Simavna Kadısı Şeyh Bedreddin ve “Hakikat”

“Hakikat” filmini, Şeyh Bedrettin öğretisinin yansımalarını tarihsel süreçteki aktörleriyle birlikte kurgusal gerçeklik içerisinde bulma hevesiyle seyrettim.

Ali Şahin ve Hakan Alak’ın senaryosunu birlikte yazdığı çalışmada, Şeyh Bedreddin’i müzisyen Suavi, Börklüce Mustafa’yı dizi ve sinema filmleriyle tanıdığımız Bülent Emrah Parlak, Torlak Kemal karakterini de Saygın Soysal canlandırmış. 2020 Eylül’ünde başlayan filmin çekimleri Edirne, İzmir Karaburun, İzmit ve İstanbul’da yapılmış.

Nazım Hikmet’in cezaevinde 1936 yılında bitirdiği Şeyh Bedreddin Destanı’nın “Ahmet’in Hikayesi” bölümünden esinlenildiği filmin hareket noktası olarak sonunda özellikle belirtilmiş. 1900’lü yıllarda yaşayan Ahmet de bu isyan hikayesini bir Alevi topluluğunun içinde geçirdiği zorunlu konuklukta öğreniyor. Yaşadığı görsellik ve mistik havadan etkilenen Hasan ”hakikat” öğretisinin peşinde bir çocuk olarak veriliyor.

Nazım Hikmet’in Şeyh Bedrettin Destanı’ndan esinlenerek senaryonun oluşturulduğuna dair filmin sonuna bir bilgi notunun iliştirilmiş olması esinlenmenin yaratıcılık ve dramatik gerilimi tarihsel süreçte ortaya koyması açısından asıl metnin (destanın) gölgesinde kaldığını da bize düşündürdü.

Sinemanın görsel dilinin derinliğine olaya ve kurguya hükmetmesini beklerken hem kurgu hem de olayın tarihsel gerçekliği olduğu varsayılan karakterler üzerinden yüzeysel bir anlatıma dönüştüğünü filmin daha ilk enstantanelerinde fark etmeye başlıyoruz. Yalnız bu yüzeysellik ve aksaklıklar oyunculardan kaynaklı değil, onlar performanslarıyla zaten üzerlerine düşen görevi fazlasıyla yapıyor.

Çağına göre ilkel komünizm ya da ortaklaşmacı bir öğretinin savunucusu sayılan Şeyh Bedrettin’in Nazım Hikmet tarafından isyan motifi üzerinden devrimci bir retorikle işlenmesine karşı çıkanların olduğunu biliyoruz. Bu anlamda film, Nazım’ın Şeyh’e biçtiği devrimci retoriği bir isyan üzerinden sinemaya aktarma iddiası taşımakta. Bu iddia yüzündendir ki yönetmen aynı zamanda senaryo aşamasındaki katkılarıyla da isyanı bütün taraflarıyla birlikte kurgunun merkezine yerleştirmek için çaba sarf ediyor.

Tarihsel gerçekliğin gölgesinde bir kalkışmanın dramatik geriliminden kaynaklı yansımaları, filmin bütününe baktığımızda; görüntü ses, efekt, müzikle özgün bir şekilde yansıtılmaya çalışıldığını görüyoruz. Bu konuda özellikle filmin müziklerini yapan Levent Güneş’in başarılı bir çalışmaya imza attığını söyleyebiliriz.

Fakat aynı başarının senaryodaki kopukluklar, klişe yüzeysel diyaloglar ve anlatımlar yüzünden gösterilemediği ortada. Filmin içeriğiyle uyumlu dekorlar ve kostümler, olayın anlatıldığı zamana ilişkin mekânsal sınırlılıklar yüzünden başarılı bir çalışma olmasına rağmen izleyicide istenilen etkiyi yaratması zor görünüyor.

Biraz önce klişe göndermelerin isyanın maddi tarihsel koşullarının yani ayaklanmayı doğuran sosyo ekonomik, kültürel koşulların açıklanmasında yetersiz kaldığına dair yaptığımız saptamaya birkaç örnek vermek istiyorum. Bunlardan biri; gölden balık tutan yoksul birinin yakalanarak tutuklanması, diğeri de tahsildarların vergi almak için çocuklarıyla çalışan kadına saldırdıkları sahne. Osmanlının yoksul halka uyguladığı zulmü böyle klişeler üzerinden vermeye çalışmak isyanın ortaya çıkış sebeplerinin seyirciye tüm gerçekliğiyle aktarılmasının önüne geçiyor.

Filmin ön kabulünden başlayarak Şeyh Bedrettin’in öğretisinin toplumsal dayanaklarını ve müritlerin üzerine yürüyen Osmanlı güçlerine karşı hazırlıklarını, sürdüğü coğrafyanın kültürel alt yapısını bütün detaylarıyla izleyebileceği gibi bir düşünceye seyirciyi sevk ediyor. Ama ne yazık ki çatışmanın yaşandığı coğrafyaya ilişkin yansıtılanlar kısıtlı.

Kameranın boş topraklar üzerinde gezdirilmesiyle seyircinin olay mekân ilişkisi hakkında bir çıkarıma ulaşması oldukça zor. Filmin olayların geçtiği coğrafyaya ait boş alanlarda seyirciyi dolandırması görselliğin sağlayacağı katkıyı kısıtlamış gibi. Olay-mekân, mekân kahraman, kurgusal gerçeklik ilişkisi olay merkezli bir çalışmada bütün sınırlılıklara rağmen daha iyi olabilirdi.

Bu arada filmin bir sinema kooperatifi olan İMECE tarafından çekimleri yapıldı. Belirli bir sermaye grubuna yaslanmadan çekimleri yapılan bağımsız sinemacılığın ilk ürünü olmasının da önemini vurgulamak gerekir. Sinema sektöründeki maliyetlerin yüksekliği, kısıtlı bütçelerle yola çıkan yapımcıları oldukça zorlamakta. Bütçe kısıtlılıkları hem filmin kalitesine etki etmekte hem de sermaye gruplarına bağımlılığı arttırmakta. Bir çıkış yolunun aranması ve bu arayışın sonuçları aynı çizgiden gitmek isteyen sinemacılar için yol gösterici olacaktır.

Açıklandığı üzere filme 129 kurum destek vermiş. Popüler kültürün kuşatması altında piyasa koşullarına bağlı kalmadan eser üretme fikri gerçekten değerli bir çaba. Filmin yukarıda saydığımız eksikliklerine rağmen toplumcu bir anlayışla çekilmiş olması önemli. Bu anlayışın daha güçlü çıkışlara yol açabilmesi için kolektif sinemacılık girişimleri desteklenmeli. Aynı çabanın diğer sanat dallarında da gösterilmesinin kültür endüstrisinin yarattığı ikonlara karşı oluş halini örgütleyeceği aşikar.

Yazımızı sonlarken tekrar vurgulamak istersek film, senaryo ve kurgu olarak çeşitli sınırlılıklar taşımakta. Daha önce de belirttiğim gibi verilmek istenenlerin bir isyanın bütün bileşenleriyle vurucu bir şekilde kameraya yansıtılamadığını düşünüyorum. Bunda da en önemli etken kahramanların şematize edilmesi, klişe örneklemeler üzerinden hareket edilerek verilmek istenenlerin yüzeysel kalmasıdır.

Sonuç olarak bütün eksikliklere rağmen bu tür çalışmaların çoğaltılması gerekir. Devrimci sanatın kapitalizmin tahakkümüne karşı daha nitelikli çalışmaların ortaya çıkmasında itici güç olacağına inanarak filmde emeği geçenleri kutluyorum.

Aynı türden çalışmalarla bir devrim sinemasının oluşturularak toplumsal değişim ve dönüşümde etkileşimi arttıracak çalışmaların çoğalması ve Hakikat’ın herkese ulaşması dileğiyle…

“Şairler Kahvehanesi” Üzerine Bir Değerlendirme

Tahir Abacı’nın “Şairler Kahvehanesi” adlı kitabı 2000 yılından itibaren “Yasakmeyve” dergisinde 21 sayı yayımlanan ve sonraki süreçte diğer dergilerde devam eden benzer içerikli yazılarının bir araya getirilmesiyle oluşmuş. İlk baskısı 2018 yılında yayımlanan kitabın yeniden gözden geçirilmiş ikinci baskısı Nisan 2021’de raflarda yerini aldı.

“Şairler Kahvehanesi” edebiyatımızın tarihsel geçmişine ışık tutan bir arkeolog titizliğiyle kültür katmanları gözetilerek hazırlanmış bir kitap. Yazar edebiyatımıza ilişkin karanlıkta kalan, pek çoğumuzun bilmediği konuları tanıklıkların ışığında çeşitli kaynaklardan da karşılaştırmalı bir biçimde okuyucu ile buluşturuyor. Bunu yaparken de yazdıklarında akademik bir kuruluk, okuyucuya üstünlük taslamak yok. Canlı ve yalın anlatımıyla okuyucunun ilgisini daha ilk adımda çekmeyi başarıyor. Böylece şairlerin kişisel dünyasına adeta kara kutusuna doğru yavaş yavaş yolculuğunuz başlamış oluyoruz.

Geçmişten günümüze bir kahvehanenin bahçesindeki çınar ağacının altında oraya buraya dizilmiş şairlerle adeta sohbet havasında ilerliyor kitap. Tahir Abacı, geçmişi bir kahvehane sahnesi olarak düşündüğü kitabında şairleri yüzyıllara göre masalara oturtmuş. Onlar çağdaşlarıyla sohbet ederken rahatsızlık vermeden sessizce aralarında geziniyor. Arada bir soluklanan şairlerin boşalan çay bardaklarını dolduruyor, meraklısına has karışımlı şerbetler ikram ediyor. Okuyucu karşısındaki bu şiirsel, teatral sahneyi soluğunu tutarak izlerken yazarın kaleminden de şiir bilgisine giriş yapıyor. Özellikle şiirle uğraşanlara, ya da iyi bir okuyucu olmak isteyenlere “şiir ve gelenek” ilişkisi üzerinden ders kitaplarının dışında ilgi çekici bir yaklaşımla şiir tarihimizde uzun bir yolculuğa çıkarıyor. Günümüzde hep söylenegeldiği gibi şiir yazanın, şiir kitabı okuyandan oldukça fazla olduğu biliniyor. Şiir, en zor ve birikim gerektiren edebi türlerden biri olmasına rağmen sosyal medya kullanımının artmasıyla dolaşıma giren imgelerin ortak havuzdan beslenmeyi kolaylaştırması nedeniyle kolay zannediliyor. Gün geçtikçe yerleşen bu kolaycılık algısı şipşak şiirlerin ve tiktok şairlerin sayısını arttırıyor. Herhangi bir derinliği olmayan günlük hayatın dillere pelesenk etmiş aforizmalarından harmanlanan bu dizeler ne yazık ki kimilerince gerçek şiir sanılıyor.

Yayınevi piyasasının, herkesin dertlendiği gibi, zorunlu olarak üç beş sermaye sahibinin etkisi altında olduğu biliniyor Kitap sektöründen konuşulmaya başlayan “Sabit Fiyat Yasası’nın yakın zamanda meclis gündemine geleceğinin belirtildiği şu günlerde bir kitabın fiyatının her yerde aynı olması gibi ucube bir uygulamanın yasalaşacağı söylenmekte. Bu kitap piyasasında tekelleşmenin bir ürünü ve sorunları daha da derinleştirecek bir tasarı elbette. Ama bahsettiğimiz bu piyasa döngüsüne giremeyen şairlerin dosyaları, dijital baskı adında parayla ve az sayıda basılmakta. Bedelini ödeyerek kitap bastırmak-nitelikli şairleri bunun dışında tutuyorum- şipşak şiirlerin hiçbir editöryal incelemeye tabi tutulmadan kitaplaşması demek. Asıl bağlamımızdan konuyu koparmadan “Şairler Kahvehanesi” işte böyle bir piyasa gidişatında okura nitelikli kitaplar basmak üzere kurulmuş mütevazı bir yayınevi olan “İkaros” tarafından basılmış. Bu anlamda yayıncının hakkını bastığı diğer kitaplara baktığımızda teslim etmek gerekir.

Şiir bilgi ve birikim işidir, bir şair en yalın haliyle şiirini söyleyebildiği gibi imgesel ve çağrışıma dayalı olarak da ifade edebilir kendini. Nasıl ifade ederse etsin, dünya görgüsünü ve bilgisini arttırmak ve bunu eserlerine yansıtmak zorundadır. Şiir bilgisi olmayanın yazacağı şiirin derinliği ancak içine girince belli olur. Nitelikli bir okur birkaç şiiri okuduktan sonra içine düştüğü yüzeyselliği hemen anlar. Ne kadar piyasacı yaklaşımlarla öne çıkarma, ödül gibi zorlayıcı unsurları devreye sokma gibi hilelere başvursalar da bunların zamanın eleğinde eleneceği kalıcı olmayacağı ortadadır.

Şimdi kitabın içerisinde yer alan kahvehane konuklarından bazılarını sizlerle buluşturmak, konuşturmak istiyorum. Okuyacağınız metin kitap hakkında bir bilgi edinmeniz amacıyla benim öne çıkarmaya çalıştığım kısacık paragraflardan oluşacak. Kitabı merak edenleri Şairler Kahvehanesi’nin satırları arasında okumaktan büyük zevk alacakları şairler bütün yaşanmışlıklarıyla okurunu bekliyor. Bence onları fazla bekletmeyin, sizler de hiç vakit kaybetmeden Şairler Kahvehanesi’ndeki dost masasında yerlerinizi alın.

ŞAİRLER GEÇİTİNDEN ÖNE ÇIKAN İZLENİMLER

Kitaptan, henüz okumamış olanlar için biraz önce yukarıda bahsettiğim gibi bazı paragrafları buraya taşıyarak kısacık da olsa bir şairler geçidini oluşturmak istedim.

“…Deli Birader dilrubalarla sefa sürmek, velilik taslamak, delilik etmek arasında gidip gelen bir kişilik. Bu hiperaktivite Deli Birader’i oradan oraya sürükleyecektir.”(Syf:22)

Son günlerde bir mafya liderinin ağzından düşürmediği ,”biz bu ülkenin delileriyiz. “ sözü tehdit içerse de bizim Deli Birader gerek yaşamı gerekse yazdıklarıyla deli lakabına uygun geçek bir şair ruhunun gelgitlerini yansıtıyor.

Şairler arası bir çekişme sonucu ayak oyunlarıyla ipin ucuna gönderilen Pertev Paşa’nın kaderini de paylaşıyoruz. Rekabet halinde olduğu Akif Paşa’nın tuzağına düşmekle şairler arası rekabetin ne denli acımasız olduğuna şahit oluyoruz.

“Rivayet o ki; Pertev Paşa’nın idamının durdurulması için arkadan ikinci bir mübaşir gönderilir, gelgelelim vardığında idamın gerçekleşmiş olduğunu görür ve Vali Emin Paşa ona şöyle der: ”Allah senin de benim de belamızı versin ki, sen yirmi dört saat evvel gelmedin, ben de fermanın icrasını yirmi dört saat tehir edemedim.” (Syf:47)

Namık Kemal Tanzimat edebiyatının kurucu unsurlarından biri sayılır Şinasi ile birlikte. Onunla ilgili hep bir kafa karışıklığı vardır insanların aklında. Herkesin kendine göre ipuçlarını eserlerinden ve yaşamından bulup çıkarttığı bir Namık Kemal portresi vardır karşımızda. Böyle bir kozmopolit özellik dönemin eserlerine de yansır. Bunda belirleyici olan en büyük etken yeni tanışılan Batı düşüncesiyle yüzyıllardır ait oldukları Doğu düşüncesi arasında kalmalarıdır. Tanzimat döneminde bu düalist yapı Ziya Paşa’da daha görünür olmuştur. Ha, deyince yeni öyle kolay kurulmuyor yani. Aşağıdaki alıntıya bakarak Namık Kemal’i bir sosyalist sayabiliriz mesela kendimizce.

“Türkiye basınında Paris Komünü hakkında tek olumlu yorum neredeyse sadece Namık Kemal’den gelmişti. N.Kemal’in sosyalist düşüncelerle tanışması,1865’te yurt dışına gittiği dönemde oldu.”(Syf:59)

Kitaptan bahsetmeden geçemeyeceğim öne çıkan diğer bir örnek de devlet memuruyken bile hiciv huyundan vazgeçmeyen tıpkı Nefi gibi dili yüzünden başı beladan kurtulmayan bir şair olan Eşref’tir.

“Eşref sonunda anılan ilişkileri kullanılarak düzenlenen bir “kumpas” sonucu tutuklanır. Kumpas ilginçtir ve günümüzde de örnekleri görüldüğü üzere, başkasına suç yükleyerek suçtan kurtulmanın çirkin bir örneğidir.”(Syf:71)

İnsanlar yaşarken aralarında dünya görüşü bakımından farklılıklar olsa da sorun ya da kavga yaşamayabilirler. Tevfik Fikret ve Mehmet Akif “Öldükten Sonra Kavga Eden(Ettirilen)İki Şair” olarak alınmış kitaba. Ardılların kamplaşması bu iki şairin Asım’ın nesli/Haluk’un nesli gibi bir kavram üzerinden kolaylıkla yapılabilmiş.

“İki şairin ölümünden sonra birer temsile atanarak kavganın kutupları haline getirilmeleri de egemen ideolojinin her iki kanadının da yönetici elit ile ilişkili olduğunun bir başka göstergesi.”(Syf:89)

Edebiyatımızda saf(öz)şiir anlayışı içerisinde değerlendirilen ve benzerlikleri bununla da kalmayan iki şairi Yahya Kemal ile Ahmet Haşim’dir. İkisi arasında şiir anlayışlarında benzerlik olmasına rağmen tatlı bir rekabet de söz konusudur. Kitapta bu ikilinin arasındaki durum paralel hayatların ya da öksüzlerin bir kavgası olarak not edilmiş.

“Çatışmalara rağmen paralellik sürüyor. İkisi de yalnız yaşadılar. Yahya Kemal’in aşklarına süreklilik kazanamayan karşılıklar bulduğu oldu. Ahmet Haşim ise daha çok platonik takıldı, bir de nişanlanma girişimleri oldu. Nişanlı adayı kızlardan birinden meyve şeklinde broş taktığı için bir başkasından annesi cebine uskumru dolması koyduğu için caydı.”(Syf:137)

Toplumcu gerçekçi şiirin öncülerinden Nazım Hikmet TKP’deki örgütlü yaşantısı ve örgütçü yönüyle pek çok sosyalist şairden ayrılır. Pavli adasındaki Nazım Hikmet dışındaki 7 kişinin katılımıyla gerçekleşen parti kongresinden sonraki süreçlerde örgüt içinde bir takım sıkıntılar ortaya çıkmış. Doktor Hikmet Kıvılcımlı bu siyasi hesaplaşmanın sonunda işi Nazım’ın şiirini yerle bir etme çabasına vardırmış. ”Şair Nazım Hikmet’in şiirlerine vermek istediği sözde Marksist şekli, iğreti bir gömlek gibi soyup atın. Altından Babıali kaldırımlarında her dakika rastladığınız, bir küçük burjuva şairi fırlayıp çıkacaktır.(Syf:161)

Yine kitaptan öğrendiğimize göre bu ağır sözlerin gerçek hayatta pek karşılığı olmamıştır. Çünkü yaşanılan dönemde sistemin ağır baskılarından herkes nasibini fazlasıyla almaktadır.” Dahası tıklım tıklım dolu Sultanahmet Cezaevi’nde ranzalar arasında serilen yer yatağında birlikte uzanmak zorunda kalmışlar, geceyi sabaha kadar söyleşerek geçirmişlerdir.(Syf:161)

Acılı Kuşak şairlerinden Enver Gökçe, onurlu duruşun simgesi gerçek bir halk sanatçısıdır. Kimi zaman kentlerin, yoldaşlarının vefasızlığından doğup büyüdüğü köyüne sığınmak zorunda kalmıştır. Tahir Abacı onun yaşamını birinci elden aktarıyor. ”Köyü hem sevdiği ve onsuz edemediği, şiirlerini besleyen önemli bir kaynaktı, hem de zorunlu sığınağı. Konuşmalarımızda bunu sık sık vurguluyordu. Akşam köy kahvesine gittiğimizde de köy halkının ona olan sevgisini gözlemledim. Hem saygı gösteriyorlar hem arada bir takılıyorlardı. ”Çeçe” diyorlardı Enver Gökçe’ye, sanırım biraz soyadına gönderme yaparak, biraz sempati belirtisi olarak” (Syf:201/202)

Dayak yeme rekortmeni olarak İkinci Yeni şairlerinden ilhan Berk de kitapta yerini almış. Ucuz bir şarapçıda demlenen şairleri iyi bir yerde içki ısmarlama vaadiyle masadan kaldırırmış Berk. Olayın akışına bir de kitaptan bakalım: ”Gittikleri yer gerçekten sıra dışı bir yerdir. Yerler, içerler söyleşirler. Hesap gelir. O zamanın parası 38 TL. Aksoy hesabı Berk’in önüne koyar. İlhan Berk ellerini cebine koymuş ilgisizce ıslık çalmaktadır.”( Syf:241)Sonrası malum, Can Yücel tarafından bilindik yöntemlerle para tahsil edilir, hesap ödenir.

En son olarak kitaptan burada bahsini geçireceğim şair Arkadaş Z.Özger. Aynı zamanda Tahir Abacı’nın üniversite yıllarından yakın bir arkadaşı Z.Özger. Geçenlerde adına çekilen bir belgesel ve düzenlenen şiir yarışmasıyla sürekli gündeme geldi, tartışmalara konu oldu. Tahir Abacı yakın arkadaşının şiiri üzerine yıllar geçtikten sonra şöyle bir tespitte bulunmuş:

“Bugün şiirlerine tekrar baktığımda o günlerin genel havasını ve eğilimlerinin Arkadaş’taki etkilerini daha iyi görüyorum. Soluklu mimarisi sağlam özgünleşme yolunda ilerleyen ama tam kurulmamış bir şiiri söylüyor henüz.”(Syf:276)

Evet, şairler Kahvehanesi’nden gözüme takılanlardan kısacık bir örnekleme yapmaya çalıştım. Kitabın bütünselliği içinde benim yazdıklarımdan çok daha fazla şair bulunuyor elbette. Şairlerin insani yönü şiirleri, hayata bakış açıları insani ilişkileri detaylı bir şekilde yer alıyor. Kitaptaki yazarlar: ”Deli Birader, Zatî, Esrar Dede, Dertli, Akif ve Pertev Paşalar, Keçecizade İzzet Molla, Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Eşref, Leyla Saz, Adanalı Ziya, Tevfik Fikret, Mehmet Akif, Abdullah Cevdet, Rıza Tevfik, Andelib, Neyzen Tevfik, Filorinalı Nâzım, Fazıl Ahmet, Hamamîzâde İhsan, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Asaf Halet Çelebi, Nâzım Hikmet, Hasan İzzettin Dinamo, Necip Fazıl, Celal Sılay, Garipçiler, A.Kadir, Niyazi Akıncıoğlu, Enver Gökçe, Ahmed Arif, Mehmed Kemal, İlhan Berk, Can Yücel, Attila İlhan, Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Ece Ayhan, Arkadaş Z. Özger, Enver Ercan…” (Tanıtım Bülteninden)

Sonuç olarak; özellikle edebiyat öğretmenlerine, öğrencilerine ders konularını anlatırken kuru bir kitabi bilginin aktarımı dışındaki çağdaş yaklaşımlara açık olmalarını öneririm. Çünkü şairlerin yaşantılarındaki ilginç anekdotların öğrenme süreçlerine katkı sağlayacağı ezber bilgiden daha değerli olacağı ortadadır. Şiir severlere, şiir yazanlara da söyleyeceklerim var. Fuzuli’nin dediği gibi: “İlimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da değersizdir.”

Nice değerli çalışmalarda buluşmak dileğiyle…

Kitabın adı: Şairler Kahvehanesi

Kitabın yazarı: Tahir ABACI

Sayfa sayısı:336

Konu: İnceleme/Araştırma

Yayınevi adı: İkaros Yayınları

Yayın tarihi: 1. Basım/ Ekim 2018 –  2. basım / Nisan 2021

Bir Ege Kasabasından Esintiler : İftarlık Gazoz

Yüksel Aksu’nun son filmi “İftarlık Gazoz” 29 Ocak’ta gösterime girdi. Kişisel olarak gösterime giren filmleri hemen izlemeyi tercih etmem, çünkü iyi izleyicilerin ehli keyif davranıp daha ağır davrandığına inanırım hep.

Bu düşüncelerle filmi izlemeyi ağırdan alırken yakın zamanda filmin gösterimden kaldırılacağını duyunca alelacele gidip filmi izledim. Geç vakitteki bir gösterim olduğu için küçücük olan salon dolmamıştı.

Film için yaş sınırlaması 7’ye çekildiğinden çocukların patlamış mısır kokulu fısıltıları arasında koltuğuma yaslanıp filmi izlemeye koyuldum.

Filmin fragmanından yola çıkarak usta-çırak ilişkisini anlatacak bir film beklerken cezaevi görüntüleriyle ilk sahne başladı. Filme devrimcilerin ağır bedeller ödediği yaşanmışlıklarından biri olan ölüm oruçlarıyla başlanmış olması beni şaşırttı. Yönetmenin konuyu nasıl ele alacağı, beyaz perdeye nasıl yansıtacağı sorusu merakımı daha da arttırdı. Çünkü son yıllarda çekilen filmlerde toplumsal belleğimizde derin yaralar açan bu olay dekoratif bir öğe gibi ele alınıp sorunun gerçekliğine değinilmemişti.

Daha sonra kameranın cezaevinden sistemin başka bir cezaevi olarak tanımlayabileceğimiz tek tip siyah üniformalar içinde varlığını sürdüren okul görüntülerine kaymasıyla Adem’in asıl hikayesine geçilmiş oldu. Cezaevinden toplumsal hizaya getirmenin başka bir mekânı olan “açık cezaevine” yani mektebe geçiş Kemalist tekleştirmenin film içinde önemli göstergelerinden biri olmuş.

Film; yaz tatilinde Adem’in, gazozcu Cibar Usta’ın yanında çalışmasıyla başlayıp, usta-çırak ilişkisinin aile ilişkisine dönüştüğü, ustanın ”buba yarısı” sayıldığı günlere selam gönderiyor. Çocuksu aşk beklentisinin etrafında oruç tutma üzerinden gelişerek Hasan’nın tütün tarlasında vurulduğu sahneye kadar düşük ritimde ilerliyor akış.

Çocuk oyunculardan Adem, senaryoya uygun bir seçim olmuş bence. Ayrıca Cem Yılmaz, Cibar Usta rolünde bildik tiplemelerinden uzaklaşarak adeta kendini bu rol için yeniden formatlamış, bambaşka biri olarak çıkmış karşımıza. Çocuk oyuncu Berat Efe Parlar da (Adem) filmin olay örgüsündeki ağırlığına denk bir oyunculuk sergileyerek verilmek istenen mesajın izleyicide yarattığı derin patlamayı yoğunlaştırmış.

Macit Koper’in imam rolü konusunda farklı çevrelerden farklı eleştiriler gelebilir. Çünkü kimisine göre yerelde o yıllarda dinci gericiliğin bu kadar saf olmadığına kimisi de imamın tutum ve davranışlarına bakıp İslam’la alay edildiğini söyleyerek karşı tutum alabilir. Şu gerçek ki Macit Koper rolünün hakkını vererek farklı çevreler üzerinde yarattığı gerçeklik etkisiyle kurguda üstlendiği rolü yerine getirmiş.

Üzerinde asıl durulması gereken ODTÜ’lü Hasan karakterini canlandıran Yılmaz Bayraktar’ın vurulma anına kadar filmi sürükleyen toprak ağasının, işçi yanlısı Dev Genç’li oğludur. Adem’in kişiliğinin şekillenmesinde rol oynayacak olan vurulmasındaki üstlendiğini sandığı rolün etrafında filmin ritmi artarak devam etmiş. Sınıf bilinci oluşturmak için tütün tarlasında ırgatlarla girdiği diyaloglar sınıfın gerçekliğini traji komik bir şekilde perdeye yansıtmış.

Hasan’ı vurmak için Ankara’dan yola çıkarak yolda gazoz satan çocuğa rastlayan faşistlerin eylemi gerçekleştirme biçimi Tanzimat romancılarının tesadüflerine benzeyen bir kurguya benzese de filmin olay akışında önemli bir kırılma anını oluşturarak kahramanın sonraki davranışlarını belirleyen bir etken olmuş.

Ayrıca yine yerelde olayların geçtiği dönemde fraksiyon ayrılıklarının başladığını, gruplaşmaların Halkevi’ndeki Hasan’ın başını çektiği gruba indirgenemeyecek kadar geniş bir yelpazeye yayıldığını biliyoruz. Filmin olay akışında bu tekçi yaklaşım dönemi biraz karikatürize ederek ifade etme sonucunu doğurmuş. Dönem filmi olduğu için bu durum kurguda bir eksiklik duygusu olarak seyirciye yansımakta.

Sahnelerin kalabalık kadroyla çekilmesi, mekân olarak Muğla’nın doğal güzelliklerinin kullanılması adeta görsel bir şölen oluşturmuş izleyici için. Görüntülerin kalitesi izleyicilere sırf bunun için bile bu filme gidilir dedirtecek cinsten. Görüntü yönetmeni Mırsat HEROVIC’in başarısı filme zenginlik katmış. Bu zenginliğe, tütün tarlasında ırgatların ellerinde lambalarla müzik eşliğinde görsel bir şölene dönüştürdükleri çalışma sahnesini örnek gösterebiliriz. Sahnelerde görüntü ve müzik uyumuna değinmeden de geçemeyeceğim. Seçilen müzikler olay akışının ritmine uygun ve sürükleyici.

Burada görüntü konusunda eleştiri yöneltebileceğimiz tek şey, filmin dönem filmi olmasının getirdiği sıkıntılar yüzünden dışsal mekânın aynılaşması olmuş. Yani mekân olarak kullanılacak alanlar dar bir alana sıkıştığından filmde oyuncuların hareket alanı sınırlanmış gibi. Dar bir alanda kentsel mekân ve iç mekân kullanımı var. Kırsal alandaki çekimlerin dışındaki kentsel mekânlarda yönetmenin olanaklar yüzünden zorlandığı ortada.

Sonuç olarak Yüksel Aksu yerelden evrensele uzanan bir filmin nasıl yapılması gerektiğinin en güzel örneğini vermiş İftarlık Gazoz’da. Aynı coğrafyada pamuk tarlalarında sıcağın altında susuzluğu yaşamış biri olarak kendimi olay akışı içinde bulmam zor olmadı. Yanımdaki seyircilerden özellikle erkek olanın finalde hıçkırıklarını duyunca filmin evrensel düzlemde de vermek istediği mesajı alıcıya ilettiğine şahit oldum.

Yüksel Aksu, hem doğduğu kentin beşeri zenginliğini hem de doğal güzelliklerini görsel bir destana dönüştürerek enfes bir final görüntüsüyle filmini sonlandırmış.

Ahlat Ağacı’nın Anlattıkları: Bir Kasaba Yanılsaması

Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye aday gösterilen Nuri Bilge Ceylan’ın yeni filmi Ahlat Ağacı, 1 Haziran’da seyircisiyle buluştu.

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi “Ahlat Ağacı” Cannes’dan sonra kısıtlı sayıdaki sinemada gösterime girmiş olmasına rağmen bir haftada 86.631 kişi tarafından izlenmiş.

Ceylan’ın Ahlat Ağacı’ndan önceki filmlerini: “Koza (1995), Kasaba (1997), Mayıs Sıkıntısı (1999), Uzak (2002), İklimler (2006), Üç Maymun (2008), Bir Zamanlar Anadolu’da (2011) ve Kış Uykusu (2014)” olarak sıralayabiliriz.

NBC, genelde kasabanın sıkışmışlığını yani taşranın merkezindeki hikâyeyi olağanüstü görsellikle birleştirerek seyirciye sunmayı bir anlatım biçimi olarak tercih etmiş.

Sanatçı “Ahlat Ağacı” filminde Çanakkale’nin Çan ilçesinde yaşayan bir ailenin mekânsal darlığın yol açtığı kaçıp kurtulma macerasında yaşadıklarını bir kesit durum hikayesi kıvamında aktarmaya çalışmış.

Sinan (Doğu Demirkol) ve İdris’in (Murat Cemcir) başroldeki baba oğlu canlandırdığı filmde, Anne (Bennu Yıldırımlar) ve Hatice (Hazar Ergüçlü) de yan karakterleri temsil ediyor.

Filmin görüntü yönetmenliğini, Ceylan’ın pek çok filminde birlikte çalıştığı Gökhan Tiryaki üstlenmiş. Filmin başarısında sunulan görsel şölenin izleyicinin üzerinde yarattığı etkide katkısı göz ardı edilemez.

Yönetmen, kasabanın içindeki çok katmanlı, izole taşradan kaçıp kurtulma, bulunduğu dar mekândan uzaklaşma isteği ve hevesini yaşamın olağan akışı içinde yapaylığa kaçmadan gerçekçi bir bakış açısıyla anlatmış.

Filmde kullanılan bazı kavramlar üzerinden yola çıkarsak: ”kuyu, ağaç, kuran, ev, köpek, imam, karınca” gibi sembollerin kurgunun ana merkezinde içeriği, sinema diline aktarmada başarılı şekilde kullanıldığını söyleyebiliriz.

Sınıf öğretmeni İdris’in Anadolu’nun çeşitli yerlerinde görev yaptıktan sonra memleketi Çan’da ailesiyle beraber mekânsal olarak kasaba metaforu içinde dar bir evde sıkışan hayatlarının dramatik serüveni, Sinan’ın üniversiteyi bitirerek eve dönmesiyle yeni bir boyut kazanıyor.

Hayata karşı kayıtsızlığı bir savunma biçimi olarak algılayan İdris öğretmen “at yarışına” kendini iyice kaptırmasıyla ailesi ve çevresiyle de iletişimini kopma noktasına getiriyor. Ganyan bayilerinde beygir peşinde tüketilen umutların sonrasında kuyumcudan alınan borç altınların sıkıntısında ağır aksak ilerleyen bir kasaba dinamiği ile yüzleşiyoruz. Evin küçük bir bölümünde devam eden akışın varlığı izleyicide daralma duygusu uyandırmakta. Kutu gibi evin sadece üç odası üzerinden filmin kurgulanması yönetmenin tercih sebebidir elbette.

Kameranın eve ilişkin gösterdiği sadece sıkış tepiş olan ev, mutfak, Sinan’ın odası ve oturma odasından ibaret.

Üniversiteden yeni mezun olan Sinan’ın kasabaya dönüşü, gidişi gibi sıradan bir olay olarak düşünülmüş. Otobüsten iner inmez ilk adımda karşılaştığı kuyumcunun babasının borcunu harlatmasına kayıtsızca gülümserken kayıtsızlık hali şaşkınlık verici. Sinan eve geldiğinde de sessizce küçük odadaki çekyatın üzerinde baba evine dönüşünü ailesiyle kutluyor, aile tamamlanıyor.

Kitaplarını özenle kitaplığının raflarına yerleştirirken hayatın kendisine sunacağı seçeneksizliği bize hissettirmekte gecikmiyor. Sonraki süreçte atanamayan öğretmen sorunsalının bir parçası olarak girdiği sınavdan başarısızlıkla çıkınca pek çok arkadaşına sunulan polislik gibi bir durumu tercih eder mi etmez mi diye insan düşünmeden edemiyor.

Yoksul bir ailenin dağınıklığı içinde hiçbir kutsalın olmadığı vurgusu Sinan’ın babasıyla olan diyaloglarına da yansımış. Bu yansımada baba imgesinin katılığı yerine müşfikliği değerlere karşı kayıtsızlığı ile eşdeğer verilmek istenmiş. Babanın bu sevecen tutumumun annenin Sinan’a: ”Sizi hiç dövmedi” derken bilinçli bir yaklaşım olduğu ortaya konmuş.

Dikkat çeken bir başka konu filmde diyalogların uzunluğu. Seçilen sahnelerde daha çok şey anlatmak için kitabi ve uzun diyaloglar tercih edilmiş. Özellikle kitabevindeki yazar, Belediye başkanı, sonra imam, kum ocağı sahibi ile olan diyaloglar filmin doğallığı içinde eğreti duruyor.

Yönetmenin bazı sorgulamaları bu karşılıklı diyaloglar üzerinden filme yerleştirmesiyle ülke gündemindeki yakıcı sorunlara parmak basılmak istendiği görülmekte. Bu da filmin doğallığını bozacak mesajların uzun ve yapay bir şekilde izleyicinin gözüne sokulduğu hissi uyandırıyor, filmin durum-mekân- kahraman ve zaman denkleminde müziğe yaslanmadan yaratılmak istenen atmosferine denk düşmüyor.

TV’de Yılmaz Güney’in olduğu sahnede onun çağrıştırdığı düşüncelerin evin içindeki yoksullukla dramatik bir şekilde bütünleştirilmesi amaçlanmış. Güney’in Umutsuzlar filminden bir enstantane verilirken filmdeki baş karakter Fırat’ın ölüme giden umutsuz yolculuğu ailenin içindeki çıkmazla özdeşleştirilmiş.

Bu arada yönetmenin Emile Zola’nın natüralist yaklaşımına benzer determinizme yöneldiğini görüyoruz. Sinan’ın sonradan babasıyla özdeşleşme serüveni de yine aynı determinizmin bir sonucudur. Oğullar babalarını tekrarlar öngörüsü filmin sonundaki kuyu sahnesinde zaten kanıtlanmış oluyor.

Filmin en can alıcı sahnesi çınar ağaçlarının altında Sinan’la Hatice’nin rastlantısal karşılaşmasıydı. Sararmış kızıl çınar yapraklarının rüzgârın etkisiyle salındığı boşlukta aslında salınan, insanın kaderinin onu biçimlendirdiği yoksunluklarıydı. Hatice’nin başındaki örtüyü atmasıyla saçlarından rüzgâra uzanan kurtuluş hikâyesi aslında Sartre’ın bireyin seçimlerine ilişkin yaptığı saptamaya denk düşüyor.

Ülke gündemindeki pek çok sorun da uzun diyaloglarla filmin kurgusuna yerleştirilmiş. Birden bire kitap bastırmak için ortaya çıkan Sinan Belediye başkanıyla olan görüşmesinde kitabının içeriği hakkında başkanla biraz tartışır gibi olsa da zaten genelin sanata bakışı içerisinde bir amaca hizmet etmeyen dosyası kibarca hafriyatçıya yönlendiriliyor.

Bu arada Başkan kendi çalışanı bir çöpçünün yazdığı kitabı dolapta ararken âdeta şiirin kendisi ve toplum için herkesçe yazılıp basılan ve satılamayan bir çöp olduğuna vurgu yapıyor.

Hafriyatçı Çanakkale için “Şehitlik” kavramının önemle altını çiziyor. Üniversite okuyanların bir baltaya sap olamadığından, kendisinin zenginliğinden dem vururken şehitler yerine sokaktaki deli satıcıyı eserine konu edinmesini doğru bulmuyor.

Sinan’ın dedesinin bir kıyıda unuttuğu Kuran’ı sattıktan sonra tanıdığı yazarla konuşmaları yine kitabi ve uzun diyaloglarla felsefi boyuta taşınmış. Sinan piyasa edebiyatının bir temsilcisinin ağzından çıkan sözcüklerin ağırlığı ile sersemliyor. Yazarı kitabevi çıkışında izlerken durduk yerde köprüdeki heykelin kolunu suya fırlatması içinde ağrıyan bir habisin sökülüp atılması gibi bir şey. Sonrasında Truva Atı’nın içindeki rüya sahnesiyle içinden kopartıp attığı şeyin boşluğunu ihanet duygusuyla yeniden dolduruyor.

Sinan’ın babasının çok değer verdiği av köpeğini götürüp satması babayla hesaplaşmanın final öncesindeki son viraj oluyor. Bu hesaplaşma babayla düzey eşitleme aynı zamanda benzeşmenin doğal sonucu. Sinan eleştirdiği, adam yerine koymadığı babasının değer verdiği köpeğini satıyor. Onun masum bakışlarına aldırmadan babasına giden yolu yürümeye başlıyor.

Diğer ilginç sahnelerden biri imamların yasak elma metaforuyla ağacın başındaki konuşmalarıyla başlayan kıvrım kıvrım yollardan patikalardan geçerek köy kahvesinde son bulan bir yolculuğa dair. Ülkemizdeki dinsel gerçekliğinin bu uzun konuşmalarla verilmek istendiğini görüyoruz. Dinsel veriyi sorgulanmayacak bilgi olarak kabul eden imamlar kendi varoluşsal duruşlarının başlangıç noktasının Allah’a teslimiyet olduğunu anlatıyorlar. Sinan da onlar üzerinden kendi varoluşsal serüvenini gerçekleştirmeye devam ediyor.

Askerlik dönüşü Sinan’ın kuyuda ipin ucunda sallandığı sahne filmin acı bir olayla biteceği duygusuna zemin hazırlamışken seyircinin hiç de yadırgamayacağı bir finale dönüşüyor.

Ceylan, durum hikâyesi kıvamında seyreden akışın klasik bir olay hikâyesinin “çözüm” bölümü olabilecek sahneyi tersine çevirmekte. Böylece babasına benzeyen Sinan’ın kuyudaki kazmayla umuda yolculuğunu kasabanın kısırdöngüsündeki yaşama çeviriyor.

Kısaca filmin imgesel olarak oluşturduğu görüntüler evreni kameranın açısıyla seyirciye hissettiriliyor.

Ülkenin daralan yaşam alanlarından şekillenen yaşamları bireyin umuda olan gereksinimini Sinan üzerinden verilmesi filmin en büyük başarısıdır diyebiliriz.

Üç saat sekiz dakika süren filmi izledikten sonra çıkışta bir o kadar daha sürse izlerdim duygusuyla oradan ayrılmamak mümkün değil.

Modern Zamanlarda “Kutsal Geyiğin Ölümü”

Ülkemizde 17 Kasım tarihinde gösterime giren “Kutsal Geyiğin Ölümü” adlı filmde Colin Farrell, Nicole Kidman, Alicia Silverstone, Barry Keoghan, Raffey Cassidy, Sunny Suljic gibi oyuncular rol almış.Köpek Dişi ve The Lobster gibi filmleriyle tanınan Yorgos Lanthimos’un yönettiği Kutsal Geyiğin Ölümü, eşi Anna ve çocuklarıyla beraber mutlu bir hayatı olan orta sınıf Amerikan ailesini temsil eden cerrah Steven’ın, babasını kaybeden genç Martin’in hayatlarına dahil olmasıyla yaşanan olayları anlatıyor. Filmin ilk gösterimi, 22 Mayıs 2017’de 2017 Cannes Film Festivali’nde gerçekleştirilmiş. Burada En İyi Senaryo Ödülü’nü kazanarak izleyicinin beğenisine sunulmuş.

Pazar günü izlediğim bu filmi okuyucularımız için değerlendirmeye çalıştım.

Yönetmen, ”Kutsal Geyiğin Ölümü” adlı filminde, Yunan mitolojisindeki Tanrıça Artemis’in kutsal geyiklerinden birinin Agamemnon tarafından öldürülmesiyle başlayan felaketin izini sürer.

Agamemnon kızını kurban etmek üzereyken kızın yerine Tanrıça Artemis tarafından geyiğin konmasıyla sonlanan hikâyeye gönderme niteliğindeki senaryo ve kurgusuyla özgün bir atmosfer oluşturulmak istenmiş.

Adalet, zor durumdaki seçim, ölüm için seçilecek olanların bir sürüngene dönüşmesi hatta köpekleşmesi üzerine kurulu ironik bir dil evreninde kurgulanmış her şey. Çekirdek aile herhangi bir tehlikeyle karşı karşıya olmadığı zamanlarda koruyucu rolü üstlenen anne, kendisinin de kurbanlar arasında olabileceği bir ölüm oyununda, eşine çocuklarından birini feda etmeleri gerektiğini söyleyerek kutsal aile imgesine ilk balyozu vurmaktan çekinmiyor. Ölüm çemberine dahil olan çocuklar da anne ve babalarıyla diyaloglarında onları maniple etmeye çalışmaktan geri durmuyor. Bu da gösteriyor ki kutsallar dünyasında satış en yakınından başlar.

Filmdeki kurgunun vermek istediği mesajlardan biri modern çağda her şey kötüdür. Bu kötülük bulaşıcı olup intikam, adalet denkleminde sınanmaya kalkışılırsa modernizmin yüzünü örten kadife tül düşer ve insan hangi statüde olursa olsun içindeki safrayı kusar.

İnsanoğlunun seçimlerinin, yani yaşam tercihlerinin boş olduğu, yaratılan yapay ortamda oyuncuların durgun ve mekanik davranışlarıyla pekiştirilmek istenmiş. Özellikle intikam peşindeki çocuğun yüzündeki derin hissizlik ve hareketlerindeki yoğunlaşamama hali bunu oldukça pekiştiriyor.

Filmin akışını filmin kahramanı cerrah(baba) tarafından, “başka bir babanın” yani kutsal geyiğin, ihmal sonucu ameliyat masasında öldürülmesi üzerine kuruluyor. Başlangıçtan sonra kurguya giren delikanlılık çağına adım atmış olan Martin’in olaya dahil edilmesi filmin izleyici tarafından dikkatle izlenen sürükleyici bir maceraya dönüşmesinin ilk adımı.

Yönetmen simgesel pek çok imgeye başvurmuş. Bunlardan en dikkat çekici olanı, babanın ölümüne yol açan Steven’ın durduk yerde çocuğa bir saat hediye etmesi. Filmde kendisine seçim için verilen zamana gönderme yapmak için konmuş bir dekor gibi saat filmin gerilim sarkısı oluyor. Ve saat çocuğun kolunda tik taklarına devam ettikçe kötülüğün çan sesini filmin bütününe bulaştırıyor.

Sarhoş olduğu için ameliyat masasında kutsal geyiği öldüren cerrahın bunun bedelinin kendine çocuklarının hastalığı ile başlayan süreçte nasıl ödetileceği simgesel metaforlar aracılığıyla sinema diliyle “kutsal aile-adalet-mitoloji” üçlemesi üzerinden verilmeye çalışılmakta.

Modern toplumda aile sorgulanırken var olan gerçeklikten hareket eden yönetmen mitolojik unsurların etkisiyle “gerçeküstü” göstergeler içeren final bölümünde ilkelliğe göndermeler yapan hesaplaşma yoluyla aile kurumunu izleyiciye sorgulatma çabasına girişiyor.

Çağın güvensiz algıları içinde çekirdek ailenin ve çevresinin adeta sorgulandığı filmde babanın yapmaya zorlandığı seçimde karartılmış bir kararsızlığı ortaya çıkıyor. Ailenin en yakınında biri olan anestezi doktorunun, kahramanın eşiyle araç içerisinde gerçekleştirdiği mastürbasyon sahnesi toplumdaki cinselliğin yansıması olan partnersiz ve bedensiz mekanik bir ruhsuzluğa eviriliyor. Yine doktorun eşiyle yatak sahnelerinde hep aynı pozisyonda olmaları ve bu sahnenin bir benzerinin duvardaki suluboya resimde kamera tarafından gösterilmesi yine aynı çağcıl mekanikliği temsil ediyor.

Diğer üzerinde durulması gereken bir ayrıntı “regl” konusudur. Bir kız çocuğunun ergenliğe ilk adımı attığı ‘ilk adet’, aslında doğanın döngüsünde bir üreme özelliği kazanmanın habercisi. Çocuk doğurmaya hazır olduğu anlaşılan kız çocuğunun, eski çağlardan beri kadınlığa geçişinin ritüeli ilk kanama. Bu durum filmde öylesine iliştirilmiş bir söylem gibi dursa da babanın yakın arkadaşına kızının regl olduğunu durup dururken ifade etmediği ortada. Gençle yalnız kaldığında kızın regl olduğunu belirtmesi ve asıl sonrasında genç çocuğun kendini yatağa davet eden genç kıza biraz önce regl olup olmadığını sorması ve sevişmeyi reddetmesi şaşırtıcı gelmemeli. Çünkü diğer bütün metaforlar gibi bu ilk kanamanın simgesel olarak filmde kullanıldığını ispatlıyor. Regl olma, kirlenme, kurban edilmeye hazır olunduğu mesajı adeta izleyicinin gözüne sokulmak istenmiş.

Ayrıca silah olarak tabanca değil de av tüfeğinin kullanılmış olması da modern insanın av merakı için değil kendi türünü vurmak için çıktığı sürek avında içindeki korkunun bir patlaması olarak düşünülmüş. Yani korkunun kötülüğe dönüştüğü ve namludan saçıldığı bir metafor kahramanın elindeki tüfek.

Son sahnede baba, kurbanı seçmek için hepsinin başına torba geçirdiğinde bir saatin yelkovanı gibi boşlukta dönüyor birkaç ıskalamadan sonra hedefini buluyor.

Mekân tasarımları da simgesel göndergeler üzerinden dizayn edilmiş. Işığın kısıldığı iç mekânlarda kullanılan mobilyalar insanı dekoratif bir yalnızlığa götürüyor. Özellikle yerdeki halıya çevrilen kamera eski el dokuma bir halıya odaklanıyor. Belki buradan imgesel bir sıçrama yapılmak istenmiş halının kırmızı rengi ve kendi etini yiyen çocuğun ağzından zemine akan kırmızılıkla.

Mutfakta zemine döşenen siyah beyaz kare fayanslarla, çocukla kahraman arasındaki ölüm ödüllü satranç mücadelesi kameranın hareketli açısıyla göze adeta sokulmuş.

“Kutsal Geyiğin Ölümü” sıradan bir olayı mitolojik ögelerden hareketle yansıtan sıra dışı bir film ancak aileden hareketle toplumsal sorgulamaya dönüşmeye başlayınca gerçekliğin imgeleriyle kurduğu dünyada kendini yine gerçeküstü zorlamayla boşa çıkarmış.

Ayrıca modern toplum eleştirisi yapılırken bütün pisliğe hepimiz bulaştık, kutsallarımızla baş başa kaldık havasında. Bu havanın gerçeküstü bir şekilde sunumunda etkili olan film müziklerinin oldukça başarılı olduğunu söylemeliyiz.

Filmin iletisine göre günümüz insanın girdiği bataklıktan maviye çıkış yolu yok. Bu mezbelelikte kutsallarını yine kendi yiyerek debelenmeye devam edecek.

Sistem eleştirisi işte tam burada sessiz kalınmasıyla sistem savunusuna dönüşüyor. İzleyiciyi bir anlamda simgeler dünyasında gezdirirken boşlukta yapayalnız bırakıp öylece tükenişinin yazgısına boyun eğmesini imlemiş olmakta.

Joker: Varlıkla Yokluk Arasında Bir Karşı Duruş (mu)?

Kasvetli şehrin, hücrelerine sızan eşitsiz ve adaletsiz bir dünyanın çöplükleriyle dolu Gotham görüntüleri, filmin başlangıcında insanı ürpertmiyor değil.

Bir karabasan kenti olarak kurgulanan Gotham, 70’li yılların dünyasındaki yoksulluğa, zifiri karanlığın içindeki titrek ışıkların aydınlattığı silik ezik baskılanmış varoluşa tanıklık ediyor.

Adeta varlıkla yokluk arası bir mekânda yaşama tutunuyor insanlar. Yönetmen kentin üzerine çökmüş karanlığın altında ezileni de görünür kılmak için zaman zaman abartılı öğeleri, bir anlatım biçimi olarak seyirciyi zorlamak için kullanmış.

Ama bu anlatım biçimi filmin akışına bir yüzeysellik katmamış, kurguda sırıtan bir özellik kazanmamış. Her ne kadar kurgusal gerçekliği gerçek yaşamla eşitlemeye çalışan bir anlatım biçimini denemiş olsa da katı gerçekliğe saplanmadan imgesel bir görüntüler dünyası yakalamayı başarabilmiş yönetmen. İmgenin olanaklarının zorlanması, filme izleyici açısından olağanüstü bir görsel zenginlik katmış.

Filmin başkahramanı Gotham’da bir komedi yıldızı olmayı isteyen hayalperest palyaço Arthur Fleck’tir. Artur, karanlık bir çağı işaret eden çocukluğundaki yaşadığı travmaların bir sonucu olarak ezik kişiliğiyle ortaya çıkmakta. Kendi annesinin ve işyerindeki ilişkilerinden kaynaklanan istismar, Arthur’un gerçekliğin yerine hayallerine sarılmasındaki başlıca etkenlerden biri.

Sürekli alay edilen, horlanan palyaçonun yaşamını darmaduman eden çelişkiler, onu bir şekilde çıkış yolu bulmaya zorluyor. İlk çıkış yolu olarak sistemle özdeşleşme peşinde ünlü bir komedyen olma sevdasına kapılsa da rahatsızlığı nedeniyle bunun gerçekleşmesi mümkün görünmüyor. Fakat yine de bunu zorlamak için adımlar atmaktan geri kalmıyor. Silik kişiliği ile hayatın cangılında tutunmaya çalışan kahramanımız, ne sokakta ne de iş yaşamında aradıklarını bulamıyor. Bu ezilmişliğin ve horlanmışlığın içinde tek amacı olan televizyonda tanınmış bir yıldız olma hayalini en kısa zamanda gerçekleştirmek için çırpınıyor. Bu amaçla izlediği gösterilerden kendince notlar alarak televizyon yıldızı Murray Franklin (Robert De Niro) olmanın yollarını arıyor.

Film, palyaço giysisiyle aynanın karşısına geçerek yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirmeye çalışan, içindeki mutsuzlukla bunu birkaç denemeyle başarabilen Arthur’un boyalı gözünden akan simsiyah damlayla gidişat hakkında izleyiciye olacakları sezdiriyor. Bu damla, film boyunca yaşanan çağın gözyaşı olarak hep karşımıza çıkacak. Bence mülksüzler için akıtılan bu gözyaşı filmin en çarpıcı metaforu. Film boyunca bir varlık yokluk savaşının ipuçlarını en yakıcı şekilde sergilendiğini görebiliyoruz.

Bu varoluş şekli onun bütün dünyasına yansımış, düzensizliğin içinde hayatını karmakarışık bir şekilde sürdürmesine yol açıyor. Psikolojik ve nörolojik pek çok sorun yaşayan Arthur(Joaquin Phoenix), gündelik yaşamında gülüşünü ve tepkilerini kontrol edememek gibi ciddi akli ve nörolojik hastalıkların pençesinde sürekli kıvranıyor.

Her gün bin bir umutla evinin olduğu sokaktan indiği yokuşu, gece olunca bu sefer tam tersi hayal kırıklıkları ve yokluk duygusuyla çıkmakta evde televizyon karşısında kendini karşılayan yaşlı annesine bakmakta.

Bu kısır gelgitlerinde hayatının odak noktasına yerleştirdiği annesini yaşamın tüm kötülüklerine rağmen koruyabilmek, daha iyi yaşatabilmek için çırpınmakta. Bütün bu gelgitlere hayal mi gerçek mi olduğu ilk başta anlaşılamayan komşu kadının takibiyle aşkı aradığı yanılsamaları izlemekte.

Anne (Frances Conroy) oğlunun kendisini varoluşunun merkezine koymasından hoşnut, yaşlılığın getirdiği sorunlarla, kapalı mekânda evlere servis edilen talk show gibi uyutma servislerinin bağımlısı olarak televizyon karşısında ömrünü tüketiyor.

Şiddetle beslenen sokaklarda, Arthur’un iş aldığı palyaço şirketinin yönlendirmesiyle ana caddede elinde bir dövizle yoldan geçenleri uyarmaya çalıştığı sırada bir grup gencin elindeki posteri alıp kaçmasıyla bir kovalamacadır başlıyor. Bu kovalamacanın sonu Gotham’ın çöp yığınlarıyla dolu bir ara sokakta kötü bir şekilde sonlanıyor. Kapitalist sistemde şiddeti içselleştiren birey, güçlü olanın karşısında hizaya gelirken kendinden daha zayıf gördüklerine linç duygusuyla yaklaşabiliyor.

Belediyeye ait psikolojik danışma merkezine periyodik olarak giden Arthur, sistemin beyin güzelleştirme merkezlerinin verdiği yeşil reçeteli haplarla iç gerçekliğindeki şiddeti ve öfkeyi baskılamaya çalışıyor. Bir zaman sonra Belediyenin ekonomik krizi gerekçe göstererek bu merkezleri kapatması Arthur gibi insanları Gotham’ın sokaklarında kontrolsüz bir şekilde ortada bırakıyor.

İşyerindeki bir arkadaşının kendisini iş yerinden uzaklaştırmak amacıyla verdiği silahı eğreti bir şekilde taşımaya başlıyor. Silahını çocuklarla ilgili hastanedeki bir gösteride yere düşürüyor. Aynı silahı ilk kez metroda bir kadını taciz eden üç Wall Street borsa çalışanını öldürmek için kullanıyor. Öldürmenin tadını almış bir vahşinin sezgisiyle Gotham’da cinayetlerine devam ediyor. Sistemin en acımasız sembollerine karşı gerçekleşen bu şiddet eylemi, sokaklarda karşılığını bulmakta gecikmiyor.

Bu eylemlerle öldürmeyi bir zevk eylemine çevirmesinin ilk izlerini onun maskeli yüzünde kolayca sezebiliyoruz. Tam bu noktada filme yöneltilen eleştirilerden birisi üzerinde durmak istiyorum. Arthur ne bilinçli bir anarşist ne de sistemi değiştirmek isteyen biri. O sistem tarafından sakatlanmış ,akıl sağlığı elinden alınmış, sindirilerek yok edilmek istenen biri. Dahası psikopat ve öldürmekten zevk alıyor.

Bizim burada göz önünde bulundurmamız gereken böylesine lümpen hayatı yaşayan psikolojik bir vaka olan kahramanın, sistemin dişlileri arasında ezilmeyerek kendince sisteme karşı bir duruş sergilemiş olmasıdır.

Önemli olan, klasik bir ayaklanma ya da reddediş değil; itirazını bir şekilde sisteme yöneltebilmektir. Sınıfsal eşitsizlikten doğan tepkiyi örgütleyemeyen bir toplumsal yapı, elbette içinde biriken zehri bir şekilde dışarıya akıtacaktır. (Bu arada şu soru da sorulabilir: Akıl sağlığı yerinde olmayan biri sisteme karşı kendince bir karşı duruş sergilerken biz güya akıl sağlığı yerinde olanlar ne yapıyoruz?)

İşte bu zehir, Gotham’da sistemin idollerine karşı öfke seli olarak yüzleri maskeli binlerin ayağa kalkışıyla ortaya saçılıyor. Bence bu kalkışma teorik öngörülerimize ya da toplumsal reçetelerimize uymuyor diye göz ardı edilemez.

Kapitalist toplumda insanlaşma adına her türlü ayağa kalkış ve bundan kaynaklanan tepkiler meşrudur. Bunları sistemi hedeflemiyor diye ya da lümpen kesimlerin marazlı konumlanışı diye küçümsemek toplumsal dönüşümler tarihini klasik okumalara heba etmek demektir.

Filmin arka plan okumalarının dışında üzerinde durmak istediğim başka noktalar da var.

Joaquin Phoenix performansıyla filmde adeta devleşiyor. Kurgudaki öznenin üzerindeki toplumsal baskıları tüm açıklığı ile ortaya koyarak seyircinin kendisiyle bir biçimde özdeşleştirecek kapıları sonuna kadar açıyor.

Yönetmen Todd Philips, gerilim ve dramı aynı filmde başarıyla sentezlemeyi başararak anti kahraman olarak düşündüğü Arthur’un jokere dönüşümünü gerçekçi bir anlatımla seyirciye aktarmanın yolunu bulmuş.

Filmin dar mekânlarda geçen kasvetli havası içinde müzik, gerilimin artması ya da azalmasında önemli rol oynamış. Emmy ödüllü Hildur Guðnadóttir’in, yeni anti-kahraman filmi Joker için hazırladığı soundtrack gerçekten başarılı bir çalışmanın ürünü. Sanatçının 2009 yılında çıkan albümü Without Sinking’den izler taşıdığı konusunda müzik otoriteleri hem fikir.

Kısacası, filmin başarılı bir anlatımla meramını sinema diliyle sanatın diğer dallarını başarılı bir şekilde ilişkilendirerek ortaya koyduğunu söyleyebiliriz.

Mesaj bu film için herkesin yaşama baktığı yerden alımlayabileceği kadar çok anlamlı ve yoğun. Hayatın kendisi gibi yüzeysel değil, derinlerde biriken yer altı suyunun çıkış noktasını aramasına dair.

(Demokrat Haber)