Mıstıkıs

Mıstıkıs ismi ortaokul birinci sınıfta en yakın arkadaşım Kadir tarafından iliştirilmişti yakama. Cumartesi günü Tommiks kitaplarını okuyup mahallenin savaş meydanında talimler yaparken ansızın ağaç dalından uydurduğu tabancayı başıma doğrultup:

-Hey Mıstıkıs ellerini başının üstüne koy, teslim ol! deyivermişti.

Ellerindeki tahta tabancalarla etrafımızı kuşatan diğer çocuklar “Mıstıkıs! Mıstıkıs!” diyerek alkışlamaya alaya başlamıştı. Önce kızmış, onları kovalamış; ben kızdıkça kovaladıkça “Mıstıkıs”ın gerçek adımın yerine geçmeye başladığını görünce artık susmuş, kabullenmiştim. Okulda her yerde Mıstıkıs olmuştum, adımdan memnundum. Asıl adımı öğretmen yoklamada söylediğinde bile Mıstıkıs’ı bekler, arar olmuştum.

Zaman akıp geçmiş takvimlerde. Karanlık odada gözlerim bağlı. Acı çeken insan feryatları dinliyorum günlerdir, sıramı bekliyorum. Kaba saba adamların ağzında küfrün bini bin para. Kaç gün geçti bilmiyorum; saat, zaman sıyrılıp çıkmış kadranından. Dilim bir kenti aydınlatacak kadar elektrik yüklü. Başımda uğultulu ormanların iç baygınlığı… Teslimiyet mi, ihanetle kahramanlığın ince çizgisi ne?

Koşuşturmaca, bir telaş karanlıkta gelen konuğu bekleyen gölgeler. Kapı sesi:

-Bu it satmayacakmış kimseyi, dedi bir tanesi.

Adam öne düşen başımı sertçe saçımdan yakalayıp kaldırdı. Oda tahta tabancalı çocuklarla doldu birden. O, sessizliğe dökülen bir hayretle mırıldandı:

-Mıstıkıs.

Yolculuk

Otobüs Çine çayının kenarından sarsılarak kıvrılırken, içeride keskin sigara kokusu, arabesk namelerin eşlik ettiği bir mide bulantısıyla başında kırlangıçların fır döndüğü, uzak seslenişlerin düş yolculuğundaydı Sedat.

İlk yolculuk, küçük kasabanın hep kaçma hayaliyle süslü ilk gençliğinden bilinmeze upuzun bir adımdı. Küçük kentin kurşunla delik deşik edilmiş tenha tabelası gerilerde kalınca, içindeki o derin buruklukla çocukluğundan koptuğunu hissetti. Uzaklaşmanın verdiği iç çekimiyle, su yılanları kertenkeleler düğümlendi boğazında, ağırlaştı kirpikleri, ela gözleri buğulu çamlıklar gibi yeşilleniverdi. Gözleri sanki insan eliyle yontulmuş gibi çeşitli şekiller alan kayalıklara kaydı. İlk kez ağustos ayında kayıt için giderken geçmişti buralardan. Kayaların gölgesinde bir tarafta Çine çayı diğer tarafta doğal heykel parkını andıran manzarayla kısa sürede geri dönmenin verdiği huzurla geçmişti buraları. Midesi hiç şimdiki gibi ağzına gelmemişti. Muavinin elinde poşetle önündeki iki çocuğuyla bir koltuğa tüner gibi oturmuş, elmacık kemikleri çıkmış zayıf kadına koştuğunu gördü. Çocuklardan biri muavin gelmeden ne varsa çıkarmıştı üstüne.

Muavin:

-Ablam, bu çocuklara niye bu kadar yedirirsiniz anlamam ki!

Kadın içine düştüğü durumun sıkıntısıyla, başını öne eğip gözlerini kaydırıp sustu. Zaten ilk molada inecek olmanın bilinciyle uğraşmaya değmez diye geçirdi içinden. Muavin koltuğun üzerini temizlerken yine söylenmeye başlayınca birkaç dakika önce süklüm püklüm olan cılız kadın birden bire kaplana dönüştü. Açtı ağzını:

-Bunlar sabi, babasız. Ben nelerle büyütüyorum bunları sen biliyor musun? Valla gözünü oyarım senin!

Araya diğer yolcuların girmesiyle şoför muavini yanına çağırarak gönülsüzce fırçaladı, böylece sorun fazla büyümeden çözüldü. Ta ki Aydın garajına girinceye kadar. Garajda otobüs mola verince biraz önce muavinle tartışan kadın tam aşağı inerken muavini tükürük yağmura tuttu. Aşağıda bekleyen akrabalarından güç bela kurtulabilmişti muavin. Kadın bir yandan da bağırmaya devam ediyordu:

-Ülen bana tefçi Fesleğen derler, a…. koyduğumun gavatı.

Ben sana, senin yedi sülalene yediririm o kusmuğu.

Huzursuz

“Ağır işte çalışamaz raporun var senin niye hala çalışıyorsun?” dedi doktor. Hastasının beline elektrik dalgası vermeye hazırlanırken önce bel bölgesine yumuşatıcı jel uygulaması yaptı. Sonra cihazın aparatlarını ağrıyan bölgelere yapıştırdı.

Doktor, eskiden üniversite yıllarında öğrenci derneklerinin örgütleyicilerinden biriydi. Çıkardıkları dergi öğrenciler arasında ilk hizipleşmeyi tetikleyen oluşuma dönüşmeden o çevrelerde Yarıncılar olarak anılmak hoşuna gidiyordu. Sonrası okulun bitişi, zorunlu hizmet ve fizik tedavi uzmanlığı için uykusuz geçirilen saatler, geceler.

Kasabanın eskiden yaz aylarında hafif esen meltemle etrafa çürük yumurta kokusu yayan kâğıt fabrikasında işe başlamıştı Halil. İlk yıllarıydı, yetkili sendikaya kaydını yaptırmış, fabrikada ilk başlarda vasıfsız işçi olarak çalışmaya başlamıştı. Kâğıt fabrikasının uzun zamandır diğer devlet işletmeleri gibi özelleştirilmesi gündemdeydi. Nihayet MK firması fabrikayı geniş arazileri ve 3. derece doğal sit alanında bulunan çok değerli liman ve iskelesiyle beraber devralmıştı.

İlk icraat olarak işe elaman çıkarmakla başlamıştı şirket. Sendikasız, örgütsüz yaşam, ekmeklerinin gittikçe küçülmesi, fazla mesai ve baskı demekti. Halil yıllardır sesini çıkarmamıştı ta ki yeni işe başlayan mühendisle tanışana dek. Mühendis ona sendikadan örgütlülükten bahsederek akşam fabrikadan bazı arkadaşlarla görüşeceğini isterse onun da kendilerine katılabileceğini söylemişti.

Görüşmenin üzerinden bir hafta geçmeden Halil dışında toplantıya katılanların işten çıkarıldığı duyuldu. Doktora söyleyememişti kendisinin sakat beliyle depoya cezalı olarak sürüldüğünü ya da işini kaybetmemek için arkadaşlarını ispiyonladığını.

Doktor, ”Böyle çalışmaya devam edersen felç olursun.” dedi. On gün rapor yazayım, önerisini kabul etmedi Halil. Hele yaptığı işler ortaydayken birim amirini daha fazla sinirlendirmekten korktu.

Ağrılı belindeki elektrik dalgasının vücuduna yayılan titreşimini az buldu.

Havlu serilmiş yastığa başını koydu.

Huzursuzdu.

Yılkı Atları

Gitme dedim inada, gittin. Açlığın yabanıl sularındasın, gözlerin çökmüş, küçülmüş gövden uzuvların.

Ağırlaşmış konuşman ve üzerine bastığın sözcüklerdeki tonlamaların kısık ama zihnin açık.

Gün sayıyorum, içimden takvim yapraklarını tersine çevirmek geçiyor. Kaçmak istiyorum Munzur’un kıyısında reyhan kokan, asmaların köpürdüğü iklime.

Bir bozlak dolanıyor. Çekiç Ali’nin sazından, ciğerinden kopan, ağrılı, yürek paralayan bir ezgi bu.

Telefonu mutfağa bıraktım, elime almak istemiyorum. Zil sesinden korkuyorum, yüreğim ağzımda. Gazeteler 237. gün diye yazıyor.

Dile kolay her gün bedeninden eksilen, gövdeyi eriten duyarsızlığı düşünüyorum. Hastane odasında martı çığlıkları, bir vapur geçiyor Marmara’ya doğru.

Telefon mutfakta granit tezgâhın üzerinde. Oradaki boşluğa gömülmesini istiyorum telefonun.

Gece düğümleniyor, yılkı atları şehre inmiş sokakları dolanıyor. Peşinden yırtıcılar, çapraz fişeklik kuşanmış avcılar.

238. gün telefon çalıyor.

Üst üste üç kez.

(…)
(…)
(…)

Karşılaşma

Konuştun mu Sait? Hani kimseyi beğenmiyordun? Hani korkaktı sana aklıselim ilerleyelim, diyenler. Şimdi karanlığa gönderdiklerine için yanıyor mu?

Nasıl kıydın o küçücük kara gözlü kıza. Ya o dağlar beni çağırıyor, diye yerinde duramayan esmer delikanlıya. Belki bir tokat yetti sana, eskilerin dediği gibi. Daha koridorun ilk girişinde kol kolaydın korkularınla. Gözbağını çıkardılar, çay kahve, hemen yokladılar direncini. Ne güzel sohbet ediyordun öğleyin ısmarlanan döner ayranı yerken ağız dolusu kahkahalarla.

Ne yazıyordu hücre duvarına kazınmış: ”Diren 42. gün… Tülin” Evet, Tülin kırk iki gün sırrını vermedi kimseye. Onun sayesinde hayatta birçok insan, onun yok ettiğin elleriyle yazıyorum sana kıstırıldığım pespaye yalnızlıktan.

Terk edilmiş bir taş ocağında buldular Tülin’i, yaban hayvanları parçalamıştı bazı uzuvlarını. Onu çevreleyen yaratıklar arasında sen de vardın belli ki. Belki de son kez gördü kendini kuşatan kurtlarla, sırtlanlar arasında sevgilim, dediği adamı.

Çember daraldı, gittiğim, gezdiğim bütün evler, gülen yüzler, siliniyor bellekten. Seninle karışılacağız en yakın zamanda Sait, vakit daraldı.

Heyecanlanıyorum, o büyük buluşmanın gerçekleşeceği günü düşündükçe.

Karşılaşacağız, sen gelmesen bile ben geleceğim er ya da geç.

Ölü ya da diri.

Söküm

Basında, Brezilya Donanması’na ait uçak gemisinin İzmir’deki bir gemi söküm tesisinde söküleceği, haberleri dolaşıyordu. 600 ton asbest içeren geminin yola çıktığı zamanlarda Cihat, aylardır işsiz gezmenin verdiği sıkıntıyla iş bulabilmek için başvurmadık kapı bırakmamıştı.

Girdiği işler ya kısa süreli ya da düşük ücretli olduğundan çalıştığı zaman bile eşten dosttan alınan borç parayla ayaktaydı. Gecekondusunun kirasını altı aydır her seferinde yalvar yakar verdiği sözlere rağmen ödeyememişti. Mahallenin bakkalı “veresiyemiz yoktur” yazısını bezgin suratıyla birlikte kapıya kadar asalı çok olmamıştı. İki çocuk ve hasta eşiyle birlikte bir çıkış yolu bulamadığı zamanlar intiharı düşündüğü çok oluyordu. İnancı olmasa günah saymasa böyle bir ölümü bir gün ipin ucunda bitirmişti bu zehir zıkkım hayatı.

Kahvehanelerde okunmaktan yıpranmış, dağınık oyun masalarına bırakılan gazetelerin iş ilanlarını (hiç de zevk almadığı halde) satır satır okumadan eve gitmezdi. Gözü umutsuzluğun son kertesinde kalkıp gidecekken bir iş ilanına ilişti. Çerçevenin içinde, sol alt sütunda, “Durmaz Gemicilik bünyesinde montaj ve söküm işinde çalışacak vasıflı/vasıfsız tam zamanlı işçiler aranmaktadır.” yazıyordu.

İlandaki telefonu vakit geçirmeden aradı. Ofiste önüne konulan kâğıtları iş bulmanın verdiği rahatlıkla durmadan imzalar bulmuştu kendini. Çıkışta sokağın sonundaki küçük boşlukta bir grup işçinin ellerinde dövizlerle ara ara slogan atarak oturduğunu gördü. Eylemcilerin ellerinde büyütülmüş fotoğraflar da vardı. Hatta fotoğraflardan birini büyükçe bez afişe basmışlardı. Dikkatle baktı afişe, resmin altında “Gemi Söküm İşçileri” yazıyordu. Üzüntü ve öfkelerine bakılırsa daha yeni, arkadaşlarını toprağa vermişlerdi. Çocukluğunda öğrettikleri gibi, Takdir Allah’ındır, diye mırıldandı, Cihat.

İş bulmuştu daha ne olsun. Polis basar da başım belaya girer, diye orada fazla beklemeden karşı caddeye geçti. Küçücük grubun sloganları sanki onu takip ediyor, uzaklaşmak istedikçe peşi sıra boşluğu olduğu yere taşıyordu.

Kalem Meseli

Savcı BK, göl kenarındaki kordonda köpeğini gezdirmeyi alışkanlık edinmişti. Yaş haddinden emekliye ayrılınca doğup büyüdüğü kasabaya daha sık geliyordu.

Hayvan, adımlarını atmakta zorlanan sahibinden de yaşlı bir görüntüye sahip, bal rengi kaniş cinsi bir köpekti. Yakında otuzuna merdiven dayayacaktı, emsallerine göre nasıl olduysa oldukça fazla yaşamıştı şansına. Nice yıllar geçirmişlerdi birlikte başkentin soğuk kasvetli havasında. Darbe yılları, tanklar, devrilen kurulan hükümetler, idamlar… Her devrin yiyicisi, yancısı farklıydı ama aslında değişen bir şeyler yoktu çarkın işleyişinde.

Köpek yavaşlığına rağmen bir iki koşunun ardından tuvalet için söğüdün altındaki otların arasına girdi. Alışkanlıktan olacak önce körelmiş tırnaklarıyla toprağı eşeledi, kokladı, tıknefes kalınca çişini yapmak istedi.

Kabızlığı atlatmasına da en son gittiği veteriner yardımcı olmuş, üstelik az da muayene ücreti almıştı. Köpek otların arasından hafiflemiş olarak çıktı. BK cebinden çıkardığı poşete hayvanın dışkısını koydu. Biraz ötedeki çöp konteynerine, çevresine gören var mı, diye baktıktan sonra fırlattı.

Artık zor geliyordu yaşlı bir köpeğe bakmak, onun sorunlarıyla uğraşmak. Asıl şimdi kendisi bakıma muhtaçtı şu bitkin kimsesiz haliyle. Köpekten kurtulmak gerekiyordu, kendi de yaşlanınca bir kenara itilmemiş miydi? Nerede o sıkıyönetim yıllarının, “astığı astık kestiği kestik”, kalem kıran savcısı BK?

Köpek adamın dalgınlığını fırsat bildi, ağır bedenini sürüyerek vızır vızır işleyen asfalta atladı. BK ilk şaşkınlığını üzerinden attı.

”Köpek bile kalemini kendi kırdı.” diye söylendi.

Önündeki hızlı akan simsiyah boşluğa yürüdü.

Mevsimsiz

Eskiden her ürünün bir mevsimi vardı, şimdi vakitli vakitsiz yetişiyor meyvesi sebzesi, diye iç geçirdi.

Önündeki tabakta irili ufaklı çilekleri yeşil saplarından ayırmaya çalışıyordu. İstanbul’daki kızıyla kendisine yetecek kadar birkaç kavanozluk çilek almıştı pazardan.

Sapları kopardıkça çileğin kırmızısı parmak uçlarından bileğine doğru incecik bir yol izlemişti. Gözleri o kırmızı yoldan geçerken dudaklarına hafif bir gülümsemenin kıvılcımı yayıldı.

Küçükken değirmenin yamacındaki arazide nisan, mayıs aylarında yabani çilekleri toplayıp bir ağaç çubuğuna dizerdi. Onlardaki baş döndürücü koku neydi öyle, ah koklamaktan yemeye kıyamazdın ki.

Geçti o günler, ne o çilekler kaldı ne değirmenin arkasındaki hafif meyilli yamaç. Hepsi her yer düz, bayır, tepe dozerlerle çay ekimine hazır hale getirildi. İnsanlar ne varsa kesti, söktü; yerine çay dikti, sahte köksüz bir yeşil dolandı yamaçları, vadileri ve köyleri. Şimdi çaya günlük kota konmuş ne fayda, özellere gün doğdu, çayı maliyetinin altına üstelik vadeli vermek zorunda köylü.

Gözlerini çileğin dikensi kırmızısından akan çizgiden kurtardı, işe koyuldu. Hafif hafif atıştırmaya başlayan yağmur hızını arttırmıştı. Üstteki derenin boz bulanık uğultusu gittikçe artıyordu. Telefonuna baktı, şebeke yoktu; haberleri dinleyen herkes telefonlara yüklenmişti anlaşılan. Kızım telaşlanmıştır, kıyamam yavruma, diye üzüldü.

Yağmur durmadan yağıyor, rüzgâr sanki karanlığı yerinden sökmek için çalışıyordu.

Ocaktaki reçeli indirdi, üzerindeki kırmızı köpük çökünce kavanozlara koydu.

Gecede sadece üstteki dereyle köyün köpekleri uyanıktı.

Dozaj

“Gülüme, mersin dalı attınız mı arife günü?” diye sordu adam. Çocuk sayısız kez yanıtladığı soruyu yine aynı sakinlikte cevapladı. “Mersin atılmıyor artık mezarlara dede, buğday serpiliyor, kuşlar, böcekler nasiplensin.” diye.

“Kim çıkardı bu yeni icadı? Olmaz, buğday da neymiş, mis kokulu tazecik mersin dalı atacaksınız Elena’nın mezarına.”

“Bakın aklım başındayken söylüyorum, buğday falan istemem ben ölürsem toprağıma, aklınızda bulunsun.”

Adam sanki sözünü kesiverecekler de dilsiz kalacakmış gibi korkuyla hiç kesintisiz sürdürdü konuşmasını.

“Değirmene gittiniz mi bugün ha! Su boyundaki değirmenci Vasilaki’ye selam söyleyin, ayaklarından gelemiyor.” deyiverin.

Soluklandı belli ki bir yangının içinden önünde ne varsa itekleyerek çıkmaya çalışıyordu. “Ne vardı Elena erkenden sap gibi koyuverecek beni, bu dangalakların ortasında.”

Geceleyin sayıklamaya başlayınca oğlu ve gelini geldi, torunu elini tuttu. Bir yudum su içirdi, parmaklarıyla alnını sıvazladı, ateş gibi yanıyordu.

Oğlu, “Baba, baba kendine gel artık, yaşlı başlı adamsın çocuk korkuyor bu esrik hallerinden. Kendine gel bak yarın bayram.”

Gelini, “Mübadelede gölden gemiye götürülürken kayboldu Elena, sen de biliyorsun bunu baba.”

“Kaybolmadı, onun mezarı karşıki yamaçta sakız ağacının altındadır. Onun ayakucuna ağacın altına gömeceksiniz beni.”

Oğlu anamın yanı dururken boş bir mezara gömülürsen el âleme rezil oluruz, diyemedi.

Karısına bıkkın ses tonuyla seslendi.

“Yarın doktora götürelim de ilacın dozajını ayarlasın.” 

Cıldırık

Kurumuş çiy kokan otların arasından ansızın bir serçe sürüsü havalandı. Pır sesi göğü yırttığı anda aynı sesin izine takılan çiftenin iki el tok atış sesi duyuldu. Sağa sola savrulan kuşlardan bazıları sesin geldiği ters yöne doğru kanat çırparak uzaklaştı.

Adam, sırtından indirdiği av çantasına önce otların arasında yaralı bir şekilde çırpınan kuşların başlarını bükerek koydu. Sonra kaçma olasılığı ortadan kalkmış ölü kuşları ıslak otların, çalıların arasından toplamaya başladı. Üşenmeden olduğu yere diz çöktü saydı, otuz beş kuş ölüsü vardı çantasında. Akşama şöyle kallavi bir ziyafet vardı, demek. Tavadaki küçücük kuşlar kendi yağlarıyla kızardığında bir lezzet ayinine dönüşecekti dünya.

Bunları düşünürken çitin başına gelen ak kadın bağırdı. “Nasıl kıydın deyyus küçücük cıldırıklara, zehir zıkkım olsun.” Adam şaşırdı, kadın yerden tezek ağaç parçası ne varsa üzerine fırlatmaya beddualar yağdırmaya başlamıştı. “Onların kaderlerinde bu var, çıtır çıtır tavada pişmek sonra da yağlarını akıta akıta çıtır çıtır yenmek.”

Kadının siniri yatışmamıştı, elleri böğründe bağırmaya devam etti. “Karşıdaki adak ağacını şenlendiren Eren’in kuşları onlar. Nasıl kıydın, yağlı kurşunlara gelesin a be suratsız.”

Eren dağının çalkantılı boşluğunda serçe sürüleri yel gibi çoğaldı. Yüzlerce yıllık adak ağacının üzerinde kenti kuşatmaya hazır bir cıldırık komünü vardı.