Korkacak Karanlığı Yok

Aslan yattığı yerden belli olur. “Sizden Önce Geçtim” adlı kitabındaki şiirler Mustafa Güçlü’nün şiir yatağının ne kadar derli toplu olduğunu gösteriyor bize.

Sitem, düş kırıklığı ve başkaldırıyı birbirine dönüşen duygular şeklinde görebiliyoruz bu kitapta.

Güçlü, “Düş Evimiz” adlı şiirinde güçlü dizelerle anlatıyor acıyı:

haber saldım yok / terli turnalara / bizi düş evimizden / vurdular diye…

Evet acı şiirin miladıdır, en güzel şiirler en büyük acılardan doğar şairin tarihinde ama hiçbir düş yoktur ki gerçeğin üzerine kurulu olmasın (Maksim Gorki) ve bizim düşlerimiz insanlığın ortak acıları üzerine kurulduğu için hiçbir şey onları yok edemez. Bu bir kültür savaşı ise dikenlerle kuşatılmış, Shiller’in de dediği gibi böcek olmayı kabullenenler ezilince şikâyet etmemelidir.

Bu bir kavga, zor evet ama bir kez başladı mı insanın içinde hiçbir şey onu yok edemez.

Şair kentlerin dokusunun yok edilmesine de karşı çıkıyor ve:

Külleri derin küplerde saklı düğüm / yangınını beklediğimiz yıkım evleri…

İlk dizelerden anlaşılacağı gibi, bilinçaltında biriktirdiğimiz yangınları da anlatıyor bu evler…Mustafa Güçlü, tarihin saçaklarından sarkan bir bulut gibi yüzümüze yağmuru vuran Berkin Elvan’ı da anımsatmış, bir ‘karşılama’ yazmış ona ve katledilen diğer çocuklara; uçurtması ile bir çocuk kanatlanırken göğe…

Ah resmin geliyor aklımıza / ne kadar çocuk ne kadar da umutlu

Kültür hegemonyasının dayattığı yabancılaşmayı da kınıyor şair:

dağlarca uzaklıkta insanlığımız / zırhı delinmiş yağmur damlası / sızar anlımızdan iç yıkıntılara

Mustafa Güçlü, olgucu bir şair; her dizesinde diyalektik var. Güçlü bir felsefeden yükseliyor şiiri; ‘korku yenik düşecek karşıtına’ diye şiirli bir not düşmüş okur için. Umudu yaşatan bir felsefe seziyoruz:

öl diyorum o zaman / kuytuda sedef / bekle ki bitmesin kuş çalımı ihtilal

Evet şiirin doruğunda felsefe var, şiir felsefe ile yaşamı anlatacak, yorumlayacak, değerlendirecek ve değiştirecek, şiir insanı insan yapan ilişkiler yumağında…Yaşamı doğru algılayıp şiirini sağlam yapılandıran şairlerden Güçlü, böylece felsefe şiirle bizim felsefemiz oluyor imgelerinde, dizelerinde…

Aşkı da incelikle işlemiz şairimiz, saklamıyor duygularını:

riyasız yazılmıştır aşıklar divanı, ah! / külden buluttan bir kurganım şimdi

Ama ayrılık da aşkın en güzel yanı bence…

Anne ve baba özlemi yükseliyor dizelerin arasından bazen:

anne çiziyorum unutma defterine / kuşlar göçüyor şehrin çatırtısından

Muhalefeti de eleştirir şiirlerinde sömürgeciler kadar.

kovmuşlar içimdeki makamsızı / güllere söyleyecek sözüm yok

Bir o kadar da sarılır onlara tekrar, geri çağırır dostlarını:

gül diye bütün iyilikleri / bağışlıyorum mavilikleri

Doğa bilimlerine olan inancı sonucu bu konuya sık rastlıyoruz kitapta:

Akdeniz tende parça tesirli gelincik / al serçelerden, bahar beğen kendine

Diğer bir şiirinde:

…ormanlara verdim çaresizliğimi / karıştık çamlar, şaman ve köklerle

Muhalif sanatçılar için zorun dayatıldığı bir dönem yaşıyoruz; çok yönlü baskılar, yayın, tanıtım ve özellikle de dağıtımdaki açmazlar gerçekçi şiirle okur arasında uçurumlar yaratmayı amaçlıyor.

Güçlü gerek kendi köşesinde yaptığı röportajlarla gerekse bağlayıcı çabalarıyla yılkı atları gibi yürüdüğümüz yollarda bize yardım etmeyi de amaçlıyor; muhalif yayıncıların oluşturduğu bir yayın kooperatifi üzerinde duruyor bu bağlamda, bu çok büyük bir katkı, unutmamak ve değerlendirmek gerek…

Yapayalnız bırakıldığımız bu dönemde ben de dizelerimle bitirmek istiyorum bu yazıyı:

bak bolivar bulvarı’nda sabah oluyor / yılkı atları dönmüş / baudelarie el sallıyor bize uaktan / merhaba yaşamak!

Ruhan Mavruk

(MorTaka Dergisi, 30. sayı)

Acının Salıncağında Bir Şaman ve Mustafa Güçlü’nün “Sizden Önce Geçtim” Şiiri Üzerine

Sözün kudreti her şeyden üstündür. Akıl süzgecinden geçirilmiş, özgün bir paradigmayla dilin ve kağıdın imgesel rahmine dökülen sözden daha etkili hiçbir varlık tanımıyorum. Söz veya sözcükler birer göstergedir aslında. Fakat bu göstergelerin kazandığı anlam atlasları, bireyin kültür coğrafyasının genişliği kadar etkili olabiliyor. Hele de şiir…

Her şiir nasıl bir dizgeyle kurulursa kurulsun şairin algı coğrafyasından özgün bir paradigmanın ürünüdür. Seçilen her sözcük, kullanılan her imge o dizgenin içinde yeni bir ruh kazanır ve o ruh şairin kendisidir. Bu ruhu, anlam coğrafyası, yürek sofrası en geniş kullanmayı başarabilenler sözün ve şiirin ölümsüz sanatçıları olurlar.

“Yaprağı dökük sarmaşıklar”dan “Tehirli mektupların gül çağrısı”na koşan dizeleriyle anlam dizgelerimizin ve kültür coğrafyamızın sınırlarını zorlayan bir atlastan bahsedeceğim: “Sizden Önce Geçtim” adını taşıyan ve İzan Yayıncılık etiketiyle yayımlanan bir şiirden. Dikkat edin bir şiir kitabından demiyorum, bir şiirden söz edeceğim, diyorum.

Mustafa Güçlü’nün yayımlanan beşinci şiir kitabı “Sizden Önce Geçtim”in içinde onlarca şiir var, fakat tek solukta okunan ve birbirinin devamı gibi algılanabilen uzun, tek bir şiirin tadını bırakıyor dimağınızda. Torosların her bir çiçeğinin kokusunu, rüzgarının esintisini duyumsarsınız dizelerinde. Bu dizelerin hafif esintisi tam da yüreğinize bir hoşluk katarken bir anda imge çarpmışa döner ve kendinizi fabrika işçilerinin arasında grev yaparken, madencilerin çatlak kazmalarının ışıltısında direnirken ya da Cizre’de bir Kürt serhildanındadövüşürken buluyorsunuz!

Mustafa Güçlü, “Sizden Önce Geçtim” şiirinde, Akdenizli bir Yörük çocuğunun kelebek kanadı kadar renkli ve kırılgan yaşamının izlerini, bir şaman duyarlığıyla sürdürdüğü gibi kibrinde boğulan insanların çok namlulu öfkesiyle katledilen küçük Rojda’yı da koltuk altında somun ekmeğiyle kaldırımlara düşen küçük Berkin’i de dizeleriyle bir şaman şefkatiyle sarıp sarmalıyor.

Şiir, toplumsal yaşamın kılcallarımda gezinip kıvranmadığı sürece ruhun kusmuğundan başka bir şey değildir. Şiiri, bireyci bir duygulanımın ve algı dünyasının dar kalıplarına sığdırmaya çalışmıyor Mustafa Güçlü; tam tersine insanın acı çektiği her coğrafyaya atlas olan dizeleriyle, bentin surlarına sislerden kanatlar bırakarakkuşatmalardan kurtarıyor. Panzer çığlıklarıma avucundaki mum kesikleriyle direniyor ve ömrünün en uzun kışında gövdesinden geçen Maveraünnehir’i Dicle’yle buluşturuyor, barış serçelerine Torosların kar sularını avuçlarında içiriyor.

Hayata bakan bir şiiri var Mustafa Güçlü’nün. Sanatsal olanı yadsımadan, bayalığa düşmeden, şiirden ve paradigmasından ödün vermeden yazıyor. Şiiri epey kavgacı, epey direngen ama slogancı değil. Şiiri sokakta geziniyor; tezgah başındaki pazarcı çocuk, köşe başındaki yoksul overlokçu kadın, düşlerine dikiş tutturamayan aşk işçisi genç kızlar, kar topu oynadı diye katledilen genç gazeteci hepsi akmışdizelerine ve bir paradigma oluşturmuş. Bu yüzden aslında “Sizden Önce Geçtim” tek şiirdir savını öne sürdüm, Çünkü bu şiirin teması sadece insandır da ondan.

“Sizden Önce Geçtim” akıcı bir dille yazılmış. Her imge size atlaslar sunuyor. Şairin kültürel zenginliği, sözcük seçimine yansımış. Herkesin kendisinden bir parça bulabileceği şiirler, ruhunuzdan damıtılmış dizeler bulacaksınız, eminim.


Turan Horzum

(Edebiyatist dergisi, Temmuz-Ağustos 2021 sayısı)

Devrimci, lirik, felsefi şiirler! 

Bu yazıyı Mustafa Güçlü’nün son şiir kitabı Sizden Önce Geçtim üzerine felsefi, poetik, sosyolojik ve estetik bir değerlendirme yapmak amacıyla kaleme aldım.

Şairin, Ayrı Düşeriz’den (Seçme Şiirler) uzun yıllar sonra, 2020 Temmuz ayında beşinci kitabı “Sizden Önce Geçtim” adıyla okuyucusuyla buluştu. Bazen öyle olur kıyıda köşede kalır, kıymetli eserler ve şairler. Gün gelir değeri daha iyi anlaşılır ve hakkı teslim edilir. Mustafa Güçlü de bu şairlerden biri.

Sanat ve şiir anlayışı toplumsal gerçekçi, emekçi ve emekten yana, ateşli devrimci yürek sesini doğrudan değil ama derinden hissettiren bir şair. Toplumsal sorunları, güncel olaylardan yola çıkarak olguları tarihsel bütünlükte, bilgi ve tutarlılıkla işleyen şiirlerden oluşuyor kitabı. Bunun yanında bireysel duyguları, düşünceleri Akdeniz coşkusuyla kurguladığı, görselliği kelimeleri ve imgeleri ile şiirine taşıdığı şiirleri de yer almakta kitabında.

Sizden Önce Geçtim adlı şiir kitabında Mustafa Güçlü, genel olarak ülkemizde yaşanan olayları, tarihsel süreçleri konu edinip estetik bir uyum içinde aktarıyor. Kullandığı dil sade ve ağdalı sanatlardan uzak. Bunu yaparken klasik arkeoloji eğitimi almasının yanı sıra Türk Dili ve Edebiyatı bölümü okumasının da avantajlarını kullanıyor.

Şair kendine göre özgün bir imge ve dil evreni oluşturmuş. Bazı kelimeleri birkaç şiirinde sık yineleyerek kendi şiir algısını ve özgün imge dinamiğini yansıtmayı tercih etmiş.

Şair, şiirlerinin coğrafyasında dolanırken yeni duygulara ve düşüncelere açılmış. Yörük kültüründen kelimelerle, yaylalardan esintiler, dağlardan isyan ve çiçekler… Denizi ve özellikle Akdeniz duygusallığını coşkusuyla balığına ve yosun kokusuna kadar yaşatıyor içinde bulunduğu coğrafyayı okuyucuya.

Bazen şaman bilgeliğiyle düşleri, düşünceleri ve duyguları harmanlayıp devrimci, kavgacı sarsıcı yeni bir şiir, yeni bir dünya kuruyor. Sorunlarla krizlerle geçim sıkıntısı ile sıkışmış günümüz insanlarını, sorunlarını çözüme kavuşturmak için umutsuzluğunu umuda dönüştürmek gayretiyle direncini şiirlerinde dile getiriyor.

Tarih, kültür, mücadele ve melodiyle dolu bir düşsel ve sanatsal geziye çıkarıyor bizi şair Mustafa Güçlü. Bunun yanında da düşünmemizi ve olumsuzluklara tepki verip onları olumluya çevirmemizi de isteyip buna bizi davet ediyor.

“Sizden Önce Geçtim” şiirinde: “Sizden önce geçtim bu hizaları / korkacak karanlığım yok / kovmuşlar içimdeki makamsızı / güllere söyleyecek sözüm yok / sizden önce biçtim bu elbiseyi / soyunacak çıplaklığım yok.” (s.7)

İşte böyle çarpıcı bir şiirle başlıyor kitaba şair. Atasözü gibi ben bu hizaları sizden önce geçtim, diyerek alanında ve ders vermek istediği konumda deneyimli ve yetkin olduğunu vurguluyor. Bu uğurda korkularından arındığını belirtiyor. Kötü kişilerin ve kötü durumların kendini yolundan döndüremediğini, bunlardan da korkusu olmadığını söylüyor.

İkinci beyitte hiçliğe ulaştığını, makam ve mevkii isteği, kaygı, korku ve arzusunu bitirdiğini bunu içinden bilgelerin kovduğunu anlatıyor. “Güller” dediği güzel kişilikli ve huylu kişilere şairin hiçbir sözü yoktur. Toplumun sorunlarını çözmeye gayret eden, mutlu ve huzurlu geleceği inşa edenlere minnetini bildiriyor.

Son beyitte ise işte bu toplumsal izleği yönlendiren bu görevi sizden önce kavradım ve gereğini yapıyorum vurgusuna ulaşılıyor. Benim, gizli saklı ne düşüncelerim ne duygularım ne de hesaplarım var. İçim dışım bir ve bu konuda çok netim, diyerek son noktayı koyuyor şair.

“Bahar Beğen Kendine” şiirinde: “Parmak uçların kadar yakın uçurumum / al! Serçelerden bahar beğen kendine.” (s. 25)

Lirizmi, bahar çiçekleri ile süsleyip serçelerle sevdiklerine gönderiyor şair. Bir metafor eşliğinde uçurum kadar derin duygularını, ruhunu ve iyi yüreğini ortaya döküyor. Bu yürek, senin parmak ucun kadar yakınında, diyor okuyucuya. Haydi baharı bulalım serçe kuşlarında. İşte naif ve coşkun şiirin vurucu sonu.

“Kapılarda Kartopu” şiirinde: “topu topu kaç kez öldürüldün sen / bir devlet söyleminde bıçaklar bilenirken / bir kar topu sayısız kez kan topu, kar kar / ah ben öldüm, öldüm riyalar göğsümde / ah bu bir rüya… Her yer kar, karda kapılar.” (s. 31)

Yukarıdaki dizelerde yurdumuzda yaşanan birçok saçma ve anlamsız olaylardan birinde meydana gelen cinayeti anlatmış. Sokakta arkadaşlarıyla kar topu oynarken bir esnafın dükkânın camına kar topu gelmesi sonucunda tahammülsüzlük, gurur, kin, nefret çokça da cehalet karışımı bir olayda gerçekleşiyor bu durum.

Yaşanan kargaşada bıçaklanarak hayatını kaybeden yakın arkadaşı, gazeteci ve televizyon programcısı Nuh Köklü’nün ölümü üzerine yazmış Mustafa Güçlü bu yaşanmışlık dolu acı şiiri.

Siyaset dilinin ve devleti yönetenlerin bıçaktan keskin düşmanlaştırıcı, ayrıştırıcı, suçlayıcı söyleminde böyle değerli insanların nasıl defalarca öldürüldüğünü biliyoruz Bunun sonucunda da gerçekten hiç yoktan suçsuz insanların böyle saçma sapan bahanelerle cahilce öldürülmesinin acısını hepimiz yaşıyoruz.

Şairler daha fazla yaşayıp bu duygu ve düşüncelerini böyle olaylar olmasın diye ölümsüz eserlere dönüştürüyor. İnsanlık da masum insanlar da şair de bu yalancı ve suçlu düzenin göğsünde öldürüyor ve ölüyorlar. Keşke bir rüya olsa bu kötülükler ve ölümler. Her yer kar ve kapılarda ölüm olmasa.

Şiirin son bölümde şair, sözcükleri tekrarlayarak bir ahenk oluşturmuş. Bunun yanında dize başlangıçları da ‘bir bir’ ve ‘ah ah’ sözcüklerini ve seslenişlerini alt alta kullanarak şiirin ritmini ve müzikalitesini güçlendirmiş. ‘Kar, karda kapılar’ sıralaması ile de dize içinde armoniyi artan bir etkiyle devam ettirmiş.

“Yolculuk” şiirinde: “ustura gibi bir bakışıyor geç vardiyasında / yangın adımlı serçelerle asgari geçitte” (s. 33)

Bir gece, geç vakit vardiyada çalışan işçinin bakışındaki ustura keskinliğindeki duyguyu ve asgari ücretle geçinmenin zorluğunun öfkesini ve çaresizliğini serçelerin narinliği ve nezaketi ile dile getiriyor şair.

Bunu yaparken de resmi ‘geçit’ gibi devlet protokolü uygulamasından bir sözcüğü ‘asgari’ ücret gibi devlet zorlamasını ifade eden iki sözcüğü birleştirip “asgari geçitte” kullanarak az sözcükle çok şey anlatmanın dersini vermiş.

“Rindi Ağlar” şiirinde: “içinde kırıldı rindin şakrak tamburu / kustu dilinden su yılanlarını, emziği” (s. 43)

Rindin birçok anlamı var. Kalender, gönül eri, diğeri. Kürtçe bilgi vb. anlamlara geliyor.

Kalender, gönül eri ağlar diye yorumladım ben. Kalenderlerin gönlü kırılmış ve neşesi bitmiş çatal dilli yalancıların zehrinden. Gönül erinin içinde şen şakrak çalan tambur kırılmış. Kusmuş su yılanlarını diliyle emziğinden.

Şair dizeyi bitirdiği tamburu ile kustu sözcüğünü kullanarak başladığı dizeyi ses, melodi uyumunu kuruyor ancak bana göre kustu sözcüğü estetik olarak oturmamış, hatta itici geldi bana göre. Keşke bu uyumu başka bir sözcük ve anlatım ile saklasaydı.

“On Ekim Kargışı” şiirinde: “devrilmiş sokak, ağzımda şarapneller / yakın asın suretimi devrim halayına.” (s. 45)

Burada kargış kelimesi asıl anlamı olan bedduadan sıyrılarak bir kalkışmayı, direnci ve devrimi çağrıştırdı bana. Sokak çatışmasında, belki bir devrim barikatında direnen devrimcilerin devlet güçlerince üzenlerine atılan bombalar ve patlayıcı maddeleri duyumsayan şair bunları ağzında şarapnel olarak hissediyor.

Şair orada olamasa da adeta bir ölüm vasiyeti istiyor, mutlaka yerine getirilmesini istediği. Yakın, asın suretimi, başarıya ulaşmış bir devrimi kutlayan devrimcilerin halaylarına kavuşturun beni, ben de bu sevince ortak olup kutlayayım zaferimizi, demekte.

“Kiraz Ayini” şiirinde: “Ağzıma bıraktığın sütlü incir tadı / yüzünün uğultusunu taşır suyun.” (s. 47)

Yine musiki ve imgelerle şair lirizmi yakalıyor. Duyu organlarına, duygulara, tatlara, seslere, doğaya, insana ve doğa insan etkileşimine vurgu yaparak duygulu, çarpıcı ve coşkulu bir şiir kuruyor.

“Bozuk Ezber” şiirinde eğitimin ülkemizde ne kadar bozuk ve ezbere dayandığını, sistemli, bilimsel, demokratik, uygulanabilir ve sürdürülebilir bir eğitimin olmamasının bedelini ülke ve toplum olarak biz ama en çok da geleceğin güvencesi çocuklarımızın ödediğini anlatmak istiyor.

geniş teneffüs boşluğunda / hazır olda öldürüldü kalbi.” (s. 48)

İşte burada da şair son noktayı koyuyor. Yeni genç neslin geniş bir teneffüs boşluğunda hazır olda tutularak kalbinin, geleceğinin, bilgisinin ve yeteneklerinin bozuk bir ezberci, keyfi eğitimle nasıl yok edildiğini ustaca anlatıyor.

“Katır Yükü” şiirinde: “dağılmış kafa, kol, katır yükünde / ceberut bir cumhuriyettir ölüm.” (s. 52)

Bir devlet yönetiminin bazen ceberutlaşarak insanlarını öldürmesine isyan ediyor. Vurulan insanların parçalarını katır yüküyle geçimini sağlayanların yine katırlarla taşınmasının ironisini yapıyor şair burada.

Adı ne olursa olsun baskıcı ve insan hayatına önem ve değer vermeyen bütün devlet yönetimlerinin kötü olduğunu ve bunlardan kurtulmamız gerektiğini düşünmemizi sağlıyor.

“Kasiyer” şiirinde: “Hayallerinin ölü barkodunu / okutuyor gün boyu, her saat” (s. 62)

Yine güncel bir olay ve insanı robotlaştırıp hayallerini öldüren rutin bir işçi ve sıkıcı yaşantısını sanatsal şiir olarak anlatmış şair. Burada “her saat” fazlalık olarak kalmış dizede bence. “Hayallerin ölü barkodunu, okutuyordu gün boyu” dese yeterli olurdu, diye düşünüyorum.

“Yar Kabuğu” şiirinde: “Camsız ev, grizu sıkıntısı yar/kabuğu / asgari hayatla koşullu tabutların yükü” (s. 73)

Burada da şair, yeraltı maden işçilerinin yaşadıkları zorlukları anlatmış. Özellikle son yıllarda ülkemizde “Soma Faciası” diye bilinen vahim olaydan yola çıkarak yazmış dizelerini.

Camı olmayan, canı emaneten taşıyan, yer kabuğu altında, yar özlemiyle asgari ücret ve nefessiz yaşayan insanlar ön planda. Bazen de grizu patlaması ile ecelsiz yanarak, su, gaz veya havasızlıktan boğularak hayatını kaybeden tabutluk yeraltı maden mahzeni mahkumları, çağdaş köleleri dert edinmiş.

“Penguen Parkı” şiirinde: “kar yağıyor penguen parkına / Amara’da öpüyoruz ölü çocukları.” (s. 75)

Hemen yukarıdaki konu ve duyarlılık burada yerelden evrensele taşınmış. Bütün dünyadaki haksızlığa uğrayanların, öldürülen ve ölenlerin acısıyla hemhal olmuş, onlara bir teselli olarak ölü bedenlerine bir öpücük kondurarak onları onore etmek ve kendisinin de insanlık adına vefa borcunu ödemek istiyor sanki şair.

“Sahraya Göm” şiirinde: “sahraya göm cesedimi ağırdır kokusu / limon bahçelerini, manolyayı küstürür sokağınıza” (s. 87)

Şair Mustafa Güçlü burada bir incelik yapıp ölünce uzak, kuru ve sıcak kumlara, sahraya gömün bedenimi, diyor. Çünkü cesedimin o ağır kokusu limon bahçelerini, manolyaları ve dahi sokağınızı küstürmesin.

Burada yine bana göre çok uygun olmayan bir sözcük olarak “ceset kokusu” var. Bunu başka kelimelerle veya başka bir imgeyle anlatsaydı şair diye düşünmeden de edemedim doğrusu.

“Beklenen” şiirinde: “bitirildi denilen iç yerinde, longozlar / haziran rakımlı Gezi’nin meselesinde” (s. 91)

Şair ülkemiz için bir dönüm noktası olabilecek toplumsal protesto olayını işlemiş şiirinde. Haklı toplumsal tepki ve direnişlere duyarlılığı göstermiş. Ancak daha önceki şiirlerindeki tadı alamadım ben burada. Estetik ve uyum da tam olmamış. Dizedeki “longozlar” sözcüğü şiirin ana izleğiyle çok alakasız kalmış geldi bana.

“Emzikli Geyik Beklentisi” şiirinde: “süslenir gecenin beklentisini kızıl pelerinli / düşürür ellerimi, yol boyunca Akdeniz’e” (s. 95)

İşte, geldik kitabın sonuna ve başta da vurguladığım gibi Akdeniz coşkusuyla uğurluyor bizi şair Mustafa Güçlü.

Gece süslensin kızıl peleriniyle ve yol boyunca ellerim Akdeniz’e uzansın, düşsün yollarına.

Şimdi Akdeniz’de olmak vardı dedirtiyor bize.

Daha güçlü ve güzel şiirler çıkaracak şair, ona ve şiirine güveniyorum.


Adil Başoğul

(Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki, 30 Aralık 2021)

KAYNAK: https://www.cumhuriyet.com.tr/kitap/devrimci-lirik-felsefi-siirler-1896362

“Sizden Önce Geçtim” Üzerine

“Sizden Önce Geçtim” Mustafa Güçlü’nün şiir evrenine kattığı ışık ile hoşgelmiş…

Ancak kolektiflik lirizmi ve ondan filizlenen praksis imge; kişiselliğin metafiziğini, melankoliyi, ağlaklığı, anlam yitimini aşabilir ve şiirin estetiğini, yaşamın canlılığından kristalize edebilir… Hem toplumun devrimci, eylemci varoluşuyla hem de o varoluşun imge derinliğiyle yüklü bir bütünlük inşa edebilir… İşte o şiirler devrimci şiir cephesinde daha görünür artık… Yazılıyor… Yazıyoruz…

“Suyun ağzından aşırdım mızıkamı
Üst geçitlere mıhladı yıldızlar beni

pusan kedilerin uzun farlarına inat
şehri süsleyip çektim göğün pimini” (…)

“Hasankeyf içimden geçermiş yıllarca
mağaralarında dolanmış kül nefesim

bilemişim taşların titreyen mızrağını
üzüm bağlarına, küplere karışmışım”


Berivan Kaya