İmkansız

Sevebilmenin imkansızlığının olası güz başlangıcındaydık.

Şehir kapanan perdelerde sarkacını unuttuğunda elleri ellerime bir misilleme mesafesindeydi.

“Aşk imkansız mıdır yine de?” dedim.

“Aşk varoluş ayininde sonsuz kesişmedir”dedi.

“O zaman evrendeki bütün kırmızılar kesiştiğinde aşk muhtemel bir ayindir.” dedi koro.

Kırmızıların silikleştiği nekahet aralığında dağın ağzında biriken sözcükler büzüştü.

Gök dağıldı, renklerini toplayan kırlangıçlarla yıkık bir kalpten mezbahaya.

Onarılmadı kış kırıklıkları, gecikti bir ihtimal bahar. Gelmedi, gelmesine düşler yakılan çağ sökümü.

Ellerinden ovaya naklen allı morlu sus uçurtmaları.

İmkansızı istedi öldü yazıyor morg kapısında.

Düşler Ağacı

Göğe asılı salıncakta iki hayalet balerindi aşk. Göğe baktılar asıldılar, otobüslerin camından yokuş yukarı.

Plazaların karartılmış saydamlığındaki kırıklardan içeri düşen morluğu ağızlarının kıyısına koydular. Unutmabeniler sardı kenti, otobüs duraklarında bekleyen kızların düşlerini.

On numara hayallerin genişliğinden içtiler kokuşmuşluğu, zifti.

Yıldızlara baktılar yoruldular sabahın vişneliğindeki morgda, upuzun kör uykusuzlukta.

İğnelikler astılar göğüslerine davullu zurnalı.

Her biri sivriltilmiş sözcüklerden yontulu bıçak yarası.

Yasak sevişmelerin iki sokak sfenksidir aşk, durdukça solgunlaşan eylemsiz sevgisizlik.

Düşler ağacında dilek niyetine dönen rengârenk bale patiklerinde kedi patileri.

Rimelleri akmış bir nar ağacıdır caddenin ortasına sessizce dökülen çığlık.

Se/Vinç

Adam okuduğu gazeten başını kaldırdı. Koyu çizgilerle çizdiği sütunun “Vinç Operatörü” başlığını daha geniş çerçeveye aldı. Elindeki sarma tütünün ucunda uzayan külü tablaya götürdü.

“İş buldum” dedi, karısına.

Kadın akan çatının altındaki kovaların yerini değiştirirken bu seslenişi duyup duymadığını hiç belli etmedi.

“İş yeri iki saat uzakta, olsun” dedi adam.

Kadın çocuklarını okula göndermiş, kesilen yağmuru fırsat bilip kovaları kapının ağzına toplamıştı.

Evin tek kuru yerine taşıdığı televizyonu izliyordu kadın.

“Tuzla’da işçi ölümü: Vinç operatörü yükün altında kaldı” ibareli haber bandı gözünün önünden birkaç kez geldi geçti.

Kalktı, mutfağa gidip geldiğinde elinde toz bezi vardı.

Bol seyircili illüzyon gösterisinde buldu kendini kadın.

Bezle ovaladı sayısız kez boşluğu. Renkli kutuyu yok etti.

Aniden bastıran yağmurla kadın tekrar kovaları akan yerlere taşıdı.

Kuşlar

Göğü kısalttı kuşlar.

Bomba, silah sesleri arasından toz duman bulutu düştü odaya.

Kadın elindeki toz beziyle silmeye çalıştı odaya düşen gürültünün yansımasını. 

Adam diliyle yeniden yokladı izmaritin ucundaki keskin acının kan tadını.

Çocuk:

-Kuşlar öldü, diye haykırdı anlatıcının sustuğu ekranda.

Göğü yerine getirdi kuşlar, kesilip biçilen yerlerinden yeniden.

Kuşlar uçtu, göğün refleksiyle.

Çocuk düştü.

İskele

Şehrin solan yüzünü boyardık, kurduğumuz cambaz askılarında her mevsim.

Bir balerin esnekliğiyle gövdemiz ter içinde çok katlı çok kanardık geceleri.

Beş işçiydik o gün… Bir rakam olmanın dışında etle kemiğe bürünen yoksulluğun sabahında.

Kuşlar uçarken saçak altlarından, baş üstünden kesilen çiğdemler gibi eğilmiştik iç yalnızlığımızdaki kuyulara.

Upuzun iskeleden onuncu kata, katlanarak çoğalan yürek kıpırtısıyla çıkmıştık belki.

Sabahın dokuzu saat, dokuz doğurmuş gecelerin yanılsamasıyız iskelenin üzerinde beş kişi.

Dünyanın dengesine gül koymuş ölüm.

Salıncağa dönmüş altımızdaki derin boşluk.

Beş kişiydik o sabah kentin nefessiz koşuşturmasında.

Bir çıkarma işlemiydi zamanın çılgın hesap makinesinde.

Üçü eksildi insanlığınızdan, ikisi ağır ve kayıp.

Ç/Öl

Deniz, hafif karartılı kuşlarıyla arkasını dağlara veren kumsalın kıyılarına sokuluyordu. Kaç gündür yollardaydılar. Yapış yapış, tıkış tıkış dolduruldukları kamyonun kasasında sıradan bir yaz gecesinin sonuna vardılar.

Keskin uçurumlarında duran zamanın tik taklarını, çocuk çığlıklarından indirmeye çalıştı kadın. Kuru bir kaktüse dönüşen memesine dayadığı kızının hırıltısında dinlendi Esma. Bu hırıltıların her çıkışında upuzun çivilerin vücudunun bütün dokularına yayıldığını hissediyordu.

Çocuğun hırıltısı kesildi, memesinden bedenine bir buzul kütlesinin yürüdüğünü hissetti. Kamyon son viraja girdiğinde arka tekerleğin çukura düşmesiyle savruldular. Adamlar, göğsündeki bir top buzdan heykelle köyün girişinde bıraktı onları.

Gecenin karanlığında dar bir patikadan birbirlerinin soluklarına tutunarak indiler o küçük koya. Çamlardaki ağustos böceklerinin rüzgâr çağıran korosu dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Gölgeler çoğaldı, iç içe geçti fısıltılardaki minnacık kelimeler büzüştü, düştü.

“Çocuğu bırak!” dedi kocası.

Kadın sıkı sıkıya sarıldı soğuyan yapay sözcüklerin sarsıntısına.

“Çocuğu şuraya gömelim” dedi adam. Kocaman bir çukur açtı gölgeler ikiletmeden.

Duymadı kadın, dipteki ninniyle uyandırmaya çalıştı çocuğunu. Gövdesine bastırdı gövdesini, vermedi. Zar zor son anda ite kaka bindirildiler suyun hizasındaki bota.  

Adam, Esma bak kurtulduk, dedi. Kadın hala yanan göğsünde o buz kütlesini taşıyordu.

Birden bire ayağa kalktı. Diğer çocuğu da kadının ayaklarına dolanmıştı sıkı sıkıya.

Kimse birbirine bile bakamadı uzaklara sustu. Hepsinin gözleri karşıdaki adanın ışıklarına mıhlıydı sanki.

Botun pervanesinin açtığı karanlıkta kaybolup gitti çölün güldüğü ayna.

Fırtına

Sazlıkların arasından dolanarak kanalda ilerleyen üç tekne. En başta Pinterci var, kılavuzluk ediyor diğer iki tekneye. Yolunu şaşırmadan çıkabilmek ustalık işi bu labirentten Akdeniz’e, laciverte. Ummadığın anda su bitiverir, hop çıkarsın sazlıklardan karaya. Sonra oradan tekneyi tekrar suya döndürmek zahmetli iş, bir sürü uğraş.

Pintercinin teknesi küçük, pancar motorlarının sesiyle sazlıklardan havalanıyor sakar mekeler. Kanat çırparak karşı kayalara doğru yol alıyorlar, yeniden korunaklı yuvalarına dönmek için.

Dar bir boğazdan dikkatlice geçiyorlar pintercinin peşi sıra.

Geçtikleri yer denizle kanalın birleştiği ilk nokta. Kum bazı noktaları doldurmuş, küçük bir geçitten birbirinin izinden yol alınabiliyor ancak. Sert akıntılar, dalgalar geçişi gittikçe zorlaştırıyor.

Her tekne yaşama dair küçük umutlar taşıyor. Pinterci, Arap Sabri’den tekne için aldığı paranın faizini ödeyecek. Arap çok acımasızdı yola çıkmadan önce:

-Bak bu seferde boş dönersen denizden, teknemi geri alırım, demişti.

Ortadaki teknede Selami var. Tekne işinden pek anlamaz, çiftçiyken girmiş hiç bilmediği bu işe, karısının sözlerine kulak tıkamış, takılmış umudun peşine. O da kızını everecek bu yaz, düğün dernek, malum para demek.

En arka teknede Behçet var. İzmir’den gelmiş buralara, kayınpederinin evine. Hayatta dikiş tutturamamış. Kayınpederi yemin billah ediyormuş, onu bu sefer dikiş tutturamazsa defedip kızının yanına yaklaştırmayacağına.

Üç umut dolanıyor denizde, ağlarını paraketelerini suya bırakmış, bekliyor kımıltısız küçük koyda.

Deniz kabarıyor, fırtına yaklaşıyor. Deniz kuşları gecenin içinde çığlıklarla selamlıyor fırtınayı.

Günlerce aç susuz bir koyda bekleyişin sonunda deniz durulur gibi olunca tüm umutlarını ağlarını denizde bırakarak, geri dönüş yoluna çıkıyorlar. Deniz yeniden kararıyor, tekneler bata çıka gecenin içinde birbirlerinin pat pat seslerini aralıyor.

Pinterci bu sefer en geriye düşmüş. Teknesi küçük boğazdan içeri girişte büyük dalgayla ters yüz oluyor. Rüzgâr, dipteki kırmızı mercanlar çağırıyor onu:

-Pinterci! Pinterci! Pinterci!

Pinterci son bir hamleyle kendine atılan halatı yakalıyor. Sıkı sıkıya ömrünün en uzun yolculuğuna hazır dağcı gibi döne döne ışığa tırmanıyor. Yekenin vücudunda açtığı derin kesiği bile hissetmiyor artık.

Sabahla gölün kıyısındaki kordonda çıkıp gelmeyen balıkçıları bekliyor elleri böğründe üç kadın, birçok çocuk. Bir de Arap Sabri ağzında dolu küfür.

Altındiş Sabri

Çamların uğultusuyla kesilen, püren kokularındaki yorgun kanatlardan atladı geceye.

Gece çakır yıldız, baş döndürücü ateş böcekleri kayalıklarda bir derin yanılsama. Çığlık çığlığa çakal kımıltıları, kanyona inen incecik kıvrımlı patikada.

Ateş böceklerinin kümelendiği uçuruma sürdü atını Altındiş Sabri, mavzerinin namlusu sımsıcak, kalbi atının adımlarından daha önde, yel gibi…

Bulacaktı. Alnına sürülen bu lekeyi ancak böyle temizleyecekti. Hızla sürdü atını çalılıklardan dağa yaslanan boşluğa. Boşluk aldı götürdü onu bilmediği seslerin, susuşların düzlüğüne, bıraktı. Boşluktan karanlığa gömülen ovaya atının gözlerinden son kez baktı. Ovada beli belirsiz evlerin yanıp sönen kandillerine kulağını yaslayıp dinledi. Her çıtırtıya kulak kesildi. Evren sustu gökyüzünün altında, geyikler indi kıyılarına.

Sabri, üç beş çoban evinin sessizliğe gömüldüğü tepenin yamacına geldi. Köpekler, kuyruklarını kıstırıp birkaç hırlamanın ardından geri çekildiler.

Silahını doğrulttu.

-Bunu yapmayacaktın!

Atı aynı yollardan tek başına geri döndü.