılmıştı önümüzde. İsmail dayının elindeki gemici fenerini ormanın içine girerken yaktığını gördüm. Ay ışığının uzağına düşen boşluğu gemici feneri aydınlatmaya başlamış, fener elde sallandıkça sızan gaz yağının kokusu genzimizi yakmıştı.

Karanlığın içinden gelen gece kuşlarının çeşitli makamlardaki seslerine aynı ritimle çakallar yanıt veriyor, kalbimizin tıpırtısı pınarlardan çıkan suların sessizliğine dökülüyordu. Nihayetinde dedemin evine ulaştığımızda durumu fark eden anam bağırmaya üstünü başını yırtmaya başlamıştı bile. Bir yandan da, İsmail Efe hani babam hastaydı, diye saflığına isyan ediyordu. Hemen önümüzde çizgi haline gelen uzun bir koridordan apar topar kalabalığın içinden geçerek ağıtların yakıldığı eve girdik. Dedemi büyük bir döşeğin üzerine yatırmışlardı, anam odaya girer girmez feryat figan sanki bize ait olmayan başka bir ölüye sarılmış, etrafındakiler tarafından zar zor ayrılmıştı babasından.

Bir gün sonra ölüyü yattığı yatakla birlikte çıkarıp dışarıdaki ahırın önündeki masada, yuğdular çığlıklar arasında. Anamın içinde hep ağır bir acı olarak kaldı babasının kalp kriziyle ölümü. Bizim de ölümle tanıştığımız, yokluğu ilk sorguladığımız bir yaşam dersiydi mutlaka alınması gereken.

Dedem, Sabri Kahvesi’nden atıyla dönerken kendi tarlasının kenarına atından zor bela inebilmiş oracıkta kalp krizi geçirmişti. Atı ölünün başında uzun süre beklemiş sonra boş bir eyerle eve dönünce köydekiler onun geçebileceği bütün yol güzergâhlarını aramıştı. Onlarca köylünün katıldığı aramaların sonunda düştüğü yerde eli sol göğsünün üstünde kaskatı bulunmuştu. Eve gelip haber veren Arap atından daha sonra hiçbir iz emare yoktu ortalıkta. Sanki at, yer yarılmış içine girmiş, kuş olup uçup gitmişti bilinmeze. Cenaze işlerinden sonra günlerce at aranmasına rağmen bulunamamış. Köylülerin dediğine göre sahibini çok sevdiği için kırklara karışmıştı, aramak boşunaydı. Sonraki yıllarda Çolaklar ormanında, Aktaş’ta muhtelif yerlerde görüldüğünün haberi gelmesine rağmen atı yakalayıp getirmek mümkün olmadı. At dedemin ruhuyla kanatlanıp sanki dağlara doğru eşkıyaların diyarına, ölümsüzlüğe yol almıştı.

Bal Memed’in çok sevdiği atı, hep düşsel bir kahraman olarak kaldı o günlerden bu güne. Çocukluğumdan gelen bir inançla hala bakıyorum çıkar gelir diye sokak lambasının aydınlattığı insansız ve anlamsız sokaklara.

Bir gün, neden olmasın? Ölüm varsa dirimin karşısında sonsuz düşlerimiz var sınırları zorlayan ve gerçekliği yıkacak olan.

Baharı Satmaya Yeltenen Miskçi

Kasabanın pazarında fötr şapkalı bir amca dolanırdı, elinde camdan bir kafeste tuttuğu kokularla. Elindeki cam sandıktan Torosların yeşil ışkılarından, keskin uçurumlarından taşıyıp getirdiği envai çeşit rayihalarla seslenirdi sesinden önce kokusuyla sarmaladığı kalabalığa:

Elma yağları kekik yağları

Geldi gidiyoru! (gidiyor)

Eski zaman fotoğrafhanesinden fırlamış haliyle sarı sıcağın kıpkızıl ettiği yüzünden akan terleri boynuna astığı mendille silerdi. Döktüğü tüm terler, elindeki cam şişelerden uçmuş miski amberdi sanki. Her zerresi evrenin ruhundan dökülüp doldurmuştu küçük şişecikleri, altın tanecikleri kadar değerli parıltılarla.

Sanki kasabanın boğulduğu kuyulardaki ipin ucunda serinlediği zamanlardı ve adamın çemberinde bir ağaç gölgesi gibi dağılıyordu ağzındaki boğuk harfler. Harfler dizi dizi asılıyordu ipekten askılara giysilerin yanı başına bir kırlangıç misali tedirgin ve uzak. Aniden yoksul bir ağıda dönüşüyordu bütün sözcüklerin döküldüğü, değdiği her yer.

Sesinin koyu yeşil tınısında kar dondurmasıyla ferahlayan sözcüklerle çıkıyordu her köşe başından karşımıza. Her köşe başında aynı gülümsemeyle karşılık veriyorduk baharın geçmişte kalan çağrısına. Kaçıncı kez geçtiğini anımsayamadığı aynı tezgâhların önünden kaçıncı kez selamlaştığını unuttuğu yüzleri yapıştırıp yüzüne yürüyordu.

Pazar yerinde takılmalar atışmalarla başlayan sohbetlerle şırıngadan püskürtülen bahar yeli Karacaoğlan’ın gülüşüne yansıyan umutla alışverişe dönüşürdü hemencecik. Sanki bütün kalabalıklar mırıldanırdı Karacaoğlan’ının avazından kam alıp bahar yelinin sımsıcak ezgisini:

“Yağmur yağar yeşil otlar bitirir / Yel estikçe rayihasın getirir“

Böyle anımsadığım bir zamandan 16 Nisan gecesine geçmek isterken nefesler tutuluyor. Televizyon kanalları Anadolu Ajansı’nın servis ettiği yüksek orandaki evet oylarıyla yorumculara pas atıyor. Her türlü imkânsızlığın ve teslim alma ritüellerinin içinde eşitsiz koşullarda gerçekleştirilen referandum ”Ali Cengiz” oyunlarıyla varılmak istenen istikamete doğru yol alıyor.

Aristo’nun Büyük İskender’e söylediği rivayet edilen, “Galip sayılır bu yolda mağlup” sözünün tarihsel derinliğinde yüreğimizi soğutmaya çalışsak da içimizdeki yangının ateşli mayıs çiçeklerine evrilen rotası rahat bırakmıyor bizi.

Dadaloğlu gibi çağıldayıp ferman sahiplerine ıssız dorukları imliyoruz, belki içimizdeki boşluğu çamların uğultusu dağların gümbürtüsü doldurur diye. Börklüce Mustafa edasıyla yetiş diyoruz, Pir Sultan’ı Hızır Paşa derdest etmeden yetiş ve çek al bizi korkuların burgacından. Ey yalnızlığı demleyen ve demlenen dervişler.

Tarih, yenilgiler sayfasında kanımızla yazıyor dağların şerhini. Bahar dallarından koparılmış çığlıkları yan yana düşürüp yanılgılarımızı üflüyor camdan bedenlere su.

Sokak boşalıyor yağmur kuşları firari, kumrular sesleniyor yabanıl yalnızlığımıza, çağ değişiyor. Bir bulut çöküyor üstümüze top top uzak yaylalardan gölün üstüne doğru kavisler çizerek.

Aydınlanıyor hava, mahşer bir kalabalığa sesleniyor yeniden ihtiyar Miskçi. Soluğunda lavantaların, güllerin terinden işlenmiş hayatla kucaklaşıyoruz yeniden. Yüreğimizde pır ediyor ay aydınlık çocuk sesleri. Bir çulluk havalanıyor karşıki yamaçlardan Akdeniz’e, ağırlığından sıyrılmış.

Yeniden, yenilmeden başlıyoruz kuşlara aşkı anlatmaya.

Hayatın Kıvrak Yalnızlığında: Dansöz Bilal

Bilal, kasabanın kısıtlayıcı ahlaksal ortamında nasıl birden “Dansöz” lakabıyla anılır oldu? Ne zaman giydi ilk kez o dansöz kıyafetini? Arap müziğinin ritmik salınımlarını zil sesine uydurarak kıvrak kalça hareketiyle turist kahkahaları arasında yüzündeki peçeyi çıkarmasa kimse anlayamazdı onun kadın mı erkek mi olduğunu.

Alkışlar, ıslıklar arasında dansını tamamlar sonra seyircilerden para toplamak için dolaşırdı teknede. Kimi hatıra fotoğrafı çektirir, kimi içtiği içkiden bir kadeh doldurup verirdi Bilal’e ödül niyetine.

Bu sahneler, tekne Dalyan’a doğru yol alırken ve dönüşte iki kez tekrarlanır, Bilal yevmiyeyi doğrultmanın sevinciyle kıyafet değiştirip evinin yolunu tutardı. Güneş düşerken, okaliptüslerin saçlarından gölün karartısına inen karabatakların uzun sesiyle çocuklarına kavuşurdu.

Bilal’le rastlaştığım her yerde hep konuşup sohbet etmişimdir ayaküstü de olsa. Bir gün sohbetlerde anlatıverdi dansözlüğe uzanan macerasını. Yıllar önce çocukluğunda ninesi meşhur delbekçilerdenmiş. Yörede düğünlere çağrılır, ritimli müziğin eşliğinde oynatırmış cümle alemi.

Meşhur Tefçi Fesleğen; zaman zaman evinde de eğlenceler düzenler, kadınları coştururmuş özel günlerinde. Bu eğlencelerde küçük bir çocuk olmasına rağmen Bilal, odaya alınmadığından gizlice anahtar deliğinden odadaki cümbüşü seyreder, kendi kendine kalçalarını sallamaya başlarmış müziğin ritmiyle. Yani yılların birikimi tecrübesi varmış çocukluğundan getirdiği yaşanmışlıklarında. Müziğe ve dansa da ayrıca yatkınlığının olması bedensel gelişimini olumlu yönde etkilemiş. Yaşıtları sokaklarda çelik çomak, saklambaç oynarken o hep aynanın karşısında kalça talimiyle geçirmiş çocukluğunun en güzel günlerini. Kalçasına bağladığı ninesinin kırmızı yeşilli yemenisiyle dönmüş durmuş kendi çemberinde kırlangıçlar gibi.

Bilal’le aynı mahalledeyiz evlenip kaynanasının yanına taşınalı beri. O, çoluk çocuğa karışınca geçim derdi daha da artmış, gündelik işler de karnını doyurmaz olunca çarşı pazarda börek satmaya başlamıştı. Her gün elindeki tepsiyi tepeleme börekle doldurur; kahve, otobüs terminali, hastane gibi umuna açık yerlerde, tepsidekileri bitirinceye kadar dolaşır dururdu. Mevsimin rengi, sıcak soğuk fark etmezdi onun için.

Bir gün Dalyan’a günübirlik gezi düzenleyen teknelere binerek İztuzu plajında börek satmayı aklına düşürmüş. Birkaç gün düşündükten sonra daha iyi satış yapabileceği inancıyla, atlamış tanıdık bir tekneye. Tekne sahibiyle de anlaşmış, kendisi yolculuk sırasında börek satacak, bunun karşılığında yolculara yapılan serviste yardımcı olacakmış kaptana. Tekne demir alıp sabahın ilk ışıklarıyla gölün üzerinde martılarla yol alınca elinde tepsisiyle çıkmış ortaya. O sırada ritimli müziğin etkisiyle hem “böreek” diye bağırmış, hem de yavaş yavaş dans etmeye başlamış güvertede martıların şahitliğinde.

Dönüş yolunda böreklerini satmış olmanın sevinciyle olsa gerek, hoparlörden yükselen Mezdeke’ye kendini kaptırıp gölün kararmaya başlayan dalgalarında kalçasının devinimiyle teknedekilerin başını döndürmüş adeta.

Sonraki günlerde bakmış görmüş seferlerde yaptığı dans beğeniliyor, börek tepsisini atıp üstüne bir dansöz kıyafeti uydurmuş. Güvertede göbek dansı çalmaya başlayınca değme dansözlere taş çıkartırcasına kırıtarak ortaya çıkmış. Yüzünü kapattığı için de yolcular dans eden bu gizemli yolcuyu dans bitiminde alkışlarla karşılamış. Çapkın erkekler, Bilal’in sutyenin içine sakladığı turunçlarla dikleştirdiği göğsüne para koymayı, alnına para yapıştırmayı bile ihmal etmemiş.

Yaz aylarının tekne seferleri kesilince Bilal kasabanın gerçekliğine yeniden dönmek zorunda kalmış. Bu arada Bilal’in duvar ustası olan babasının kulağına bu olaylar gitmiş. Babasından okkalı bir şamarı da ilk kez o konuşmada yemiş. Babası Bilal’in aklını yitirdiğine o kadar inanmış ki: ”Oğlum kardeşlerin seni doktora götürsün” diye ısrar etmiş. Babasını ekmek parasının peşinde olduğuna, yaptığı işin sapkınlık olmadığına ikna etmek için ne kadar dil dökse de nafile, başarılı olamamış.

Bakmış kasabada bu işi sıkıntı yaratacak Akyaka’daki teknelerde şansını denemeye karar vermiş yeni sezonda. Adalara tekne turu yapan biriyle gösteri yapmak için anlaşarak işe başlamış. Gökova, o yıllarda sadece bilenlerin gittiği küçük bir köy. Müşterinin az olması yüzünden tekneciler arasında başlayan rekabetin kurbanı oluvermiş birkaç gün sonra.

Bir şikâyet üzerine jandarma karakoluna çekilmiş, sorgulanmış. Karakol komutanı bir erkeğin bu denli kıvrak dans edebileceğine inanmamış ki: ”Bakın şuna” deyip zorla askerlere fiziki kontrol yaptırmayı da ihmal etmemiş. Bilal, ekmeğinin peşinde olduğunu söyleyerek “o biçim erkek” değilim komutanım diye yalvar yakar olmuş. Evli ve iki çocuğu olduğu öğrenilince komutan imana gelmiş bırakmış karakoldan onu. Gece yarısı Marmaris yol ayrımına jandarma nezaretinde çıkarılıp gönderilmiş kasabaya.

Zamanla yörede ünü artmış, asker uğurlamalarına, düğünlere çağrılır olmuş. Kafasında hep televizyonun, beyaz perdenin renkli ışıltıları ve kurgularıyla dolaşmış durmuş Akdeniz’in kıyısında büyüttüğü yalnızlığıyla. Bütün kasaba gençleri gibi o da kendisini kuşatılmış hissettiği bunaltılı iklimden kurtarmak istemesine rağmen beklediği sıçramayı gerçekleştirememiş hayat denilen tımarhanede.

Bu yaz mahallede onu gördüğümde oldukça yaşlandığını fark ettim. Yaşamın ağır şartlarına, o kıvrak kalça darbeleriyle karşı koyamamıştı anlaşılan. Yine göldeki teknelerde karın tokluğuna dans ettiğini, bazen parasını bile alamadığını söyledi. Kasabada çekilen dizilerde de denemiş şansını figüran olarak. Aracılık yapan ajanslara gitmiş yevmiyenin yarısı. O yarı parayı almak için de adamların peşinden koşmak zoruna gitmiş.

Sonra serzenişle ”Hoca hani benim filmimi çekecektin?” dedi.

Yıllar önce onunla konuşmamızda hayatını senaryo haline getirmek istediğimi unutmamıştı. Sözü hatırlamasına hatırladım da araya yıllar girmiş bir türlü gerçekleştirememiştik düşümüzü. Bizim önümüzdeki, yaşayan kanlı canlı birinden yola çıkarak çekmek istediğimiz filmin benzerleri beyaz perde de boy göstermişti bile.

Onun umutlarını kırmak istemedim. ”Bakarız Bilal”, dedim. ”Koşullar olgunlaştığında niye olmasın?”

Bunca yıla rağmen benim onun filmini çekeceğime o kadar inanmış ki: “Filmde başrol oyuncusu benim ha!” dedi.

Evet, Bilal inanmış bir kere yaşanmışlıklarının film olacağına.

“Bir gün” dedim, “bir gün neden olmasın ki…”