“Sandras’ı Koruma Platformu olarak bölge doğasını maden tahribatına karşı savunuyoruz”

“Yangın sonrasında etkilenen ruhsat alanlarında yeni ocak işletmesi açılması veya kapasite artırımı talepleri geldiğinde ilgili kurumlar daha mı kolay “ÇED Gerekli Değildir” kararı verecekler? “diye kafalardaki soru işaretlerine vurgu yapan ve Köyceğiz’deki yangın söndürme çalışmalarına gönüllü olarak destek veren Sandras’ı Koruma Platformu kurucularından turizmci Murat Demirci ile son yangınlardaki eksiklikler ve yapılması gerekenler üzerine konuştuk.

MUSTAFA GÜÇLÜ: Bu yaz ülke tarihinin en büyük orman yangınlarıyla mücadele ettik. Sizce ülkemizde doğal afetler için önceden yeterli seviyede hazırlık çalışmaları yapılıyor mu?

MURAT DEMİRCİ: Bence yapılmıyor. Bu cevabımı, yaşadığımız en önemli tecrübelerden biri olan 17 Ağustos 1999 depremi sonrasında planlanan depreme hazırlık çalışmalarının ne derece hayata geçirildiği gerçeğine dayandırıyorum. Bir diğer dayanağım, dere yatağının imara açılmasıyla yaşanan sel felaketlerinden ders alınmayıp aynı hataların tekrar edilmesidir. Bunlara Köyceğiz’de de yaşadığımız yangın felaketindeki hazırlıksızlığımızı eklersek, ülkemizde doğal afetlere karşı önceden yeterince hazırlık yapıldığını söyleyemeyiz.

MG: Resmi verilere göre ülkemizde her yıl çeşitli sebeplerle ortalama 8-10 bin hektar orman yanıyor. Bu yangınların önüne geçilebilmesi ya da zamanında müdahale edilebilmesi için neler yapılmalıdır?

MD: Köyceğiz’de Yangı sırtlarında başlayan küçük bir yangın en başında çok çabuk söndürülebilecekken, yöneticilerin almadığı kararlar, aldığı geç kararlar, siyasi hesapları, öngörememesi, önemsememesi sonucunda o küçük yangın koca koca dağları, ormanları, içindeki canlıları yuttu.

Yapmamız gereken, yangınla mücadeledeki bu ve diğer eksiklerimizin siyasi tartışmalardan bağımsız acilen tespit etmek ve gidermektir.

MG: Anayasa’nın 169. Maddesine göre, yanan orman alanları hiçbir koşulda imara açılamaz ve bu alanların yeniden orman özelliğine kavuşturulması gerekir. Bunlar yasada yazanlar ve herkesi bağlayan hükümler olasına rağmen herkeste bir kuşku var.

Geçmiş yıllardaki olumsuz uygulamalara bakarak ormanların rant için imara açılması konusunda neler düşünüyorsunuz?

MD: Halk, güvenmemekte haklı çünkü durum tecrübeyle sabit. Ben imar tehlikesine bir ekleme daha yapayım: yanan alanların imara açılması gibi yeni maden ruhsatı verilmesiyle de karşılaşabiliriz. Özellikle Köyceğiz Sandras Dağı eteklerindeki yangın bazı ruhsatlı maden sahalarını da yaktı. Çövenli’deki mermer ocağı ile Çayhisar’ın kuzeyindeki olivin maden ocağının yanan alan içinde olduğunu bizzat gördüm. Yangın sonrasında etkilenen ruhsat alanlarında yeni ocak işletmesi açılması veya kapasite artırımı talepleri geldiğinde ilgili kurumlar daha mı kolay “ÇED Gerekli Değildir” kararı verecekler? ÇED raporlarında yer verilecek muhtemel “yangın sebebiyle vasfını yitirmiş ormanlık alan” tanımlamasına onay verecekler mi? Sandras’ı Koruma Platformu olarak bölge doğasını maden tahribatına karşı savunuyoruz; şimdi yanan yerlerin hem imar hem de maden tehlikesine karşı korunması için gözümüzü daha da açacağız.

Diğer taraftan, yanan alanların yeniden orman özelliğine kavuşturulmasında benimsenen yöntemlerde de sorun olduğunu düşünüyorum. Yangın sonrasında “fidan dikme kampanyası” başlatmak hemen her zaman ilk refleks olarak karşımıza çıkıyor. Çoğu kişinin iyi niyetle, yapabileceği en kolay girişim olması sebebiyle bunu tercih ettiğinden şüphem yok; ancak, bunun maden, HES vb. projelerin ve yangınların aklama reçetesi olarak memlekette yerleştirilmeye çalışılan “kestiğimiz ağacın yüz katı fidan dikeceğiz!” zihniyetine de hizmet ettiğini, fidan dikince alanın orman özelliğine kavuşmuş olamayacağını görmek gerekiyor.

Orman Genel Müdürlüğünün izlediği yöntem gereği, yanan alanlardaki tüm ağaçlar kesilecek; Köyceğiz’de Pınar ve Sazak köylerinde yanan alanlarda ağaç kesimine başlandı bile. Sonra alan fidan dikimi için hazırlanacak ve ardından fidan dikilecek. Bazı yerler için “yangına dayanıklı ağaç” yetiştirilmesi kararı alınacak, bazı yerlerde daha çabuk büyüyen. Bana göre bu yöntem, ormana sadece odun (ve para) gözüyle bakmaktır. Yapılması gerekenin, aksine, yanan alanların bir kısmına hiç müdahale etmemek, bir kısmına belirli bir süre sonra müdahale etmek ve genel olarak mümkün olduğunca ormanın kendiliğinden doğal olarak oluşmasına müsaade etmek olduğunu düşünüyorum.

MG: Yangınlara müdahalede sizce en etkili araç ve yöntem nedir? Bakanlığın envanterinde yangınlara müdahale için özellikle uçak ve helikopterin olmadığı görüldü. Köyceğiz’deki 14 gün süren yangınlarda saha adete kendi kaderine terk edildi. Bu konudaki sizin izlenimleriniz ve düşünceleriniz nelerdir?

MD: 22 yıl önce… 1999 yılında Gölcük depremi sonucu TÜPRAŞ rafinerisinde çıkan yangına bir yangın söndürme uçağı müdahale etmişti. Bu uçak, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın envanterinden çıkarılmış “Grumman S-2E Tracker Deniz Karakol Uçağı”nın TAI-TEMA-Anadolu Üniversitesi iş birliği ile 4,5 ton su kapasiteli yangın söndürme uçağına dönüştürülmüş haliydi. Prototip olarak üretilen bu modifiyeli uçak ve TAI’nin “biz yapalım, dışarıdan uçak kiralamayalım” diye önerdiği proje eğer zamanın Orman Bakanlığınca kabul edilseydi, tam 15 adet yangın söndürme uçağımız bugünkü yangınlara müdahale ediyor olacaktı. Dahası, buna ilaveten kendi üretimimiz yangın söndürme kitiyle yangın söndürme uçağı haline getirilmiş C130 tipi nakliye uçaklarımız da bu filoya dahil olacaktı. Maalesef bu projeler çöpe atıldı, çünkü özel şirketlerden kiralama yöntemi benimsendi. Şahidim, çünkü oradaydım.

22 yıl sonra… Yıllar önce olduğu gibi bugün de hala uçak, helikopter kiralayarak yangına müdahale etmeye çalışıyoruz. Onu da yaparken öyle bir teknik şartname hazırlıyoruz ki, THK’nin elindeki 4,9 ton kapasiteli yangın söndürme uçakları katılamasın. Sonuç fiyasko: uçak sayısı yetersiz, tek başına ve az sayıda helikopter etkin değil, aynı anda çok sayıda yangına yer ekiplerimizin yetmesi mümkün değil.

Bu sebeple, en etkili mücadele için yangın istatistiklerinden yola çıkarak uygun sayıda uçak-helikopter-İHA’lardan oluşan bir filo oluşturulmalı; bu, Tarım ve Orman Bakanlığı veya Hava Kuvvetleri bünyesinde kurulabilir. Buna karadan mücadele ile destek verilmeli; bu da ormancı-itfaiyeci-STK-yerel halk unsurlarından oluşmalı.

MG: Yangın söndürme çalışmalarında kendiliğinden de olsa gönüllülerin büyük çabasına şahit olduk. Sizce yangına müdahale eden personelin eğitimi ve sayısı yeterli mi?

MD: Değil, maalesef. Aynı anda, farklı bölgelerde ve çok sayıda yangında personel sayısının yeterli olmasını beklemiyorum ama eğitimleri yeterli olmalı. Mücadeledeki personel sayısının yetersizliği böylesine durumlarda silahlı kuvvetlerden ve sivil gönüllülerden verilecek takviye ile giderilebilir ki son yangınlarda yasaklanana kadar sivil gönüllülerin desteğini gözlemledim. Diğer taraftan, özellikle yangın çıkan yerlerdeki yerel halkın mücadele alanına sokulmaması kararının mücadeleyi zayıflattığını gördüm; çünkü, hiçbir ormancı veya itfaiyecinin bölgeyi yerel halk kadar iyi bilemeyeceğine ve koruyamayacağına inanıyorum. Şahit olduğum kadarıyla, ormancı ve itfaiyecilerin özellikle çok daha fazla fiziki eğitime ihtiyaçları olduğunu söyleyebilirim.

MG: Son söz olarak neler söylemek istersiniz?

MD: Ormanlar yanarken, yöneticilerimiz Avrupa’daki en geniş uçak ve helikopter filosuna sahip olduğumuzu duyuruyor, bin misli ağaç ve yeni yeni evler dikeceklerini müjdeliyorlardı. Benim gözümde bu, her afet sonrasında olduğu gibi, kuyruğu dik tutmaktan başka bir şey değil, çünkü gerçek bambaşka.

Halbuki buna, yangınla mücadeledeki eksiklerimizi tespit edip, aldığımız hatalı veya geç kararlardan sorumlu tutulacağız, tüm bunlardan ders çıkarıp mücadelemizi daha etkin hale getireceğiz, söylemini de eklemeliler. Gönüllü desteğini zayıflık olarak algılamayıp yerel halkın bölge ve yangın bilgisine güvenmeli, kararlarını ona göre almalılar.

Afetlerde yöneticiler ve sorumlu kurumlar, birleştirici olmalılar. Aksine ayrıştırmaya gitmek, siyasi rant hesabıyla karar almak, belki hitap ettiği kesimin hoşuna gider, ancak yanan ormanların, hayvanların, toplumsal huzurun önemsenmediğini de gösterir. Halk da bunu görür.

“Orman yangınları ve benzeri afetler konusunda hazırlıklı değiliz”

KöyceğizSandras Dağı yangınlarında Ağla mahallesindeki irtibat merkezinde çalışmalara gönüllü olarak katılan CHP Köyceğiz Belediye Meclis üyesi Mehmet Ali Acet ile doğup büyüdüğü ve bir eğitimci olarak görev yaptığı topraklarda meydana gelen son yılların en büyük felaketi orman yangınları üzerine konuştuk…

MUSTAFA GÜÇLÜ: Bu yaz ülke tarihinin en büyük orman yangınlarıyla mücadele ettik. Sizce ülkemizde doğal afetler için önceden yeterli seviyede hazırlık çalışmaları yapılıyor mu?

MEHMET ALİ ACET: Orman yangınları ve benzeri afetler konusunda hazırlıklı değiliz. Bunun örneğini Köyceğiz yangınlarında yaşadık, yangın Köyceğiz’in 5 km kuzeydoğusunda başladı ancak 40 dakika sonra müdahale edildi, o da çok yeterli olmadı, sanki yangının büyümesine fırsat verildi.

Yangın ilk başladığı zaman helikopterlerden bir tanesi müdahale etseydi karadan halk desteği ile orada yani çıkış noktasında biterdi. Yangına çok hazırlıksız yakalandık. Yeterli personel, hava desteği, yangın söndürme malzemesi ve ekipmanları yoktu.

MG: Resmi verilere göre ülkemizde her yıl çeşitli sebeplerle ortalama 8-10 bin hektar orman yanıyor. Bu yangınların önüne geçilebilmesi ya da zamanında müdahale edilebilmesi için neler yapılmalı?

MAA: Öncelikle yangın söndürme araçları modernize edilmeli, yangın kriz merkezleri oluşturulmalı, yaz mevsiminde kesinlikle personelin yer değiştirmesi engellenmeli.

Yaz döneminde o yöreden mevsimlik yangın söndürme personeli alınmalı ve eğitilmeli. Orman köylülerinin sürece dahil edilmesi yereldeki pek çok sorunun kolaylıkla aşılmasına şüphesiz katkı sağlayacaktır. Bölgenin arazi yapısını ve coğrafi özelliklerini bilen kişilerin orman yangınlarında dışarıdan getirilen personele göre daha etkin ve başarılı olacağı ortadadır.

Yangına havadan olduğu kadar karadan da müdahale edilebilmeli. Orman yolları açık tutulmalı, yol kenarları yanıcı maddelerden temizlenmeli. Yangın arazözlerine su takviye yapmak için 20-30 ton kapasiteli tankerler olmalı.

Yangın için 40-50 ton su kapasiteli tanker uçaklar alınmalı ve bu uçaklar seri bir şekilde yangına müdahale etme kapasitesine ve becerisine sahip donanımda olmalı.

MG: Anayasa’nın 169. Maddesine göre, yanan orman alanları hiçbir koşulda imara açılamaz ve bu alanların yeniden orman özelliğine kavuşturulması gerekir. Bunlar yasada yazanlar ve herkesi bağlayan hükümler olasına rağmen herkeste bir kuşku var.

Geçmiş yıllardaki olumsuz uygulamalara bakarak ormanların rant için imara açılması konusunda neler düşünüyorsunuz?

MAA: Yanan orman sahaları hiçbir şekilde kişi ya da kurumlar tarafından amacı dışında kullanılmamalı. Buna yeltenenler cezalandırılmalı, bu konuda varsa yasal boşluklar giderilerek halkın bilinçlenmesi için çaba sarf edilmeli. Hem yerel hem de ulusal ölçekte çalışmaların başlatılması önemli bir adım olacaktır.

Yanan sahaların eski haline döndürülmesi konusundaki süreçlere geçmişten beri halk hep şüphe ile yaklaşmıştır. Bu alanların madencilik faaliyetlerine hatta imar izniyle yapılaşmaya açılacağı endişesi hep olmuştur. Bu da doğaldır çünkü şimdiye kadar söz verilmesine rağmen yanan sahaların başka amaçlarla kullanıldığı halk tarafından tecrübe edilmiştir.

Halk olarak bu konularda duyarlılık göstermeli, verilen sözlerin ve uygulamaların takipçisi olmalıyız. Ancak böyle yaparsak yanan ormanların yeniden yeşermesini saylayabiliriz. Gelecek kuşaklara atalarımızdan aldığımız mirası gönül rahatlığıyla devredebiliriz.

MG: Yangınlara müdahalede sizce en etkili araç ve yöntem nedir? Bakanlığın envanterinde yangınlara müdahale için özellikle uçak ve helikopterin olmadığı görüldü. Köyceğiz’de 14 gün süren yangınlarda saha adeta kendi kaderine terk edildi. Bu konuda sizin izlenimleriniz ve düşünceleriniz neler?

MAA: Köyceğiz orman yangınlarını üzülerek izledik. Orman İşletme Müdürlükleri, personel araç gereç olarak yeterli değildi, sivil halkın orman yangınına müdahaleye katılması bir süre sonra engellendi. Biz her türlü zorluğa rağmen 14 gün boyunca tüm gönüllülerle birlikte arazideydik. Kadın erkek demeden herkes işi bir kenarından tuttu. İstanbul’dan, Trabzon’dan, İzmir’den, yakın yörelerden gelen, işini gücünü bırakıp bizimle çalışan herhangi bir ücret talep etmeyen eli öpülesi gönüllülere, Azerbaycan’dan Kuveyt’ten gelen askerlere minnettarız. Bir ağacın, bir kaplumbağanın yanmasını önleyen tüm çalışanları yürekten kutlarım.

MG: Yangın söndürme çalışmalarında kendiliğinden de olsa gönüllülerin büyük çabasına şahit olduk. Sizce yangına müdahale eden personelin eğitimi ve sayısı yeterli miydi?

MAA: Orman yangın sahasında yeterli sayıda eğitimli personel yoktu. Sevk ve idare buna bağlı olarak da koordinasyon yeterli değildi. Orman işletme müdürlüklerinde çalışan işçi sayısı çok yetersiz, olanlar da eğitimsizdi. Geçmiş yıllarda olduğu gibi çevre köylerden yangın söndürme personeli alınmalı yangın konusunda eğitilmeli.

Gönüllüler resmî personelin koordinasyonunda eğitim ve gücüne göre yönlendirilmeli. Bu yangınlarda gönüllüler ve kurumların araç ve gereç desteği olmasa yangınlar, yağmurların söndürmesi için tamamen kendi haline bırakılacaktı.

MG: Son söz olarak neler söylemek istersiniz?

MAA: Yangınlara karşı önceden hazırlıklı olmalıyız. Yangın su toplama merkezleri bakımlı olmalı. Gökçeova Göleti’nin önemini anladık, yangın araç ve gereçleri modernize edilmeli. Yangın havadan olduğu kadar karadan da söndürülmeli. 100-200 metre mesafeye su atabilen tankerler olmalı. Yangına orman personeli yanında eskiden olduğu gibi gönüllüler de katılmalı.

“Yangını seyretmek zorunda bırakılan, ağlayan gönüllülere şahit olundu”

Muğla Köyceğiz Sandras Dağı’ndaki madencilik faaliyetlerinin bölgede yarattığı olumsuz etkilere karşı yöre halkını bilinçlendirmek ve farkındalık yaratmak amacıyla kurulan “Sandras’ı Koruma Platformu” kurucularından Neşe Yüzak ile Muğla’da ve ülkemizde çıkan son yangınları ve yapılması gerekenleri konuştuk. Yüzak, “Yangında üzüldüğümüz orman alanının kat be kat fazlası maden alanlarında yok ediliyor ve bu alanlar rehabilite edilemiyor” diyor.

MUSTAFA GÜÇLÜ: Bu yaz ülke tarihinin en büyük orman yangınlarıyla mücadele ettik. Sizce ülkemizde doğal afetleri önlemek için önceden yeterli seviyede çalışmalar yapılıyor mu?

NEŞE YÜZAK: Ülkemizde ne yazık ki her türlü sorunu oluşana kadar önemsemeyen ve kaynak ayırmayan bir zihniyet var. Teknik insanların yetkileri göstermelik, koyulan kurallar çiğnenmeye müsait, mevzuatlar ise sadece uyanlar için çalışıyor. Her afet sonrası yapılması gerekenler büyük toplantılarda dile geliyor. Ardından unutulup aynı akıbet bekleniyor. Biraz popülist politikalardan uzaklaşıp insanlarımızı eğitmemiz gerek. Mevzuat koyup onu uygulatmak ve uygulamak devletin görevi. Umarım bu üç hafta içinde yanan 135.000 hektarlık alan artık yangınlara hazırlanmak için bütçe ayrılmasını ve personel istihdamını ve eğitimini sağlar.

MG: Resmi verilere göre ülkemizde her yıl çeşitli sebeplerle ortalama 8-10 bin hektar orman yanıyor. Bu yangınların önüne geçilebilmesi ya da zamanında müdahale edilebilmesi için neler yapılmalı?

NY: Öncelikle orman köylüsünün eğitilmesi gerekir. Mutlaka köylerde devlet tarafından sertifikalı itfaiye gönüllüsü ekibi kurulmalı ve bu kişilerin koruyucu malzemeleri ve ekipman üzerlerine zimmetlenerek verilmeli. Yangın anında itfaiye için yedek kuvvet ve ilk müdahale imkânı oluşur böylece. Hızlı müdahale için yeterli personel önemli. Başka yerden Marmaris’e yangına giden personel kendi yangınına yetişemez. Bu koordinasyonun iklim koşullarına göre uygun desteklerle yapılması gerekir. Kriz masasının uyumlu çalışması ve komuta zincirinin kırılmaması, komuta kademesini alacak kişinin bölgeyi bilmesi ve yangın tecrübesi de ayrıca önemli faktör. Yangına hassas alanlarda tecrübesi olmayan şeflere görev verilmemeli. Bölgeyi tanıması için atamalar kış aylarında yapılmalı.

MG: Anayasa’nın 169. Maddesine göre, yanan orman alanları hiçbir koşulda imara açılamaz ve bu alanların yeniden orman özelliğine kavuşturulması gerekir. Bunlar yasada yazanlar ve herkesi bağlayan hükümler olmasına rağmen herkeste bir kuşku var. Geçmiş yıllardaki olumsuz uygulamalara bakarak ormanların rant için imara açılması konusunda neler düşünüyorsunuz?

NY: Yangınlar sonrası bu alanlara bir şey yapılamaz söylemleri herkesin dilinde. Oysa ki kısa sürede bu alanlardaki “Daha önceden planda vardı, o yüzden izin verdik normal yürüyor” şeklinde projeleri yakında göreceğiz. Bu yangın nedeniyle birçok alan temizlendi. Buraların plantasyon alanı olması da mümkün. Yani kereste yetiştirmek için orman tahsisleri. Turizm yatırımları ve maden işletme ruhsatları da birçok yerde yangınla çakışıyor. Yangında üzüldüğümüz orman alanının kat be kat fazlası maden alanlarında yok ediliyor ve bu alanlar rehabilite edilemiyor. Bu örtülü bir afet bana göre.

MG: Yangınlara müdahalede sizce en etkili araç ve yöntem nedir? Bakanlığın envanterinde yangınlara müdahale için özellikle uçak ve helikopterin olmadığı görüldü. Köyceğiz’deki 14 gün süren yangınlarda saha adeta kendi kaderine terk edildi. Bu konudaki sizin izlenimleriniz ve düşünceleriniz neler?

NY: Köyceğiz yangını Marmaris yanarken oldu ve ne yazık ki çok küçük alanda çıkan yangın itfaiye beklerken büyüdü. Dalaman hava limanına bu denli yakın bir nokta için bir yangın helikopteri bulunamadı. Başlangıç noktası yerleşim alanına yakın olmadığı için de müdahale acil yapılmadı. Aşırı hava sıcaklığı ve rüzgârın etkisi ile hızla ilerledi. Çoklu noktada çıkan yangınlarda kriz masası iyi bir yönetim de sergileyemedi. Valilik, Büyükşehir, İlçe belediyesi koordinasyonu yerine bir yarış vardı. Belediyeler çok miktarda yardım topladı ve alana gönüllülerle ulaştırdı. Devlet kurumları da kendi yardımlarını organize etmeye çalıştı. Nakdi yardım toplanamadığı için malzeme yardımları gereksiz boyutlara vardı. Valilik ve kaymakamlıklar vatandaşlara sağlıklı bilgi ulaştıracak bir kanal yaratamadılar. Bu da bilgi kirliliği yarattı. Yangınlar örtü yangınını aşıp tepe yangınına ulaştığı için hava desteği gerekti. Ne yazık ki bu konuda kurumlarımız sınıfta kaldı. 2021 bütçesinde 26 helikopter alımı talebi koyulmuş ve 2021 sonrasına ertelenen kalem olarak kalmış. İşte bu öngörüsüzlük, küresel ısınmayı önemsememek, hiç günahı olmayan orman yaşamını yok etti. Yine de canla başla sahada çalışan emektar ormancı, itfaiyeci, köylü, gönüllü birçok insan tesellimiz oldu. Hakları ödenmez.

MG: Yangın söndürme çalışmalarında kendiliğinden de olsa gönüllülerin büyük çabasına şahit olduk. Sizce yangına müdahale eden personelin eğitimi ve sayısı yeterli mi?

NY: Personelin eğitimlisi de var eğitimsizi de ne yazık ki. Personelden çok komuta kademesi ve krizi çözme sahayı tanıma sorunları olduğu görüldü. Gönüllüler sahada yönlendirileceğine, sahadan çıkarılma talimatları ile zayıflayan alan çalışmaları sorun oldu. Yangını seyretmek zorunda bırakılan ağlayan gönüllülere şahit olundu. Gönüllülerin sahaya yemek taşımalarına bile izin verilmediği oldu. Mevcut personelle alana bu ihtiyaçları gönderemedikleri için insanların kan şekerleri düşmüş. Tuz kaybetmişler. Zor bir süreç yaşandı. Kutuplaşan bir toplumun zararları da bu arada gözlenmiş oldu. Her şey insanların birbirlerini sevmesiyle daha kolay. Umarım kutuplaşan değil barışan bir topluma dönüşme yoluna gireriz. Bu konu da önemli bir afet.

MG: Son söz olarak neler söylemek istersiniz?

NY: Yangın sonrası köylülerin ihtiyaç tespitleri için de kurumlar ortak davranamadı. Bu kutuplaşma nedeniyle insanlar bölgeye kendi elleri ile yardım götürdü. Eşit bir dağıtım yapılamadığı için suiistimaller köylerde memnuniyetsizlik doğurdu. TOKİ vasıtası ile ev yapımı lafının daha ilk günden yapılması ve vatandaşa “keşke benim de evim yansa diyeceksiniz” denmesi işin en acı yanıydı. Köylüye afetten çıktıktan sonra ödemeli bir ev öngörmek de ayrı bir müteahhitlik bakışı, bu da çok olumsuzdu. Umarım daha sağlıklı sistemler oluşturmak için bunlardan ders çıkarılır.

“Barbarları Beklerken kendisini otonom bir vaziyet alma hali olarak tanımladı”

Kendini otonom yapı olarak tanımlayan Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi bileşenlerinden Dolunay Aker ile bu tür yapılanmaların gerçekleştireceği dayanışma ağları üzerinden piyasa edebiyatına karşı oluş halinin örgütlenmesinin gerekliliği ve önemini konuştuk…

Mustafa GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

Dolunay AKER: Kalıplar ve alışkanlıklardan bıkmış birisi olarak her şey yenide, ben de yeniyi araştırmak ve anlamakla mesul birisiyim. Bunu sadece sanatla sınırlamıyorum. Hayatın yenisiyle sanatı yan yana getirmek derdindeyim.

MG: “Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi” içinde yer alıyorsunuz. Yine bu minvalde sanat ortamında birlikte hareket eden pek çok kolektif bulunmakta. Sanat alanında bu tür otonom yapıların yeri ve işlevi nedir? Bu yapılar arasında piyasa edebiyatına karşı oluş halini örgütleyen bir dayanışma ağı neden kurulamıyor?

DA: Bence en önemli özellikleri sizin de dediğiniz gibi otonom olmaları. Bu tarz oluşumları, kolektifleri, birliktelikleri sanatın özgür barikatları olarak görmek mümkün. Ancak şunu göz ardı etmeden: bu barikatlar neden kuruldu, ortada bir barikat varsa karşıda bize karşı olan bir cephede var demektir. Eğer bu çizgi ayrımını netleştirebilir ve bu bakış açısıyla örgütlenebilirsek piyasa dergileri ve onların yazıcıları büyük bir telaşa kapılacaktır. Ben mevzii kolay kolay bırakacaklarını düşünmüyorum. Çünkü her iki tarafta görünüp her iki tarafı da kullanma derdinde olan gruplar da mevcut. Fakat bu da sağlam bir dirençle aşılabilir. Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi bu cüreti gösterebilen herkesle ittifak yapmaya hazırdır.

MG: ”Barbarları Beklerken Sanat kolektifi” olarak ülkemizin siyasal gündemindeki hak, hukuk, adalet arayışındaki mücadelelerde yerinizi alıyorsunuz. Bu bağlamda Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi nasıl bir ihtiyaçtan doğdu. İçinde bulunduğunuz kolektifi okuyucularımıza üretimleri ve sanat pratiği üzerinden kısaca anlatabilir misiniz?

 DA: Biz bir araya gelirken kendimizi ve sanat pratiklerimizi ülke gündemden soyutlayarak ayırmayı hiç düşünmedik. Bizi yakından takip edenler bu süreci çok net gözlemlemişlerdir. Barbarları Beklerken kendisini otonom bir vaziyet alma hali olarak tanımladı ve fanzin yayınıyla yola çıktık. Benim gibi düşünen birçok kişinin var olduğunu, bir şeyler yapmak istediğini gözlemlediğimde sadece bir fanzin yayını sınırlarında devam etmenin doğru olmanı düşündüm ve çevremle diyaloğa geçtim. Fanzin aracılığıyla çağrı alanları oluşturdum. Tek başıma başladım; şimdi dünyayla, Türkiye ve onun koşulları, siyasal, sanatsal sorunlarıyla ilgilenen kolektif bir yapıya dönüştük. (Kuruluş: 21 Mart 2019) Kendimizi her seferinde katıksız eleştirilere tabii tutarak bugüne geldik. Bu konuda biraz acımasız olduğumuzu söyleyebilirim. Barbar Okumalar adı altında okuma etkinlikleri, söyleşiler, güncel siyasi durumlarda aldığımız tavırlar, sokağın eleştirisini yaparken en başta kendimizi eleştirerek yönelttiğimiz sorular, (Biz Sokakta Mıyız? Projesi) sanatla siyasetin bir araya gelmesinden korkan edebiyat çevrelerine inat yaptığımız seri paneller (Edebiyatın Politik Okuması, Tarihte Edebiyatın Rolü, Edebiyat ve Direniş) bizi bir düşüncenin çevresinde birleştirdi. Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi faşizm koşullarında sanatın politikadan uzak durması bir yana tam tersi sıkı sıkıya kenetlenmesi gerektiğini düşündü ve eylemleriyle bu duruma müdahil oldu. Sürecin daha da keskinleşeceğini, bu keskinliğin eğer doğru değerlendirebilirsek bizim lehimize olacağını düşünüyoruz.

MG: Bir söyleşinizde,” Türkiye’de dergi sayısının çokluğu o dergilerin bir mücadele alanı olduğu anlamına gelmiyor. Bir vitrin var ve birçok edebiyatçı orada kendisini satma derdinde.” diyorsunuz. Sizce piyasadaki dergilerin bir poetik çizgiye sahip olmaması, her anlayıştan şairin, şiirinin yayımlayabileceği kozmopolit platformlara dönüşmesinin nedenleri nedir?

Sizce sanatçı günümüzde daha çok görünür olma hevesiyle neden kendini satma derdine düşmüştür?

DA: Çünkü adı konmamış bir kutsal ittifak mevcut. Poetik çizgi hayatta durduğumuz çizgiyle uyuşmuyorsa aslında o çizgide temsili oluyor, gerçek değil. Poetikanın içine gömülüp her şeyi kağıt üzerinde bırakan bu anlayış özgürlüğü sıradan bir sözcüğe indirgiyor. Herkes herkesle çıkarları doğrultusunda anlaşıyor. Herkes herkesi seviyor, herkesi kredi kartı gibi görüyor. Dergiler de banka şubeleri sanırım. Benim en öfkelendiğim nokta: birisiyle tartışabilir, eleştirebilir hatta tüm ilişkinizi koparabilirsiniz ama bu tavır üç günlük bir gösteriyse her iki tarafında iki yüzlü ve vasat olduğunu düşünüyorum. Edebiyat, iyilik güzellik toplamı değildir. Tartışma kültürü denen bir şey var. Hayatları boyunca her şeye ılımlı yaklaşan insanlara hep şüpheyle baktım. Ya korkak ya da iktidar yanlısı. Sanat sistemi de bundan muaf değil.

MG: Şiir yarışmaları ve ödüller üzerinden sürekli gündemden düşmeyen tartışmalar yürütülüyor. En son Arkadaş Zekai Özger ve Kemal Özer şiir ödülleri tartışmalara yol açtı. Sizin de 2016 yılında “Altın Defne Genç Şiir Ödülü”nü aldığınızı biliyoruz. Bu ödülden sonra genç bir şair olarak ödüller ve yarışmalar hakkındaki görüşlerinizde herhangi bir değişiklik oldu mu?

DA: Oldu elbette ama hiç değişmeyen şeyler de oldu. 2016 Altın Defne Genç Şiir Ödülü’ne dosyamı yayınlatmak amacıyla katıldım. Türkiye’de o yaşlarda bir gencin özellikle kanonik bir edebiyat çevresine sahip değilse edebiyat ödüllerine katılmasından başka bir alternatifi kalmıyor. Evet, lafı çevirmenin anlamı yok. Bunu onaylanma ihtiyacıyla yapıyor. Metnine ve kendisine güveniyorsa aslında ödüllerin bir çıkış yolu olmaktan başka hiçbir işe yaramadığını da görüyor. Özellikle kanonik ilişkilerini geliştirmemiş ve kimseye yamanmamışsa ödül alsa da almasa da bu çıkmazın edebiyata hiçbir katkısının olmadığının farkına varıyor. Ödül kurumu burada çöküşe geçiyor. O kişi radikalleşiyor ve bir daha ödüllere asla katılmamaya karar veriyor. Benim açımdan süreç böyle ilerledi. Hâlâ aynı kanaatteyim. Bu biraz kanonik yapının sizi sürekli yüz yıllık genç şair olarak görmesine benziyor. Onlar hep kalıyor ama siz hiçbir zaman değişmiyor, olgunlaşmıyor ve gelişmiyorsunuz. Otoritelerin gerçeklikle verdiği sonsuz sınavdır bu.

MG: Sosyal meyda paylaşımınızda, “Fanzinleri önemsiyoruz çünkü kanonik olma derdinden çok uzaklar” diyorsunuz. Edebiyat fanzinlerinde de çok sık yer aldığınızı görüyorum. Son zamanlarda dijital yayıncılık da kitap yayımlamak isteyenler için bir seçenek oluşturmaya başladı.

Bu tarz çalışmalar bir türlü gerçek okuyucusuyla buluşamayan şiir için bir olanak mıdır? Yoksa tam tersi bir şekilde şairin ya da sanatçının tükenişine mi yol açar?

DA: Kesinlikle büyük bir olanak. Fanzinlerin özgürleştirici otonom yayınlar olduğunu düşünüyorum. Tabi ki fanzinler arasında da sıradanlık, kendini tekrar yahut bu işi ciddiye almamak, işin daha çok imaj, pop kısmıyla ilgilenmek mevcut. Yine de kanonik edebiyat dergilerine göre çok daha yenilikçi yayınlar oldukları kesin. Siyasetle iç içe oldukları kesin. Sokakla bağlantısının kuvvetli olduğu kesin. İktidar duygusunun en azami seviyeye indiği yerler fanzinler. Tersini uygulayan bir fanzinin uzun yayın hayatı olmuyor. Fanzin kültürüne iktidar duygusunu sızdırmak yapılabilecek en büyük hata olur. Çok daha güçlü, yenilikçi fanzinlerin yayın dünyasına hareket getireceğini umuyorum.

MG: Son günlerde gündemden düşmeyen bir tartışmaya sözü getirmek istiyorum. Çünkü uzun zamandır “Türkçe Edebiyat ”,”Türk Edebiyatı” üzerinden çok hararetli bir tartışma yürütülüyor. Bu konuya ilişkin düşünceleriniz nedir?

DA: Daha ikinci soruda söylemiştim Türkiye’de yaşanacak siyasal durumlardan muaf değiliz. Başka dillerin ortaklığından, kültürel hafızanın birleşmesinden, dillerin birbirine dokunmasından korkuyorlar. Bu yüzden tanımlamalara sığınıp açık faşist tavırlarını gizlemeye çalışıyorlar. Türkçe edebiyat ya da Türkiye edebiyatı bu topraklarda yaşayan halkların ortak acısını ortak derdini söylüyor. Dil tek bir kimliğe indirgenemez.

MG: Edebiyatla ilgilenen pek çok sanatçı sosyal medyayı etkin bir şekilde kullanmaya çalışıyor. Toplumsal eylemliliklere katılmayanlar bile bu mecralarda kolaylıkla klavye kahramanlığına soyunuyor. Sanal ortamda bir miting havasında geçen tartışma ve paylaşımlara daha sık rastlıyoruz. İnternetin yaygınlaşması, dijital platformlardaki paylaşımlar ve tartışmalar sanatın özelde şiirin gelişimini nasıl etkiler?

DA: “Kötülüğün sıradanlığı”na dönüşmediği sürece hızlı etkileşim, bilgiye hızlı ulaşma ve hızlı yayma etmenlerinden kaynaklı sosyal medyayı önemsiyorum. Fakat meydanda bilginin kullanılmadığı da aşikâr. Evde şarap içerken 1 Mayıs kutlayan edebiyatçılarımız sadece bir metafor olmasa gerek 🙂 tabi bir de devleti karşına almak sorunu var. Risksiz eylemlerde gösterinin gösterişli bir üyesi olmak kolay. Fakat Türkiye’de turnusol kâğıdı olaylar vardır. O olaylar kişilerin netliğini belirler. Kurduğun cümle seni ipe götürebilir. Dışlanabilirsin. Yok sayılabilirsin. Turgut Uyar’ın Yokuş Yol’a şiirini bilirsin ama Kürdistan demekten korkarsın. Nâzım Hikmet’i seversin fakat konu Marksizm’den açılınca kaçarsın. Hele ki Türkiye solunun devrimci tarihini konuştuğunda azılı bir propagandist olarak anılırsın. Sürrealizmi imajcı şabloncu bir sanat tarihi anlatımıyla sunar, avangardın vitrin kırıcı yönünü görmezden gelirsin. Hâlbuki Breton: “Yaşasın Lenin, Yaşasın Lenin, Yaşasın Lenin” demiştir, sen yine de Lenin’le karşılaşmamak için elinden geleni yaparsın. Belki bunlar gündeminde bile olmaz çünkü sanal alemin abecesi seni ve içindeki sahtekârlığı gizlemeyi başarır. Yine de bir umut orada da ateşli, içi dolu tartışmaların döneceğine inanıyorum. Bizler elimizden geldiğince bu tarz tartışmalara katılmaya çalışıyoruz.

MG: İçe dönük bireysel sanat anlayışına karşı bu gidişattan hoşnut olmayan devrimci sanatçılar birlikte hareket etmenin zeminini yaratabilir mi? Yani bir karşı duruşun işaret fişeği sayılacak bir karşı oluş hali inşa edilebilir mi?

DA: Edilmemesi için hiçbir neden yok. Ortak dayanışma alanları oluşturulabilir. Tartışma platformları oluşturulabilir. Belli bir seviyede olduğu sürece herkes bu platformlara katılım sağlayabilir. Ölçütsüz, seviyesiz platformların asla başarılı olacağını düşünmüyorum. Kolektif çaba elbet eksikleriyle, hatalarıyla, tutkularıyla, kazanımlarıyla Türkiye’de geleceği değiştirme noktasında önemli bir güce sahip olacaktır. Yeter ki bu birlikteliği yeniden yakalayabilelim.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

DA: Güzel ve sıradan olmayan sorularınız için çok teşekkür ederim.

“Aşkla yapılan işler tüm titizliğiyle yapılacağından amatörler zaten nitelikli sanat yaparlar”

Halen İzmir Tiyatroları Derneğinin yönetim kurulu başkanlığını yürüten Ege Tiyatro Kooperatifi’nin kurucu üyeleri arasında yer alan Özgür Başkaya ile emekçilerin örgütlenmesinden yola çıkarak tiyatronun toplumsal dönüşümdeki yeri ve önemini konuştuk…

MUSTAFA GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

ÖZGÜR BAŞKAYA: Amatörlüğü gerçek anlamıyla özümsemiş, hümanizması yüksek, tiyatroya gönlünü vermiş bir komünist, derim.

MG: Sanatçıların geçmiş yaşantıları özellikle çocukluk çağları onların sanatsal üretim süreçlerinde önemli yer tutar. Çocukluğunuzda yaşadıklarınız sanatınıza nasıl yansıdı. Sizi tiyatroya yönlendiren ya da tiyatroyla buluşturan özel biri var mı?

ÖB: Çocukluğumdan beri güzeli sevdim, naifliği ve narinliği sevdim iri yarı biri olmama rağmen. Çocukluğumda insanların birbirlerine karşı duyarsızlığı beni hep üzdü. Ayrıntılarla ilgilenmemeleri de kabalıkları da. 13 yaşındayken sevgili hocam Mehmet Kartal beni okul tiyatrosuna aldı. O gün bu gün tiyatro, insanlara-insanlığa ilgim dışında hayatımdaki en önemli şeydir. Hocama teşekkür etmekten başka bir söz bulamıyorum.

MG: “İzmir Tiyatrolar Derneği” ile birlikte hareket ediyorsunuz. Geçenlerde “Ege Tiyatro Kooperatifi” ni kurdunuz Yine bu minvalde sanat ortamında birlikte hareket eden pek çok kolektif yapı bulunmakta. Sanat alanında bu tür kooperatif, birlik, dernek vb. adı altında örgütlenen yapıların yeri ve işlevi nedir? Bu yapılar arasında piyasacı sanata karşı oluş halini örgütleyen bir dayanışma ağı neden kurulamıyor?

ÖB: Halen İzmir Tiyatroları Derneğinin yönetim kurulu başkanıyım. Bahsettiğiniz gibi Ege Tiyatro Kooperatifi’nin de kurucu üyesiyim. Bugüne değin ülkemizde var olan birçok sanat örgütlenmesinin içinde yer aldım, kurucusu oldum. Emekçilerin örgütlenmesinin ne denli önemli olduğu herkes tarafından bilinir. Sanat emekçilerinin örgütlenmesi de her ne kadar azımsansa da aslında çok önemlidir. Kapitalizme ve onun işbirlikçilerine karşı emekçilerin ve sanat emekçilerinin örgütlenmesinden başka herhangi bir kurtuluş yolu düşünülemez. Velhasıl örgütlenme dünyanın sonunu eşitsizlikle hızlandıran kapitalist sürece karşı başarılı olamazsa, yarınların eşit ve özgür bir dünyaya ulaşma şansı bulunmamaktadır. 12 Eylül açık faşizminin toplumda bıraktığı büyük yaraların (elli kişinin idam edilmesi, binlerce kişinin işkencelerden geçirilmesi, on binlerce kişinin hapislerde çürütülmesi) dışında, isyan etme kültürümüze ve düşünme yetimize vurduğu büyük darbe asıl sorunu oluşturmaktadır. Bu örgütlenme ve dayanışma ağlarının kurulamamasında önemli bir yere sahiptir. Atalet ve cesur olmamamız da bu olumsuz süreçte var olan önemli diğer etmenlerdir.

MG: Pandemi döneminde özellikle sahne sanatlarını icra edenler salonların kapalı tutulması nedeniyle tıpkı müzisyenler gibi var olan durumdan olumsuz etkilendi. Siz aynı zamanda “Özgür Tiyatro” kurucusu ve bir bileşeni olarak bu süreçte neler yaşadınız? Bu zorlukları aşmak için kendi özelinizde neler yaptınız?

ÖB: Öncelikli olarak 2020 Mart’ından bugüne değin herhangi bir oyun oynayamadık. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü kutlamaları yapamadık. Seyircimizle yüz yüze gelemedik. Bunlar yeterince acı verici. Ancak dayanışma kültürünü geliştirmek adına başka tiyatrolarla ortak projeler ürettik ve kendimizi daha çok tiyatronun kuramsal yapısıyla geleceğe hazırlamaya çalıştık.

MG: Ülkemizde Tanzimat’tan başlayarak Batılı anlamda tiyatronun gelişiminin özellikle 1950’li yıllardan sonra çeşitlenerek sürdüğünü görüyoruz. Özellikle köyden kente göç, köy sorunları, kentleşme, işçi vb. sorunları ele alan toplumsal duyarlılığı olan tiyatrolar bu dönemde ortaya çıkmaya başlıyor. Günümüzde ise birçok tiyatro grubu çeşitli sorunlarla boğuşuyor hatta geçen yıl AST ekonomik anlamda sıkıntıya düştüğü için kapandı. Genel anlamda tiyatronun ve toplumcu gerçekçi tiyatronun gerileme sebepleri nelerdir?

ÖB: Bu soru sosyolojik ve toplumcu olarak, buradaki kısa röportajla yeterince açıklanamaz. Kapitalizmin bu döneminde, yani her şeyin alınıp-satılmaya çalışıldığı ve paranın iktidarının bizleri yaraladığı bu zamanda, tiyatronun yaşanılan süreçten bağımsız olarak ayakta kalması mümkün değildir. Toplumun çöküşe gittiği ve insanlığın büyük kayıplar yaşadığı bu süreçte maalesef tiyatro bir çığlık olarak kalmanın ötesine geçememektedir. Ancak tiyatrocuların umudu yitirmemeleri ve bu yozlaşma-çürüme sürecinde insan ve insana bağlı değerleri korumak için cansiperane bir tutum sergilemeleri gerekir. Toplumcu gerçekçi tiyatro (sanat) bir gerileme içinde değildir. Sadece tüm olumsuz etkiler nedeniyle bir durgunluk süreci yaşadığını söyleyebiliriz. Ancak rüzgârın yönünün değişeceği varsayılırsa ki değişecektir, toplumcu gerçekçi tiyatro da insanlığın kendini ve dünyayı kurtarma serüveninde gerekli rolü üstlenecektir. Umudu kesmemek gerekir.

MG: Niçin Biz internet sitesinde yayımlanan “Ödül Sistemi” adlı yazınızda sanatta ödül ve yarışmalara cepheden tavır alan bir yaklaşım sergiliyorsunuz. Özellikle kendi alanınızda ödül ve yarışmalara karşı tutumunuz neden bu kadar katı açıklayabilir misiniz?

ÖB: Ödül ayıptır. Diyalektik bir düşünce biçimiyle bakarsanız cezayı içinde barındırır. Sanatın ve sanatçının cezalandırılamayacağı çünkü sanatta işlenecek herhangi bir suçun olamayacağı gerçeği bir tutum olarak ödüllere neden karşı olmamız gerektiğini bize anlatır. Kapitalizmin kendini yeniden üretmesinin bir yönteminin de yarışma ve ödüllere bağlı olduğu görüldüğünde kapitalizme düşman biri olarak neden bu kadar katı olduğumu siz ve okuyucular anlayacaktır. “Ödül Sistemi” yazım beklediğimin üstünde ses getirdi. Zamanı değil diyen dostlar oldu. Ben buna katılmıyorum. Kapitalist hegemonya nasıl bize her an darbe vuruyorsa, biz de gücümüz doğrultusunda bu kusmuk sistemi tırpanlayacağız. Kendi istifralarında boğulacaklar.

MG: Yaptığınız bir söyleşide, “Sanatın görevlerinden biri olan “Yarınları Oluşturmak” tek ödüldür.” (1) diyorsunuz. Yaptığınız sanatsal çalışmalarınızı toplumsal değişim ve tarihsel gelişim içerisinde nasıl bir yerde konumlandırıyorsunuz? Amatörlüğü öne çıkaran bir tiyatrocu olarak şimdi ya da gelecekte nasıl bir tiyatro düşlüyorsunuz?

ÖB: Toplumsal ve tarihsel gelişim süreçleri dünyanın lanetlilerinin kendi kaderlerini çizme süreciyle ilgilidir. Sanat bir kendini ifade etme biçimidir. Hakikat erleri yaşadıklarını öneren kişilerdir. Sanatçılar yaptıkları ve yaşadıkları ile değerlendirilirler çünkü yaşamınız kimliğinizdir. Benim dünya görüşüm özgürlük ve eşitlik üzerine kuruludur. Bu anlamada kapitalist akışın tersine çevrilmesi için yaptıklarım konumumu gösterir. Amatörlük sorusuna gelince, basit anlamıyla amatörlük herhangi bir işi aşkla yapmak gönül bağıyla bağlanmak, ondan bir fayda beklememek anlamlarına gelir. Geleceğin tiyatrosunun biçimini bilmiyorum, ama insanların özgürce ve tiyatronun diliyle kendilerini ifade etmeleri o tiyatronun nasıl şekilleneceğini belirleyecektir. Amatörlük üzerine yazdığım yazının okunması bu konuda daha açılımlı olacaktır.

MG: “Özgür Tiyatro”yu kurma fikri nasıl ortaya çıktı? Amatör bir tiyatro ekibi olarak izleyiciyi nitelikli sanatla buluşturmanın zorlukları nelerdir? Kültür Bakanlığının sanata ve tiyatroya desteği hakkında neler düşünüyorsunuz?

ÖB: Eskiden uvriyeristtim. Tiyatro bölümünü bitirirken işçi sınıfı ve emekçilerin “tiyatroyla yaşamlarını kurmaları” düşüncesi beni Özgür Tiyatroyu kurma fikrine getirdi. Bir işçici oyun olan ‘’Lefty’i Beklerken’’ Özgür Tiyatronun ilk projesi olarak gerçekleşti. Solu bekliyorduk. Geleceğine inanıyorduk. Burada “Lefty” bir işçi önderinin ismidir ve oyunun sonunda öldürülür. Neyse, 1994 yılından bu güne Özgür Tiyatro sosyalizme endeksli bir demokrasi kültürü ve eşitlikçi-özgürlükçü bir dünya düşüyle çalışmalarını sürdürüyor. Ben sanat yönetmeni olmaya devam ettiğim sürece de bu böyle olacak. Amatörlerin herhangi bir ekonomik beklentide olmadıkları gerçeği, onların işlerini “aşkla” yapmalarını gerektirir. Aşkla yapılan işler tüm titizliğiyle yapılacağından amatörler zaten nitelikli sanat yaparlar. İşi acemilikle karıştırmayalım. Kültür Bakanlığının sanata ve tiyatroya, devletin anayasanın 64. Maddesinde belirttiği koruma ve kollama işini bile yapmadığını söylemek bu sorunun son yanıtı olacaktır.

Engellemesinler başka ihsan istemez.

MG: Eskiden gezgin tiyatrolar vardı, en ücra köşelere köylere kadar seyirciyle tiyatroyu buluşturmayı amaçlayan devrimci gruplardı bunlar. Ezilenlerin özgürleşmesinde sanatın özellikle tiyatronun önemli rol üstlendiğini ve bu yüzden iktidar sahiplerince tehlikeli görüldüğünü biliyoruz. İşçileri, köylüleri sanatla tiyatroyla buluşturmak için neler yapılabilir?

ÖB: Devrimci tiyatro, işçilerin-emekçilerin dertlerini baz almalıdır. İşten çıkarılanların yanında olmalı, iş kazaları denilen cinayetleri konu edinmeli, yoksul kesimin sesi olmalıdır. Ancak bu “tiyatronun” tek başına yapabileceği bir şey değildir. Sınıf temelli politika ve örgütlenme çalışması yapan tüm çevreler, tiyatrolardan destek istemeyi bırakıp, tiyatronun önemini kavrayarak hareket ederlerse akıllıca bir iş yapmış olacaklardır. Kültür ve sanat çok etkili ve tehlikeli bir silahtır. Geniş kitlelere ulaşabilmenin yolu biraz da buradan geçer. Elbette siyasi örgütlenmelerle ve kendini Sol’da gören çevrelerle birlikte hareket ederek bu gerçekleşebilir. Sanatçılardan destek istemekle değil sanatçılarla dayanışılırsa bu söylediğinizin gerçekleşme olanağı bulunabilir.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

ÖB: Sorularınızın çoğunun içinde yanıtların bulunduğunu görüyorum, bu anlamda ortaklaştığımız anlaşılıyor. Bu röportajı okuyup daha geniş fikirler edinmek isteyenler için sizin de bahsettiğiniz “nicin.biz” internet sitesindeki ve “ozgurbaskayablogspot.com” adresindeki yazıların okunmasını öneririm.

Ayrıca bu röportajı benimle yaptığınız için teşekkürlerimi bir borç bilirim.


(1) https://tiyatrodergisi.com.tr/tanrisal-odul-sisteminden-pazarin-odul-iktidarina/

“Şair, şiiri öldürme, içinde sen varsın”

Toplumcu şiirin yeniden toparlanmaya çalışıp üzerindeki bohem ve post-modern tozlardan silkinmeye başladığı bu günlerde “Şiirle iki dilde çığlık atıyorum. İnsanlara bu coğrafyanın acılarını, zulmünü, ölümüne aşklarını, onurlu kavgalarını anlatmaya çalışıyorum.” diyen şair ve iletişimci A.Rahim Kılıç ile şiir ve edebi sanatlar üzerine kısa bir söyleşi yaptık. Şiiri sokakta bir duvar sloganı olmaktan kurtarıp bir devrimcinin sloganına ilham yapmak ve kapkaç kültüründen kurtarmak gerektiğini belirten A.Rahim Kılıç sorularımızı yanıtladı.

Mustafa GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

A.Rahim KILIÇ: Zor sorudur kendini anlatmak. Sanatsal üretim çabasında debelenen insan tek kişilik değildir ki, kendini basmakalıp cümlelerle tanıtabilsin. Çok düşsel bir yaşamın arayıcısı olan kişi, aynı zamanda çok kimlikli bir kişiliktir. A.Rahim, şiir serüvencisidir ve sinema sevdalısıdır, diyebilirim. Yıllardır çeşitli yerel ve ulusal dergi, gazetelerde yazıyorum. Yine radyo ve televizyonlarda sanatsal içerikli programlar hazırlıyor ve çoğunlukla sunuyorum. Bu alanda binlerce program yaptım, sundum. Edebiyat alanında ise Türkçe yazılmış iki şiir kitabım (Cebimdeki çakıl Taşları, Yasaktır Bu Aşktan Çıkmak) ve toplumsal gerçekçiliği Gorki’nin penceresinden irdeleyen bir inceleme kitabım var. Kürt olduğum için ana dilimde de yazıyorum. Yayımlanmış bir derleme, öykü kitabım var. Ceylanpınarlıyım ve şimdilik radyo-televizyon alanında eğitimciyim.

MG: Şairlerin geçmiş yaşantıları özellikle çocukluk çağları onların şiir yolculuğunda önemli yer tutar. Çocukluğunuzda yaşadıklarınız şiirinize nasıl yansıdı. Sizi şiire yönlendiren ya da şiir yazmanızda etkili olan özel biri var mı?

AK: Tabiki çocukluk ve yaşanmışlık sanatsal yaratımda ve kişiliğin oluşmasında çok önemli bir etkendir. Urfa ve Mardin’de aşiret ortamında büyüdüm. Tüm çocukluğum Kürtçenin duru sularında rengini buldu. Evimizde, sokağımızda Kürtçe konuşurduk. Her daim evimize Kürt ozanlar, dengbejler gelirdi. Onların okudukları stranlar, kelamlar, kasideler ile büyüdüm. Annem arif bir kadındı, bana kişiliğimi kazanmamda elbette her anne gibi çok etkisi oldu. Binlerce ninni, halk destanını, sergüzeşti onun akıcı ve betimsel dilinden öğrendim. Yine amcam Bubo, ışıklar içinde uyusun, tam bir bilgeydi. Binlerce söylenceyi ondan dinledim. Toplumda konuşunca herkes susar, onun anlattığı hikâyeleri dinlerdi. Bunlar benim edebiyata ve sanata gönül ufuklarımı açmamda inkâr edemeyeceğim kadar belirleyici oldu. Tabi bir de sanatın veya en azından benim şiir, yazı ve programlarımın politik yönelimi var. İşte bu noktada tam tersi ailemin sade ve vakur duruşunun tersine isyankâr bir tavra sahibim. Çocukluğum 12 Eylül darbesinin tüm toplumu bir silindir gibi ezdiği, ama özellikle Urfa’yı yerle yeksan edip üzerine dincilik sosunu katıp tost haline getirdiği bir ortamda geçti. Evinden gece yarıları alınıp dönmeyen komşuların, ablaların, ağabeylerin ardından yakılan ağıtlar ve çığlıklar tanıklığında geçti. Her çığlık kalbime bir çizik bıraktı, her ağıt hayatıma bir öfke kattı. Bu öfkeyle büyüdüm ve edebiyatı sesimi, çığlığımı, ağıtımı duyurabileceğim bir mecra olarak seçtim. Seçtim belki de yanlış sözcük, edebiyat artık yaşamımın temel yönlendiricisi desem abartı olmaz. Ben de şiirle, öyküyle ve iki dilde çığlık atıyorum. İnsanlara bu coğrafyanın acılarını, zulmünü, ölümüne aşklarını, onurlu kavgalarını anlatmaya çalışıyorum.

MG: Şu an çeşitli internet sitelerinde ve Tigris gazetesinde sanat ve edebiyat üzerine yazılarınızı yayımlamaktasınız. Belirli zaman dilimlerine bağlı kalarak düzenli yazmanın ve üretmenin zorlukları nedir? Pandemiyle birlikte zoraki tecrit günlerinin gönüllü hapisliğinde sanatsal çalışmalarınız nasıl gidiyor, yeni bir kitap çalışmanız var mı?

AK: Aslında sevgili şairim, ben epey dağınık yaşıyorum. Pek disiplinli de sayılmam. Şiir dışında yoğun bir gazetecilik, radyo, televizyon uğraşlarım da var, biliyorsun! Her şeyin her an değişebildiği bu coğrafyada ne yazacağım sıkıntısı hiç yaşamıyorum, tam tersine yazacak o kadar çok şey var ki. Her gün aralıksız hak ihlallerinin olduğu, her dakika doğanın tahrip edildiği, insanların yarısının iktidar tarafından terörize edildiği, hırsızlığın, arsızlığın tavan yaptığı, kadın cinayetlerinin, çocuk tecavüzlerinin olağanlaştığı bu olağanüstü yönetimli ve olağanüstü güzel ülkemde her konu var, ama o konuları özgürce yazabilmek yok! Pandemi zaten başka bir süreç, daha önemlisi ülke yönetimin pandemik halde oluşu. Sadece köşe yazılarımız değil, şiirlerimiz bile oto sansürlü artık. Büyük dediğimiz şairlerin son yıllardaki şiirlerine, yazılarına bir bakın. Toplumsal yapıdan, özgürlükçü düşünceden, halk devrimciliğinden nasıl koptuklarını görürsünüz. Bireysel olana, postmodern olana, bohem olana kapıldıklarını görürsünüz. Ülke bir içe kapanma hali yaşıyor, asıl pandemik olan budur.

Diğer yandan gerçekten şair kendini bozdu. Elbette şiir de bozuldu. Biliyorsunuz, son zamanlarda yine şiir ödülleri tartışılıyor. Kırk birincilik alsan ne fayda, ödüllerin inandırıcılığı kalmadı. Şaire olan güven dibe vurdu, şair şiiri öldürdü. Yıllar önce duygusuz, plastik şiirler yazılıyor demiştim. Günümüzde yazılan birçok şiirin toplumsal karşılığı yok. Şiir işçinin çatlak topuğunu, memurun yırtık pantolonunu görecek. Öğrencinin sınav cehennemini hisseden şair gördünüz mü? Milyonlarca öğrenci KPSS, YKS, LGS denen sistem zulmüyle mücadele ediyor, hani bunun şiiri, hani bunun öyküsü, hani bunun filmi? Hani yakılan ormanların, talan edilen dağların, kaybedilen insanların, Cumartesi annelerinin şiiri, romanı? Maalesef Nazım Hikmet, Ahmed Arif, Necati Siyahkanlar yok, biz varız, biz de birbirimizle ve küçük dünyalarımızda minyatür aşklarımızla avunuyoruz.

MG: Türkçe-Kürtçe her iki dilde de ürettiklerini yayımlamayı seçen nadir yazarlardan birisiniz. Okuyucuya ulaşması bakımından Kürtçe yayımlanan eserlere karşı okurda bilinçli bir yaklaşımın geliştiğine inanıyor musunuz? Malum koşullarda kendi anadilinizde yazmanın okuyucuyla buluşturmanın zorlukları nelerdir?

AK: Ah, güzel şairim, bir dilin öğretim ve eğitim olanakları yoksa o dil okurunu nasıl bulsun? Devletin tüm olanaklarıyla ve acımasız bir şekilde kendi eğitim koşullarını dayattığı bu sistemde Kürtçe kendi okurunu maalesef bulamıyor. 21. Yüzyılda hâlâ anadilde eğitimi tartışmaktan utanmalıyız. İslami kardeşlik jargonu arkasına saklanmış ırkçılıktan utanmalıyız. Modern görünen cumhuriyetçi ulusalcılıktan utanmalıyız. Mesele Kürtler ve Kürtçe olunca sistemin sahipleri, muhalifleri aynı hamamda buluşuyor, aynı tastan içiyor. Her şeye rağmen Kürtçede ısrar eden bir yazar kitlesi var, ben de bunlardan biriyim. Kimse okumasa da anadilimde yazmaya devam edeceğim. Tarihe not düşülsün diye yazıyorum. Yeni nesil neredeyse tamamen Kürtçe bilmiyor. Okullarda yaş sınırını 5’e indirmenin amacı asimilasyonu tam yerleştirmekti. Bunda başarılı olundu. Korkarım ki bir elli yıl sonra Kürtçe konuşanı bu coğrafyada bulmak folklorik öge olacak.

MG: Son günlerde gündemden düşmeyen bir tartışmaya sözü getirmek istiyorum. Çünkü uzun zamandır “Türkçe Edebiyat”, ”Türk Edebiyatı” üzerinden çok hararetli bir tartışma yürütülüyor. Bu konuya ilişkin düşünceleriniz nedir?

AK: Samimi söylemek gerekirse sunî bir tartışma olarak görüyorum. En azından benim için anlamı yok. Türkçe yazan bir Kürt olarak yazılarımın Türk dili ve kültürüne hizmet ettiğini biliyorum. Türk edebiyatı veya Türkçe edebiyat deseniz ne değişir ki? Hangi dilde yazarsanız o dile mensupsunuz. Olmak istemiyorsanız ana dilinizde yazın, sonra da diğer dile çevirin. Sevgili Mehmet Uzun eserlerini Kürtçe yazıp sonradan Türkçeye çevirdi. Kimse ona Türk edebiyatçısı, Türk yazar demiyor! Bırakın insanlar iletişimsizlik çağında kendilerini en kolay nasıl ifade ediyorlarsa o dilde yazsınlar. Yanlış anlaşılmasın, ana dil eğitimi kanallarını politik olarak tıkamadan elbette.

MG: Şiir yarışmaları ve ödüller üzerinden sürekli gündemden düşmeyen tartışmalar yürütülüyor. En son Arkadaş Zekai Özger şiir ödülü tartışmalara yol açtı. Bu arada siz de 2008 Homeros şiir yarışmasını kazanan ödüllü bir şairsiniz. Piyasacı edebiyat tarafından bir pazarlama stratejisine dönüştürülen” yarışmalar ve ödüller” hakkındaki düşünceleriniz nedir?

A.K. İçimden gülmek geliyor, demin de değindim. Kırk birincilik ödülü alsanız ne değişiyor? Şiirin okur nezdinde okunurluğu belli, şairin halk gözünde değeri belli. Şairin sorumsuz ve ciddiyetsiz tavrı, şiirin aurasını düşürdü. Şiir kendi köşesine çekildi ve yeni kâşiflerini bekliyor. Yaşamın kılcal damarlarını yakalamadığınız sürece şiir yazamazsınız. Her karşılaştığı kadına veya erkeğe ilan-ı aşk malzemesi değildir şiir. Şair hayata ve çığırından çıkmış olağana müdahale etmediği sürece gerçek şiiri üretemez. Şiir bir yaratım süreci değil, bir üretim mücadelesidir. Kaynağı insandır, imgesi insan emeğidir. Kutsallığını söylenmemiş sözden değil, dokunulmamış yarayı onamasından alır.

Tabi ki şiir ödülleri sadece son günlerde değil, uzun zamandır tartışılıyor. Jürilerin tarafsızlığı, kafa kol ilişkileri, yayınevi tekelleri herkesin malumudur. Zaten birincilik ödülü alan şair de kısa sürede ödülün anlamsızlığını fark ediyor. Samimi olmak gerekirse ödül aldım, ama ne oldu ki, satış mı arttı, şöhret mi oldum, ne oldu, hiç! Diğer yandan ödül jürilerinin “ödül verme gerekçe”leri diye bir saçmalık var. Bazen çok komik ifadelere rastlıyorum ve o an Aziz Nesin’in ruhunu yad ediyorum. Hiçbir dizesinde toplumculuğun kırıntısı olmayan bir kitaba “bireysel olanda toplumculuğu vermedeki başarısı” diye birincilik ödülü vermişlerdi. Allah Allah, kitabı yanlış mı okudum dedim, merak edip yeniden tüm kitabı daha detaylı okudum. “Bireyseldeki toplumculuğu” yakalayamadım. Hatta seni arayıp bir de sen oku, dedim hatırlarsan. Birkaç şair ve yazar arkadaşa daha okuttum. Biz toplumculuğu bulamadık, ama değerli(!) jüri bulmuştu. Ne diyelim, şiir ciddi bir iş, şair ciddiyetsiz!

Ayrıca benim de imzacısı olduğum yeni bir girişim var. Hiçbir şiir ödülü yarışmasına(!) katılmayacağız konulu, aynı zamanda şiire yeni bir toplumcu perspektiften bakan bir girişim, biliyorsun. Şiiri belki yeniden asil kulvarına, patikalara, dağ yollarına, işçinin alın terine, öğrencinin sloganlarla sıkılı yumruğuna, kadınların onurlu direnişine, kısacası hayatın gerçek sahiplerine ve renklerine getirir. Şiiri sokakta bir duvar sloganı olmaktan kurtarıp bir devrimcinin sloganına ilham yapmak gerekir. Şiiri kapkaç kültüründen kurtarmak gerekir.

MG: Günümüzde toplumcu şiir bütün mecralardan kovulmak üzere ve çok yönlü bir kuşatma altında. Kültür endüstrisinin yarattığı süreçte bir meta haline gelen edebi ürünün niteliğini göz önüne alırsak piyasacı edebiyata karşı “Devrimci Gerçekçi “şiir nasıl bir süreci örgütleme sorumluluğuyla karşı karşıya?

AK: Bu tespitine katılmam mümkün değil. Toplumcu şiir kendi mecrasında akıyor. Duru bir su dalga olmayı bekliyor. Sanal medyanın sosyal medya olarak tanımlandığı iletişimsizlik çağı dediğim bu bencillik günlerinde medyanın içeriği yine medya sahipleri tarafından doldurulmaya çalışılıyor. Kitleler manipüle edilerek popüler olana yönlendiriliyor. Ama toplumcu şiirde bu mecralarda kendi çizgisini kuruyor. Bu yüzden toplumcu şiire emek verenlerin daha görünür olması için aslında büyük bir olanak ve bu olanaktan yararlanmak gerekiyor. Sanal medya, edebi ürünün bir meta haline getirilme çabalarına karşı bir mücadele alanı da sunuyor. Bu alanı boş bırakmamak gerekir. Devrimci şairler, toplumcu şiire emek verenler daha çok içerik üreterek mecraları doldurmalıdır. Eşyanın doğası boşluk kaldırmıyor. Boş bırakırsanız başkası doldurur! Ben umutluyum, küresel ısınmanın, doğa tahribatının, savaşların, yoksulluğun bunca arttığı günümüzde görev, toplumcu şairin, toplumcu sanatındır. Şiir tarihsel rolü gereği öncü sanat damarıdır. Şiiri, sinemayla, tiyatroyla, öyküyle, romanla buluşturmanın yollarını aramak gerekir. Toplumun kendini boşlukta hissetmesi ancak bu damardan akacak kanla engellenebilir.

MG: İçe dönük bireysel sanat anlayışına karşı bu gidişattan hoşnut olmayan devrimci sanatçılar birlikte hareket etmenin zeminini yaratabilir mi? Yani bir karşı duruşun işaret fişeği sayılacak bir karşı oluş hali inşa edilebilir mi?

AK: Neden olmasın? Ortada büyük bir sıkıntı var ve aşılması gerekiyor. Dediğim gibi sadece şiir için değil, tüm sanat disiplinleri için geçerlidir bu dediklerim. İşte yapmaya çalıştığımız şey de bu. Devrimci şairler, sanatçılar bir araya gelmenin koşullarını zorlamalıdır. Fakat eskinin kalıplarıyla değil, yeni olanla, özgür olanla, Marksist bir dogmatizmle değil, sorgulayıcı, açımlayıcı bir bakış açısıyla adeta yeni bir Frankfurt Okulu olabiliriz. Üstelik kitle iletişim araçlarının ve erişilebilirliğin bunca ucuz ve basit olması işimizi de kolaylaştırıyor.

MG: Günümüz şairleri arasında severek okuduğunuz, şiirinizle aynı damardan beslendiğine inandığınız kendinize yakın bulduğunuz şairler var mı? Bu yakınlığı belirleyen ölçütler nedir?

AK: Keşke yaşayan şairleri sormasaydın, ben çok okuyan biriyim. Bir de gazete köşemde ve radyo-televizyon programlarında tanıtım yaptığım için her gün bana yeni kitaplar gönderiliyor ve kesinlikle emin olun ki hepsini satır satır, dize dize okuyorum. Elbette sevgili Mustafa Güçlü seninle yirmi yılı aşan bir şiir kardeşliğimiz var ve bizi birbirimize yakınlaştıran şey şiire dair yaklaşımımızdı. Şöyle ağız dolusu, içtenlikle tam bir şair adı veremeyeceğim. Yanlış anlaşılmasın beğendiğim birçok şair var, ama o şairlerin birçok anlamsız şiiri de var maalesef!

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

AK: Bir bütün olarak şiirin ve edebi sanatların yanında diğer sanat dallarında da benzer sıkıntılar var. Hem kendi mecralarını anlamlandırma, hem işbirliğini geliştirme, hem ödül sistemine dair şaibeler ve haksızlıklar diğer dallarda da tartışılıyor. Yarışmanın olduğu her yerde şike, kayırma, şaibe tartışmaları olur. Sanatın estetik ölçütü nedir, ne olmalıdır bu tartışılmalıdır. Son söz olarak:

Şair, şiiri öldürme, içinde sen varsın.

“Sosyal medya mecralarında kalem sallayarak, kendini yaldızlayarak, başka bir şeymiş gibi göstererek var olamazsın”

Alp Murat Alper, ilk kez 1992 yılında “Mayısta Gönlüm Delidir”albümünde seslendirdiği bir Nazım Hikmet RAN şiiri olan “ Güzel Günler Göreceğiz” bestesi gibi nitelikli çalışmalara imza attı. Kişisel ilişkilerindeki samimiyeti ve müzik piyasasında üretkenliği ile tanınan sanatçıyla yaşam serüvenini ve müziğe ilişkin projelerini konuştuk.

MUSTAFA GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

Alp Murat ALPER: Sahteliği, samimiyetsizliği oldum olası sevmedim. Gönülsüz iş yapanları, ilişkilerini menfaat üzerinden kuranları, istikrarlı bir şekilde bahane üretenleri de öyle. Elbette insanız, bazen bunlardan birini yaparken yakaladığım da oluyor kendimi. O zaman affetmiyorum ve ceza veriyorum kendime, kendimce. Belki bu kadar lafa da gerek yoktu kendimi anlatmak için. Sorulduğunda son zamanlarda söylediğim şeyi söyleyeyim sana da Mustafa kardeşim; verdiklerini hatırlamayan, aldıklarını unutmayan biriyim ben. Sadece bu.

MG: Müzik toplum ilişkisi üzerine düşünceleriniz nelerdir? Toplumsal mücadelenin gerilemiş olması hatta oldukça cılız seviyelerde varlık yokluk savaşı içinde olması özellikle muhalif müziği nasıl etkilemiştir?

AMA: Geçenlerde gördüğüm bir başlık etiketi var, nam-ı diğer hashtag işte. #dayanışmayaşatır deyu yazılıyor. Halen ara ara kullanırım ben bunu. Eskiden iyi ya da kötü varlığını sürdürebilen bir şeydi dayanışma. Şimdi o nerdeyse kalmayınca sağlıklı bir müzik-toplum ilişkisinden de toplumsal mücadeleden de söz edemeyiz adamakıllı. Bu durumun birçok sebebi var. Bizler bu duruma getirildik ama hepimizin az ya da çok vebali var bunda. Halkı suçlamak kolay iş. En başta yarı-aydınların vebali büyük. Mesela kitap okuyan insanların iyi insanlar olduğunu sanarak büyüdüm ben. Hayal kırıklığım büyük oldu, acılar saldı ruhuma… Muhalif müziği nasıl etkiledi dedin ya. Ben bu tür tanımlamaları doğru bulmuyorum. Ünsal Ünlü’nün bir lafını çok severim; “muhalif gazeteci diye bir şey yoktur, işini iyi, adil ve doğru yapan gazeteci vardır. Müzikte de böyledir bu. İşini iyi yaparsın, bilerek, öğrenerek yaparsın, müziğe ait bir dert sahibiysen, oturur bu derdini iyi anlatırsın. Yoksa muhalif müzik denen şeyin kalıplarının içinde esnaflık yaparsan olmaz. O vakit yaptığın şey müzik de değildir, muhalefet de.

MG: Sosyal medya mecralarının yaygınlaşmasıyla artık her şeye daha kolay ulaşılabiliyor. Bu durum aynı zamanda insanların ürettiklerini toplumla buluşturmasını da kolaylaştırıyor. Bu anlamda sosyal medyanın müzik alanındaki etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

AMA: Sosyal medyayı önemsiyorum elbette. İnsanlara ulaşmak için iyi bir araç. Ama her araç gibi nasıl kullandığına bağlı. Yalnız şurası mühim; o mecrada var olunmaz, sen zaten yaptığın, ettiğinle yani dışarıda bir yerde var olman gerekir. Sosyal medya mecralarında kalem sallayarak, kendini yaldızlayarak, başka bir şeymiş gibi göstererek var olamazsın. Müzikten örnek vererek şenlendireyim dediğimi; mesela bir şarkının tıklanmasını reklam, şu bu gibi şeylerle sağlayarak bir tiraj yakalayabilirsin. Popüler de olursun, şarkını dinleyen, bilen olmadan hem de. Ama Açıkhava sahnesinde konser vermeye kalk, ailen ve arkadaşlarından başkasına bilet satamazsın. Çünkü yoksun aslında, gibi yapmışsın, oynamışsın, fırıldak çevirmişsin. Tabii bu yöntemin işe yaradığı da oluyor bazen ama onu da ben anlamıyorum işte. Kısmetten ötesi olmaz efendim, ne diyelim.

MG: Popüler kültür bir anlamda tüketime yönelik, ”kullan at” bu anlamda yaratılan ürünlere kısacık bir ömür biçiyor. Sizin ilk albümünüz 1992 yılında yayınlandı. Zamanın örsünden geçmiş günümüzde de sevilerek dinlenen üretimleriniz var “Gerçi memleketimizde bestecilerin kaderidir isimlerinin pek de bilinmemesi. Ama varsın bilinmesin, ne gam! Önemli olan güzel ve değer gören işlere imza atmak. ”diyorsunuz. Ülkemizde bestecilerin arka planda kalma, unutulmuşluk hali neden kaynaklanıyor?

AMA: İlk albümüme “taş plak” diyorum ben bazen, o kadar eskide kaldı yani. Ama o albümden dile düşen, yaşayan şarkılarım hala var ve bu beni mutlu ediyor. “Güzel Günler Göreceğiz” adlı bestem sorulduğunda demiştim ben o lafı. Çünkü hala o bestenin Edip Ağabeye ait olduğunu sanan bir kitle var. Sağlık olsun demiştim ben de. Varsın söyleyen şarkıcı ile anılsın ama anılsın. Doğru bir iş yaptığımı bileyim, bu yeter. Çünkü statlara, sokaklara, mitinglere, gönüllere bir şarkıyı zorla benimsetemezsiniz. Bunu bilmek, bunu yaşamak az şey değildir. Benim kuşağım kartonet okuyan bir kuşaktı. Yani esere kimler imza atmış, kimler çalmış, kimler yazmış bilirdi çoğunlukla. Şimdi de var bakmayın siz. Sayıları az belki ama kıymet verenler hep var.

MG: Geçtiğimiz günlerde İstanbul’u terk ederek İzmir’e yerleştiniz. Hâlbuki müzik ve sanat açısından İstanbul bu işlerin piyasası konumunda. Sizi Ege’ye İzmir’e getiren sebepler nelerdir? Kısa bir süredir İzmir’desiniz ama kent ve insanları hakkında ilk izlenimleriniz nelerdir?

AMA: Artık İstanbul müzik ve sanatın merkezi falan değil. Aslında hiçbir yer değil. Piyasa anlamında da değil. Dijital bir çağda yaşıyoruz artık. Benim ikinci albümüm “sessizşehir” in altyapıları Londra ve İzmir’de yapıldı mesela. Dosya alış verişi ile bir albümü bitirmek, hatta yayınlatmak mümkün artık. Öte yandan son yıllarımda pek evden çıkan biri değildim. Yani üniversite yıllarımdan beri bulunduğum şehri artık tüketmiyordum. İstanbul’u unutmam mümkün değil ama artık ne güvenli bir şehir ne de yaşanılası bir yer. Asık suratlı ve gergin insanların şehri oldu artık. İki yıl önce “sessizşehir”in şan kaydı için İzmir’e gelmiştim. Yaşadığım şeyi anlatayım sana, beni anlayacaksın; o günkü stüdyo işimizi bitirdik arkadaşlarla, vapur iskelesine doğru gidiyoruz, aracımız karşıda. İskeleye yakın bir bankta oturan bir kız dikkatimi çekmişti uzaktan. Yanından da geçtik, sonra vapura bindik. Vapur kalkana kadar da izledim kızı. Kitap okuyordu ve bir yandan bira içiyordu. Nerdeyse yirmi dakika boyunca yanına hiç gelen giden olmadı. Arkadaşlarıma kızı göstererek dedim ki; “bu kız eğer İstanbul’da herhangi bir yerde falan da değil, Bebek’te hatta Arnavutköy’de aynı şekilde otursa daha dakikası dolmadan rahatsız eden illa olurdu. Evet, beş ay kadar oldu İzmir’e geleli. Gayet de memnunuz eşimle. Kültürle, sanatla iç içe yaşayan bir şehir burası. Ve rahat bir şehir, yaşaması eziyet olmayan bir şehir. Fena halde de Selanik’e benziyor, daha ne olsun…

MG: Günümüzde toplumun sorunlarına değinen yani toplumcu sanat bütün mecralardan kovulmak üzere ve çok yönlü bir kuşatma altında. Kültür endüstrisinin yarattığı süreçte bir meta haline gelen sanat ürünün niteliğini göz önüne alırsak piyasacı sanata karşı nasıl bir tutum geliştirilebilir? Özellikle müzik alanında popüler kültüre bir karşı nasıl bir duruş sergilenebilir?

AMA: Kitap okuyan, müzik dinleyen ve idealleri olan bir genç olarak üniversitede okumak için İstanbul’a ilk geldiğim günlerde umutluydum. Müzik alanında bir şeyler yapmak istiyordum, kendimin nerede olduğunu görmem için aynalara ihtiyacım vardı. Çalmadık kapı bırakmadım, kısa sürede çok insan tanıdım. 19 yaşımda ilk bestelerim yayınlandı “yeni gelen güne türkü” albümünde. Şairler, müzisyenler, yazarlar tanıdım. Bilmiyorum başka bir ülkede örneği var mıdır benim hayal kırıklığımın. Müzisyenler, şairler, yazarlar benim uzaktan tanıdığım insanlar gibi değillerdi. Anladım ki adına piyasa denen nane pazarlıyor ve dönüştürüyordu çoğunu. Memleket nasılsa, sokak nasılsa sanatçıları da öyleymiş meğer. Sonuçta onlar bizim içimizden çıkıyor. Piyasa hep olacak, piyasacı sanat hep olacak, popüler kültür de öyle. Onlara karşı bir özel duruş sergilemeye gerek var mı bilmiyorum. “kendi olmak” tan geçiyor aslında her şey. Oysa bizde herkes birbirini izliyor, taklit ediyor. Durup, kendi içine, özüne bakan, bakabilen o kadar az ki. Benim kıymet verdiğim ve hala saygıyla andığım Kazım Koyuncu ne güzel söyler; “Devrimci düşlüyorsan ona göre yaşarsın. Yürüyüşün farklı olur. Bakkala, manava başka türlü davranırsın. Bunun için sana kimse puan yazmaz tabii ama anlarlar. Orada birisi farklı yürüyordur.”

MG: İnternet iletişim ağlarının gelişmesi özellikle müzik piyasasını derinden etkiledi. Bu etkiyle birlikte müzik piyasasında bir takım değişim ve dönüşümler başladı. Artık müzik albümleri dijital platformlarda paylaşılıyor. Bu değişim ve dönüşüm bir besteci aynı zamanda icracı bir sanatçı olarak sizi nasıl etkiledi?

AMA: Bu değişimin olumsuz olduğu kadar olumlu tarafları da var. Bir müzisyen artık müzik şirketlerine bağlı olmak zorunda değil. Bağımsız şekilde, dijital yayıncılara cüzi miktarlar ödeyerek ürettiklerini tüm dünya ile paylaşabilir ve telifi küçük kesintiler dışında tamamen kendisine döner. Bu, az bir imkân değil.

MG: Şimdiye kadar birçok çağdaş şairimizin şiirlerini bestelediniz. Meydanlarda mitinglerde kitleyi coşturan şarkılardan biri de Nazım Hikmet’in “Güzel Günler Göreceğiz” şarkısı. Şiirden şarkı bestelemek hele şiirini içeriğini bozmadan çok da kolay bir iş değil. Sizin başarılı çalışmalara imza attığınız bu tür beste çalışmalarındaki zorluklar nelerdir?

MG: Son albümünüzün tanıtım yazısında: ”Alp Murat Alper’in, içinde “Güzel Günler Göreceğiz” adlı sevilen şarkısının olduğu “Mayısta Gönlüm Delidir” den sonra ikinci albümü “Sessizşehir” dijital ortamlarda erişime açıldı. Öncekinden farklı müzikal kaygılarla, Ahenk Müzik etiketiyle yayınlanan bu albümde 8 şarkı yer almakta.” denilmekte. Burada öncekilerden farklı kaygılarla ortaya çıkan yönelimden ne anlamalıyız? Biraz bu cümleyi okuyucularımız için açabilir misiniz?

AMA: 15 yıl kadar piyasadan uzak kaldım. Bu bir tercihti. Başka arayışlar içindeydim kendimle ilgili. Sonra tekli şarkılarla döndüm. “yol yeniden” şarkım bu anlamda ikinci bir merhabadır. Ardından başkaları da geldi: “yan koca dünya”, “hapishane şarkısı”, “deniz kokusu” gibi. Bu dönemde Erkan Güneş, Canan Sağar gibi müzikteki yoldaşlarımı tanıdım. Canan yoldaşımın ön ayak olmasıyla albüm fikri oluştu bende. Düzenlemeler için hayat yoldaşı İbrahim Kırılmaz’ı önerdi bana. Onlar Londra’da yaşıyorlar. Üç yıl önce Foça’da yazlıklarında buluştuk ve ben İbrahim kardeşimi öyle tanıdım. Daha ilk andan sevdim, ısındım O’na. Müzikteki kaygılarımız, düşüncelerimizin benzer olduğunu fark ettik. Bu benim için çok önemliydi. Düzenlemelerle ilgili kafamızdakileri konuşurken bir gün şöyle dedim O’na; “odasının bir köşesinde elinde gitarıyla oturmuş bir adam düşün. Bu adam, loş bir ışıkta, bağırmadan, çağırmadan, usul usul şarkılarını söylüyor. Düzenlemeler böyle bir atmosferi vermeli.”

İşte buradan hareket ettik. Sağ olsun, o da beni anladı. Önceleri şiirlerden yaptığım besteler çoğunluktaydı. Artık kendi sözlerimi de yazıyordum ve bunların da çoğu kendimden hareketle dokunduğum temalardı, bireyseldi yani. “Sessizşehir” deki Ömer Hayyam’a ait olan “hekim hasta olunca” nın dışındaki tüm sözler de bana aittir. Böyle bir farklılık vardı yani. Farklı müzikal kaygılar dememden kasıt buydu.

MG: Günümüz şairleri arasında severek okuduğunuz, müziğinize kardeş saydığınız yani kendinize yakın bulduğunuz şairler var mı? Bu yakınlığı belirleyen ölçütler nedir?

AMA: Olmaz mı, var tabi. Birhan Keskin başta olmak üzere çok sevdiğim, bana çok şey katan şairler var. Şükrü Erbaş üstadım var mesela. Kendisini tanıma şansım oldu. İyi ki Türkçe dilinde şiir yazıyor. Bu bakımdan çok şanslıyız.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

AMA: Bu güzel sorular ve röportaj için sana teşekkür etmek isterim. Sağ olasın, var olasın Mustafa Kardeşim. Yine görüşmek üzere…

“Sanatçıların aydınlığını, toplumsal alt üst oluş dönemlerinde aldıkları tavrı sorgulayabiliriz”

1957’de Antakya’da doğdu. Politik nedenlerden, cezaevinde yattı. 12 Eylül darbesinden sonra yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Uzun yıllar Fransa’da yaşadıktan sonra ülkeye dönerek özellikle cezaevleri üzerinde yoğunlaşan anti demokratik uygulamalara ilişkin toplumsal duyarlılık projelerinin hayata geçirilmesinde öncü rol oynayan Adil Okay ile geçmişten günümüze sanat serüvenini ve mücadelesini konuştuk.

Mustafa GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

Adil OKAY: Sanırım en zor soruyu başa aldınız:) O halde Turgut Uyar’ın dizeleriyle başlayayım yanıtıma: “Kim nasıl tanıyorsa beni / Öyleydim işte…! / Sağ tarafımda deniz / Solumda rüzgâr…”

Ama evet haklısınız, klasik biyografi aktarmak yerine yazarın, şairin ifadesiyle onu tanımak daha “sahi” olabilir. Malum modern dünyada insanların kimlikleri çoğaldı. Ranciere’in dediği gibi bir insan hem işçi hem oyuncu hem de insan hakları savunucusu olabilir. Ben genellikle “yazar” olarak kendimi tanıtıyorum. Metin yazarlığım şiirlerimin önüne geçti. Ama beni tanıtırken basında ve/veya bir panelde “şair, yazar, fotoğrafçı ve insan hakları aktivisti” diye tanıtıyorlar. 78 kuşağındanım. O zor yıllarda karanlık güçler tarafından bir kez pusuya düşürüldüm, vuruldum. Bir bacağımda sakatlık kaldı. Yakalandım, işkence sonucu bir kolum sakat kaldı. Sonra 12 Eylül darbesi ve hapishaneden firar… Sonra Filistin kampları, İsrail bombardımanları. Orada da birçok yoldaşımı kaybettim. (Bu süreci “12 Eylül ve Filistin Günlüğü” adlı kitabımda anlattım.) Sonra Avrupa’da, uzun sürgün yıllarım başladı. 18 yıllık sürgünden sonra memlekete döndüm. Başta uyum/aidiyet sorunu yaşadım. Aidiyet yitimi sürgünlerin ortak duygusudur. Sürgün uzun sürerse artık ne oralı ne de buralısınızdır. Sınırların yapaylığını daha iyi anlarsınız. Ama yine de iyi yanı var; melezleşiyorsunuz. En son Antakya’da bir panelde konuşmamı “melezlik güzelliktir” diye bitirmiştim.

Velhasıl ülkeye dönünce yazmaya, konuşmaya ve yürümeye devam ettim. Şiir ve öykü kitaplarım yayımlandı. Tiyatro oyunları yazdım. En son “Arkası Yarın” adlı romanım yayınlanmıştı. Bu günlerde de “Tuhaf Buluşmalar Metrosu” adını verdiğim tiyatro oyunum yayımlanacak. Pandemi günlerinde de boş durmamaya çalıştım. “Korona Günlerinde Mahpusluk” adlı kitabı hazırladım. Özcan Yaman ile birlikte tasarladığımız, “Redfotoğraf” grubu ve “Görülmüştür Kolektivitesi” olarak gerçekleştirdiğimiz, 50 fotoğrafçı ile 50 mahpusun özgürlük imgesinin buluştuğu “Özgürlüğün Sesi” adlı serginin kitaplaşmasına katkı sundum Evrensel, Birgün, Özgür Gündem ve Cumhuriyet gibi gazetelerde ve çeşitli dergilerde makalelerim yayımlandı. Demokratik kitle örgütlerinde aktif olarak çalıştım. Sergiler açtım, kuratörlük yaptım. Karma sergilerde yer aldım.

MG: Şairlerin geçmiş yaşantıları özellikle çocukluk çağları onların şiir yolculuğunda önemli yer tutar. Çocukluğunuzda yaşadıklarınız şiirinize nasıl yansıdı. Sizi şiire yönlendiren ya da şiir yazmanızda etkili olan özel biri var mı?

AO: Bu soruyu yıllar önce yazar Süreyya Köle sormuştu bana. Konuyla ilgili bir dosya hazırlamıştı. Ben de “Babamın Daktilosu” adlı bir makale yazmıştım. Oradan bir bölüm aktarayım size tabi yeni şeyler de söyleyeceğim bu konuda: “Sabahları daktilo tuşlarının çıkardığı “tık tık” sesleri uyandırırdı bizi. Anlardık hemen, babamız yine erken kalkmış işe gitmeden önce misafir odasında daktilosunun başına geçmiştir. Bilgisayar icat olmamıştı o zamanlar. Kimi akşamlar haftada üç gün renksiz yayın yapan televizyonda, “Taş Devri, Uzay Yolu ya da Kaçak” dizisini izlemek için halamlara giderdik. Uzun kış gecelerine ise ninemin “metel” dediğimiz masalları renk katardı. Bazen masalın en heyecanlı yerinde bırakırdı anlatmayı ninem. “Arkası yarın” derdi. Israrımız üzerine, “kuru incir ve tahin” molasından sonra yeniden başlardı. Bazı masalların sonunu ise biz bekleyemez, uykuya yenik düşerdik. “

Arkası yarın demişken, televizyonun hayatımıza girmediği dönemde radyodan dinlediğimiz “piyeslerin” tadı hâlâ damağımızda. “Ailece” oturur radyo programlarını dinlerdik. Hele okuma yazması olmayan ninem özellikle Arkası Yarın’ları ve ajans saatlerini hiç kaçırmazdı. “Metel”li ve arkası yarınlı uzun kış gecelerinden tam 40 yıl sonra yazdığım bir şiirde o günleri betimlemeye çalışmıştım.

“Yağmur yağardı / Seni aramazdım / Güneşi unuturdu Antiyoş / Ve yıldızları / Akşam sohbetleri / Kuru incir ve tahin / Odun sobası ateş ve tandır / Radyoda ajans saati çok mühim / Nineme arkası yarın yerine / İnce Memet okurdum / 7.65’in fanilyama bulaşan pasını yıkarken / Etme oğul derdi gök gözlü ninem / Taş atıp başını altına tutma / Gözlerinden maviyi içerdim / Ellerinden şefkati / Antiyoş’ta yağmur bir başlar / Bir daha durmazdı / Polis iç çamaşırlarımızda / Pas lekesi arardı…”

İlk yayımlanan şiirimi de daktilo sesiyle uyandığım evimizde yazmıştım. Sanırım 13-14 yaşlarındaydım. Şiirim “Doğan Kardeş” adlı bir çocuk dergisinde ve kısa bir süre sonra yazdığım bir denemem de Antakya’nın yerel gazetesi “Kurtuluş”ta yayımlanınca nasıl da sevinmiş ve havalara girmiştim. Çocuklukta başlayan yazı serüvenim bu ülke tarihinin en karanlık günlerinin başlangıcı olan 12 Eylül 1980’le birlikte sekteye uğradı. Zindan, Filistin kampları, Avrupa’da uzun mültecilik yılları ve bu yılların yarattığı travma… Ancak on yıl aradan sonra yeniden başlayabildim yazmaya.

Velhasıl sevgili Mustafa Güçlü, yazı(n) serüvenimde çocukluğumun izleri çok belirgin. Ve sosyalist şair babamın etkisi.

MG: Solun kültürel alanla kurduğu ilişki biraz sorunlu gibi gözüküyor. Partilerin ya da sivil toplum örgütlerinin kültürel alana ilişkin bakış açılarını öğrenmek için programlarına baktığımızda konuyu kalıplaşmış sözcüklerle geçiştirdiklerini görüyoruz. Sizce kendini solda ifade eden yapılar, anlayışlar bu alanı teorik olarak besleyebilecek çalışmaları yürütebiliyor mu?

AO: Sol – sosyalist- yurtsever örgüt ve partilerin, demokratik kitle örgütlerinin bu konuda eksiklikleri var. Ama eskiye oranla iyi gelişmeler de görüyoruz. Bir zamanlar “işçi sınıfının kurtuluşuna” diğer ifadeyle “sosyalizm mücadelesine destek olmayan sanat, sanat değildir” diye açıklamalar yapılırdı. Ben de iyi ama örneğin Fazıl Say, Arif Sağ sanat yapmıyor mu veya Âşık Veysel, Münir Nurettin Selçuk, Ahmet Haşim sanatçı değiller miydi? diye sorardım. Sosyalist Gerçekçi olmayan sanatçıları yok sayarak bir yere varamayız, derdim. Statükoculuk ile devrimcilik arasında ayrım olmalıdır. “Bağlama devrimcidir, gitar burjuvadır”, “Davul devrimcidir, piyano burjuvadıra kadar gider kimi yanlış okumaların sonuçları. Zarfa değil mazrufa bakmak gerekir. Ama sorgulamak ise amacımız, alan geniştir: Sanatçıların ‘aydınlığını, toplumsal alt üst oluş dönemlerinde aldıkları tavrı sorgulayabiliriz. Devletten ya da tekellerden nemalanmak için ruhlarını şeytana satan “sanatçıları” eleştirebiliriz. Ama bütün bunları eleştirirken – sorgularken, “akıl metre ya da sanat metre” olduğunu sanan “sanat zabıtaları” gibi davranmamak, sanata ve sanatçıya “burjuva – küçük burjuva – devrimci – proleter” adlarını öyle kolayca takmamak gerekiyor. Post-modernizmin kafa karıştıran söylemlerine tepki olarak içe kapanmak, sanatı sadece sloganla sınırlamak baştan zayıf düşmek demektir. Post-modernizmi eleştirmek için örneğin: Michael Albert, Noam Chomsky, Edward S. Herman, Eagleton, Badiou ve KHK’li Marksist akademisyen Atilla Güney’i ve diğerlerini okumazsak argümanlarımız zayıf kalır, diye düşünüyorum.

Elbette tüm bu eleştirileri sıralarken, sol, sosyalist ve Kürt yurtsever grupların özellikle hapishanelerdeki yazar ve şairlere desteğini takdir etmek gerekiyor. Zor koşullarda el yazısıyla yazılan dosyaların bilgisayara geçilmesi, yayınlanması (hepsinin olmasa bile bir kısmının) bu grupların sayesinde olmaktadır. Düzenledikleri etkinliklerde, festivallerde, yayınladıkları dergi ve gazetelerde hapiste olsun olmasın adları duyulmamış sanatçılara yer vermeleri, eserlerini görünür kılmaları takdire şayandır.

MG: 2010 yılından beri faaliyetini sürdürerek cezaevi gerçekliğine ışık tutan “Görülmüştür Kolektifi” kurucularındansınız. Sadece başına gelenlerin duyup yaşadığı özel bir alanla ilgili çalışmalarınız gerçekten anlamlı bir çabanın ürünü. Dünyada böyle bir çalışmanın benzeri var mıdır bilmiyorum. Bize on bir yıldır yürüttüğünüz çalışmaların dünü bugünü hakkında bilgi verebilir misiniz?

AO: 11 yıl önceydi. Kızım Öykü, o zaman 5 yaşındaydı, doğum gününden artan küçük balonları zarfların içine koyup, onun dilinden de barış, sevgi, sevinç temalı bir mektup yüze yakın politik tutsağa yolladık. Bu küçük balonlar bazı hapishanelerde alıcılarına sorunsuz verilirken bazılarında ise “sakıncalı” ibaresiyle verilmedi. Biz de “Devlet balonlarımızı geri ver.” diye kampanya açtık. Basın açıklamaları düzenledik. Adalet Bakanı’na çağrı yaptık. “Bu ne ciddiyetsizliktir. Bir hapishanede serbest olan bir eşya diğerinde neden yasak. Mevzuatınız yok mu? Bir balonun sevincini mahpuslara çok gören bu devlet onlara neler yapar…” dedik. Tabi keyfiyetin farkındaydık. Yeni bir durum değildi. Balon konusundan yola çıkarak kamuoyu oluşturmaya çalıştık. Başarılı da olduk. O dönem basın, bu günün yandaş basını bile haber yaptı bu olayı. Dönemin milletvekili Akın Birdal mecliste soru önergesi verdi. Adalet Bakanı da mecburen bize cevap verdi: “Çocuk Öykü’nün balonları hukuku gevşetir.” dedi. Buna da bir basın açıklamasıyla cevap verdik. Neyse uzatmayayım, bu tür basın açıklamalarımız çok oldu. Bu da mücadele yöntemiydi tabi. Hapishanelerdeki akıl almaz keyfi uygulamalara dikkat çekme çabamızın bir parçasıydı. Başta İHD olmak üzere birçok demokratik kitle örgütü de bize destek oldu. İlk sergimiz işte bu sözünü ettiğim “Devlet balonlarımı geri ver…” kampanyası sonucu oluştu. Balon yollamadığımız mahpuslar da olayı basından öğrenip Öykü’yü armağan yağmuruna tuttular. “Öykü’nün balonları Özgürlük balonlarıdır” dediler. ”Uçurtmayı Vurmasınlar” filmine benzettiler. Resimler, şiirler, karikatürler yolladılar. Biz de onları 10 yıl önce “Görülmüştür mahpus resimleri mektupları…” adını verdiğimiz sergiyle ziyarete açtık.

İşte bu sergiden sonra mahpuslarla yazışmalarımız yoğunlaştı. Kurumlar da destek oluyordu. Yaratıcı özgün kampanyalar yapıyorduk. Destek olan arkadaşlar ile örneğin Praksis müzik grubunun kurucularından Serdar Türkmen, web sitemizi hazırlayan Emre, grafikerlerimiz Tülin, Gonca ve birkaç arkadaş “görülmüştür” grubu olarak ilk çıkışımızı yaptık. Sonra çoğaldık tabi. Hem Türkiye’de hem Avrupa’da fedakâr gönüllülerimiz çoğaldı. Bugün itibariyle 10 yıldır faaliyet yürüten bir inisiyatifiz. Son 5 yılda ise üçü redfotoğraf grubuyla birlikte olmak üzere 5 ayrı temada sergi daha açtık. “Fotoğraf Köprüsü, Düşler Tutsak Edilemez, Duvarları Delen Çizgiler, İçeride Dışarıda Kadın ve Özgürlüğün Sesi” adlı bu sergilerde yüzden fazla fotoğrafçıyla mahpusu buluşturduk. Ülkenin dört bir yanında sergiler açtık. Bu sergileri İsviçre’ye, Almanya’ya ve Fransa’ya taşıdık. Yine benim hazırladığım üç kitap da Görülmüştür Kolektivitesi’nin desteğiyle yayınlandı. Bunlar: “Ben Çıkana Kadar Büyüme e mi… Hapishane Kapılarında Büyüyen Çocuklar…” Bu kitap mecliste tartışmalarda referans oldu. Sonra Hapishanelere Esinti Yollayalım… Ve en son “Korona Günlerinde Mahpusluk…” çıktı.

Görülmüştür Kolektivitesi’nin çalışmaları üniversitelerde “mektup” konulu tezlere de konu oldu. Basında, sanat edebiyat dergilerinde yer almasının yanı sıra “Kebikeç” gibi hakemli dergiler benimle ilişkiye geçip bu konuda yazı istediler.

Tüm çalışmalarımız fonsuz ve sponsorsuz imece usulü gerçekleşti. Bundan sonra da öyle olacak.

Tabi bu süreçte hakkımda birçok dava açıldı. Bunlardan en komiğini kısaca özetleyip diğer sorunuza geçeyim: Bu dava basında “Aziz Nesinlik Öykü: Salyangoz Davası” olarak yer aldı. Kızım Öykü’nün kolunda küçük bir salyangoz olan fotoğrafını mahpuslara yollamıştım. Bu fotoğraflardan biri de o dönem Karabük hapishanesinde kalan Kasım Karataş’a gitmişti. Karabük hapishanesi “Eğitim – Okuma komisyonu” o fotoğrafta firar krokisi var değip emniyete bildirmişler. Emniyet de ciddiye almış savcıya bildirmiş. Savcı da ciddiye alıp dava açmış. Komedi tabi. Ama taciz de aynı zamanda. Karakola davet edildim. Konuyu bilmiyordum. Acaba hangi yazımdan dolayı ya da bir komplo mu var diye endişelendim tabi ki. Devletin “okumaz yazmaz hapishane eğitim komisyonu”, devletin işgüzar polisi, “çalışkan” savcısı el birliği ile bir fotoğraftan firar krokisi çıkarmışlar. Ben de durur muyum hemen bir basın açıklaması yaptım. Şöyle dedim: Benim hakkımda hapishaneye yolladığım bir fotoğrafla “firar örgütlediğim” gerekçesiyle “salyangoz davası” açan devlet, bu trajik komik soruşturmada onlarca memur- emniyet görevlisi- bilirkişi görevlendirir ve kamu kaynaklarını fütursuzca çar çur ederken, devletin “himayesinde” olduğu söylenen hasta tutuklu ve hükümlülere karşı cimri davranmaktadır.” Sonra dava düştü tabi.

MG: Geçmişte Asya, Avrupa ve Afrika’da çektiğiniz kapı fotoğraflarından oluşan ‘Şair Kapıları’ adlı benim de içinde yer aldığım fotoğraf/ şiir çalışmanız oldu. Bir anlamda fotoğraf altı şiir çalışmasıydı bu ve yayınladığınız Şair Kapıları adlı kitap da farklı şairlerinden oluşan seçkiydi. Şiirin diğer sanat dallarıyla özellikle fotoğraf ve resimle arasındaki ilişki hakkında neler söylemek istersiniz?

AO: “Şair kapıları” özgün bir çalışmaydı. Önce sergi olarak tasarlamıştım. Sonra genişletip kitaplaştırdım. 50 kadar şairin kapı imgesi benim kapı fotoğraflarımla buluştu. Sizinle ilk tanışmam da bu proje için sevgili dostum şair A. Rahim aracılığıyla olmuştu. Bu Kitap yayınlandıktan sonra projeme destek olan şairlerden Sennur Sezer, Ahmet Ada, Küçük İskender, Ogün Kaymak, Murathan Çarboğa hayatlarını kaybettiler. Onları da bu söyleşi vesilesiyle sevgiyle anmak isterim.

Evet, dediğiniz gibi çağımızda tüm sanat disiplinlerinin birbiriyle ilişkisi var. Örneğin fotoğraf ile şiirin, resmin, sinemanın. Fotoğraf ile resim sanatı arasındaki ilişkiyi en iyi açıklayan örneği de Camille Recht, keman ve piyanodan yola çıkarak vermiştir: “Kemancı sesi önce oluşturmak zorunda. Sesi aramak ve şimşek hızıyla bulmak zorundadır. Piyanistin sesi hazırdır. Tuşa basar ses çıkar. Ama her ikisi de sesi dönüştürmek zorundadır. Araçlar da gerek ressamın gerek fotoğrafçının emrine amadedir. Ressamın çizimi renk oluşturması kemancının ses aramasına benzer.”

Bugün şiir okumayan bir heykeltıraş, roman okumayan bir sinemacı, müzik dinlemeyen bir ressam, sergi gezmeyen bir fotoğrafçı başarılı olamaz. Zira başta dediğim gibi tüm sanat disiplinleri iç içe geçmiştir. Hepsi birbirini beslemekte hatta tamamlamaktadır. Aynı tema, benzer metaforlar mısra ile fırça ile nota ile taş ile ve/veya fotoğraf ile yaratılmaktadır.

Benim “Şair Kapıları” adlı çalışmamda şiir ve fotoğraf bir araya gelmiş, aynı imge, “kapı” imgesi bir üst boyuta taşınmıştır.

MG: 18 yıl gibi uzun bir süre ülkenizden uzakta sürgün olarak Fransa’da yaşadınız. Cezaevi gerçekliği ile genç yaşta tanışan Antakya doğumlu, yani Akdenizli bir şairsiniz. Akdeniz kültürel anlamda çeşitlilik barındıran tarihsel geçmişi derinlerde olan bir havzadır. Geçmiş yaşantılarınızın sanatsal üretimlerinize ne gibi katkıları oldu? Yazdıklarınızda Akdeniz duyarlılığının etkisinin olduğuna inanıyor musunuz?

AO: Mutlaka olmuştur. Şiirlerimde, öykülerimde Akdeniz, şair Sabahattin Yalkın’ın metaforuyla söyleyecek olursam “Aşkdeniz” çokça yer almıştır. Ancak son makalemde “Umuda yolculuk” yaparken Akdeniz’de boğulup ölen mülteciler trajedisini betimlerken, “Aşkdeniz”in, “Kandeniz’i”ne dönüştüğünü yazmıştım. Son 10 yılda 25 bin insanın umuda yolculukta boğulup öldüğü biliniyor. İnanılmaz ve bitmeyen bir dram.

Ben de 12 Eylül faşist darbesinden sonra bir kaçakçı teknesiyle Akdeniz’e açılmış, pasaportsuz sınırları aşmıştım. Bir süre sonra aynı yoldan ülkeye geri dönmek isterken fırtınaya yakalanmıştık. Yolcu adlı öykümde o günü şöyle betimlemiştim:

“Denize şefkatle baktı. Gözleri ile okşadı mavi kanatlarını. Bu gece Akdeniz geçit vermeliydi ona. İhanet etmemeli, yeni bir yaşama usulcacık itmeliydi. Her şey hazırdı. Kimlik, kaçakçı teknesi. Karşı kıyıda bekleyecek olanlar. O halde Akdeniz de hazır olmalı, öfkelenmemeli, azgın dalgalarını salmamalıydı üzerine. Birlikte geçirdikleri güzel günleri, zor günleri anımsamalıydı. Otuz yılı aşkın onsuz yaşamamıştı. Araya geçici ayrılıklar girmiş sonra yine buluşmuşlardı. Güzeldi uzun ayrılıklardan sonra denizi görmek, engin maviliklerine dalmak. Ama tüm bu güzellikler gece yitiyordu. Açık denizde ne bir kara parçası, ne ışıklar görünüyordu. Gece sevdiği denizden korkuyordu. Gece evler basılıyor, çığlıklar yankılanıyordu. Gece hücrenin kapısı açılıyor, katlanılması zor bir yolculuğa, yan odaya götürülüyordu. Gece sabah özleniyor, günün ilk ışıkları endişeyle bekleniyordu. Sabah kahvesi bir sigara ile birlikte özleniyordu. Gece sokaktan gelen her araba gürültüsü ile yataktan fırlıyor, perdeyi usulca açıp dışarı bakıyordu. Gece sabah nerede kaldı diye kızıyor, küfrediyordu. Sabahın erken saatlerinde günün ilk ışıkları pencereye vurunca birden ferahlıyor, bir gün daha yaşamanın sevinciyle bir kaç saat uyuyabiliyordu.”

MG: Şiir yarışmaları ve ödüller üzerinden sürekli gündemden düşmeyen tartışmalar yürütülüyor. Bir kısım sanatçı şiir yarışmalarını kökten reddediyor, bir kısımsa kural ve ilkelerinin iyi belirlenerek adam kayırmacılığın önüne geçilmesini yeterli görüyor. Bu bağlamda şiir yarışmaları ve ödüller konusundaki düşünceleriniz nedir?

AO: Bu konu uzun zamandır tartışılır. Eleştiriler çoğu zaman yerindedir, haklı temeldedir. Gençlik yıllarımda benim de aldığım iki ödül vardı. Sol gruplar, demokratik kitle örgütleri de bu tür çalışmalar yapıyor. Hatta birkaç defa ben de seçici kurullarında yer almıştım. Bunlardan biri Adnan Yücel festivali kapsamındaydı. Hiçbir kayırma, kişi dayatması olmadı. Ödüllerin ne kadar faydası var? Zararı ne? Doğrusu üzerinde çok düşünmedim. Bu konu bizi “ödül- ceza” ilişkisinin sorgulanmasına kadar götürebilir. Sadece “şiirde ödüle – yarışmaya karşıyım” demek olmaz değil mi? İlk Olimpiyatlardan başlamak da gerekebilir. Okullarda verilen “takdirnamelere” kadar sorgulamaya gidilebilir. Ayrıca sporda, bilimsel çalışmalarda, müzikte, sinemada, çevre ve insan hakları alanlarında ödüllendirme nasıl yapılıyor, yapılmalı mı, jüriler nasıl oluşur sormak sorgulamak gerekebilir? Sadece şiir yarışmalarını ayrı tutup tartışmak yeterli değil kanımca. Fakat ödül alan çok kıymetli yazar, şair ve sanatçıların olduğunu da biliyoruz. Nazım Hikmet’in, Aziz Nesin’in, Yaşar Kemal’in, Yılmaz Güney’in ve Metin Altıok’tan Ali Yüce’ye feyiz aldığımız daha birçok şairin, yazarın aldıkları ulusal – evrensel ödülleri yazmaya kalksam sayfalara sığmaz. Liste çok uzar. Bu ödüller onların solculuğuna tabi ki halel getirmemiştir. Hiçbiri de ödülünü reddetmemiştir. Belki idollerimizden bazıları için “usta diğerleri tamam da keşke şu ödülü de kabul etmeseydin” dediğimiz olmuştur. (Tarihte Devlet Sanatçısı unvanını ve Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddeden sanatçılar olmuştur tabi ki.)

Tabi ödülleri eleştiren arkadaşların da kabul edeceği gibi “Marifet iltifata tabidir…” Bir şair değim yerindeyse saçını süpürge ediyor, yeteneğini, zamanını şiire harcıyor ve “iyi eserler” üretiyor ise tabi ki iltifat edeceğiz. Bu klasik ödülle olmayabilir başka yöntemlerle olabilir. Ayrıca hatırlatayım eski sosyalist ülkelerde de “ödüller, yarışmalar” vardı.

Son olarak şunu söyleyeyim: Ödüllerin sorgulanması iyidir. “Ödül – ceza” sisteminin tartışılması önemlidir. Ama şiirin ve şairin muhalif sesini kısmaya çalışan, onları ehlileştirme, pasifleştirme görevi üstlenen, oto sansüre sürükleyen sermaye gruplarının teşhir edilmesi, zararlarının tekrar tekrar örneklerle anlatılması da çok önemlidir. Sivil toplum kurumları (STK) adıyla sınıf mücadelesinin unutturulmasına hizmet eden, devlet, AB ve çeşitli sermaye gruplarının desteğiyle faaliyet yürüten bazı yapıların kime nasıl hizmet ettiklerinin araştırılması da çok önemlidir. Muhalif sanatçıların eserlerini bienallerine, sanat merkezlerine, sergi salonlarına, yayınevlerine sokmayan, onları bırakın ödül vermeyi bu yöntemle cezalandıran bu sermaye gruplarını ben, biz biliyoruz ama çoğunluk bilmiyor.

MG: “Toplumcu Gerçekçi Şiir” günümüzde toplumsal mücadelenin gerilemesiyle de görünür hale gelmekte zorlanıyor. Yayıncılık piyasasını sermaye gruplarının yönlendirdiği ve desteklediği iklimde kendine yeniden alan açmaya çalışan “Devrimci Gerçekçi Şiir” nasıl alternatif hale getirilebilir?

AO: Öncelikle toplumcu (sosyalist) gerçekçi şiir akımının doğduğu, manifestosunun yazıldığı 1934’lerde kalmamak gerektiğini bilerek, klasik dönemden, romantik akıma, realizmden sürrealizme, sosyalist gerçekçilikten, büyülü gerçekçiliğe kadar tüm akımların dünya kültür hazinesine katkılarını kabul ederek, hepsinden beslenerek ve biçimde yeniliklere açık olarak çalışırsak, üretirsek ve mutlaka ama mutlaka sermaye sınıfının (ve onun devletinin) maddi ve psikolojik baskılarına karşı dayanışırsak alternatif hale gelebiliriz diye düşünüyorum. Bu alternatif akımın adı sizin ifadenizle “Devrimci Gerçekçi Şiir” de olabilir, “Toplumcu Şiir” de. Tabi bu alternatifi tüm sanat disiplinleri için düşünmek yol aramak bulmak gerekiyor. Örneğin resim sanatı akımların en çok ve hızlı değiştiği bir alan. Kübizmden, geometrik dışa vuruma kadar uzun bir yolculuk yaptı ressamlar. Bu yolculuğa sosyalist, toplumcu ressamlar da katıldılar. Demem o ki sanat disiplinleri gibi akımlar da iç içe geçebiliyor. Bir dönem Eleştirel gerçekçilik ile Toplumcu gerçekçiliğin iç içe geçtiği, aradaki farkın çok azaldığı gibi.

MG : Daha önce Birgün gazetesinde yayımlanan bir yazınızda: “Bir sanatçı beste veya resim yaparken, heykel yontup, fotoğraf çekerken, aşkına şiir yazarken; parayı veya aynı anlama gelecek telif hakkını düşünmez. Sanatçı öncelikle egosunu tatmin için eser yaratır. Paylaşılmak, izlenmek, onanmak, ego tatmini zaten yaratılan eser için bir ödüldür.”(1)diyorsunuz. Peki, kitap yayımlayan bir yazar eserini meta dolaşımına sokmuş olmaz mı? Sanatçının salt ego tatminiyle kapitalist düzenin içinde piyasa işleyişinden uzak kalabileceğine inanıyor musunuz?

AO: Salt ego tatmini değildi tabi dediğim. Telif hakkı ve/veya para değil ama paylaşılmak, izlenmek, onanmak bir sanatçı için önemlidir demiştim yazımda. Hâlâ aynı görüşteyim. Burjuvazinin feodaliteye karşı devrimci rol oynadığı dönemde önü açılan sanatçıların araçları zenginleşmiştir. Tekelci aşamada gericileşen burjuva sınıfı bu kez muhalif sanatçıların önünü kapatacak yeni bir “piyasa” oluşturmuştur. Bu piyasaya karşı direnmek, alternatif oluşturmak kolay değil. Baqunin, muhaliflerin en büyük sorununun – açmazının hem kapitalist sisteme karşı mücadele etmek hem de günlük hayatta o dişlinin parçası olmaktan kurtulamamak olduğunu vurgular. Biz de birçok konuda konformizm batağına düşüyoruz belki. Ama unutmamalı ki araçlar insanlığın ortak hazinesidir. Tekerleğin bulunuşu nasıl bir devrim idiyse, matbaanın bulunuşu da öyledir. Bugün tekerlek fabrikaları ve büyük matbaalar sermaye gruplarına, burjuvalara ait diye kullanmamak olur mu? Keşfeden yaratan bilim insanları ise üreten de işçilerdir. Kitapların, bestelerin, resim, fotoğraf ve/veya heykellerin okuyucu- izleyici ile buluşması için kullanılan araçlar vardır. Tabi ki kapitalist düzen içinde bazı araçları kullanmak zorundayız. Ancak birer kanaat önderi gibi çalışan eski küçük kitapevlerinin yerine süpermarket tarzda kitapçılar açılması bizi üzüyor. Evet, mesela bu kapitalist piyasa işleyişidir.

Son olarak “Ama her kitap yayınlayan sanatçı eserini ‘meta” dolaşımına sokmaz mı?’ sorunuza somut yanıt verip tamamlayayım. Bu dediğiniz görecelidir. “Piyasa kitapları” için geçerli olabilir. Ama ben kendi kitaplarımı, sizin kitaplarınızı “meta” olarak görmüyorum. Siz de görmüyor bu nedenle bu söyleşi dizisi için emek harcıyorsunuz. Sanatı ve sanatçıyı meta olarak gören, kullanmaya çalışan sisteme karşı mücadele ediyoruz. Ne kadar başarıyoruz artık başka bir söyleşide açarız.

MG: Son günlerde gündemden düşmeyen bir tartışmaya sözü getirmek istiyorum. Çünkü uzun zamandır “Türkçe Edebiyat ”ve ”Türk Edebiyatı” üzerinden çok hararetli bir tartışma yürütülüyor. Bu konuya ilişkin düşünceleriniz nedir?

AO: Evet bu tartışmaya birkaç yerde rastladım. Varlık dergisi de dosya konusu olarak seçmişti. Bu biraz da daha eski olan “Türk mü, Türkiyeli mi?” tartışmasına benziyor. Ben de Türkiyeli tanımını tercih etmiştim. Avrupa’da nerelisiniz yani hangi ülkedensiniz sorusu çok çıkardı karşımıza. Ben Türk kökenliyim, Araplık da karışmış. Biraz da Fransızlık var. Ama ana dilim Türkçe ve Türk kültürü ile büyüdüm. Rahatlıkla “Türküm, Türkiyeliyim” diye yanıt veriyordum. Ama yanımdaki T. C. vatandaşı Kürt, Arap veya Ermeni arkadaş Türküm demek zorunda değil. Doğal olarak eğer gönüllü ya da gönülsüz asimile olmamışsa Kürt’üm ya da Ermeni’yim diyecektir. Eğer Türkiye’nin adı “Türk-iye” olmasaydı, mesela Anadolu Birleşik Devletleri olsaydı sorun olmazdı. Bakınız biz “İngiltere” deriz değil mi? Ama BM’e üye İngiltere diye bir ülke bulunmuyor. İngilizler de ülkelerine “İngiltere” demez. O ülkenin adı Büyük Britanya’dır. Daha doğru çünkü o ülkede İngilizlerin yanı sıra İrlandalılar, İskoçlar ve başka halklar da var.

Aynı mantıkla yola çıkarsak Türkçe yazan Kürt yazar ve şairlerin “Türk Edebiyatı”nın parçası olduklarını söylemek sıkıntı yaratabiliyor. Bundan rahatsız olmayan Kürt, Arap sanatçı arkadaşlar var. Onlar da “Türk edebiyatı”, “Kürt edebiyatı”, Arap edebiyatı” diyorlar. “Anadilimizde üretemiyorsak, Türk edebiyatı kategorisinde değerlendiriliyorsak bu sizin ayıbınız” demişti yanılmıyorsam Yılmaz Odabaşı bir söyleşisinde. Yılmaz Güney için de “O belli bir tarihe kadar Türk sineması kategorisinde değerlendirilir, belli bir tarihten sonra da Kürt sinemacısı olarak” demişti bir araştırmacı.

Peki, Büyük Britanya’da, Fransa’da kategoriler nasıl Ona bakalım. Paris’ten bir anımı aktarayım fikir verebilir. Sürgün yıllarımda FNAC adlı Paris’in en büyük kitabevine sık giderdim. Almasam bile kitap karıştırırdım. Bir gün Senegalli mülteci arkadaşlarımdan, Osman Sembene adlı bir yazarları olduğunu öğrendim. En önemli romanının da “Kara Dok İşçisi” olduğunu söylediler. Senegal yüzyıllar boyunca Fransız sömürgesi olduğu için farklı anadilleri, farklı diyalektler olmasına rağmen ortak dil Fransızca. Osman Sembene de eserlerini Fransızca yazmış. Ben de Sembene’nin romanını Fransız Edebiyatı reyonunda aradım. Bulamadım. Yabancı edebiyatçılar bölümüne baktım yok. Sonunda görevliye sordum. Görevli bana “bayım ne orada ne de diğerinde bulamazsınız, Sembene gibi yazarlar Fransızca yazan ama Fransız olmayan yazarlar bölümünde yani Francofon yazarlar bölümündedir” dedi. Gerçekten de öyle bir bölüm vardı. Ve Osman Sembene’nin kitapları oradaydı.

Sonuçta Türk kökenli olmayan yazar ve şairler kendilerini nasıl ifade etmek isterlerse saygı duyarım.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

AO: Enseyi karartmayalım, derim. Tamam, tekelci sermaye sanatı ve sanatçıyı meta haline getirmeye çalışıyor. Tamam, sermaye yanı sıra AKP politikası da “böyle sanatın içine tükürürüm”. “bu ucube heykeller tez yıkıla” cümlelerinde ifadesini buluyor, muhalif sanatçılar tehdit ediliyor, baskı görüyor. Ama buna rağmen sanatçılar boş durmuyor. Üretim yoğun. İyi eserler doğuyor. Müzikte, sinemada, şiirde, romanda da öyle. Fatma Aliye’den, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan, Sait Faik’ten, Nazım Hikmet’ten, Fikret Mualla’dan, Yılmaz Güney’den, Mehmet Uzun’dan, Ayşa Şan’dan alınan miras geliştiriliyor. Deneysel sanat / edebiyat da söz konusu. Kimi zaman Marcel Du Champ’ın silik örneklerinin kötü kopyaları “yeni buluş” diye önümüze sürülüyor ama bu örnekleri genellememek gerekir. Yeni arayışlar da başarılı örnekler de var. En azından benim gözlemlediğim, beğendiğim diyeyim. Sonuç itibariyle umutluyum zira Albert Camus’nün dediği gibi: “Edebiyat olan her yerde, umut vardır.”


ÖZGEÇMİŞ

1957’de Antakya’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini doğduğu ilde, yükseköğrenimini Adana’da yaptı. Politik nedenlerden dolayı Adana ve Ankara cezaevlerinde yattı. 12 Eylül darbesinden sonra yurtdışına çıktı. 1981-1982 arasında bir süre Lübnan’da Filistin kamplarında kaldı.

1983’te Fransa’ya yerleşti. 1984’te, sonraları adı Yazın olarak değişen ‘Direniş’ adlı derginin yayınlanmasına katkı sundu. Sürgünde yaşadığı süre içinde, ‘Mültecinin Bunalımı’ adlı öykü ve ‘Yeşillerini Giyin de Gel’ başlıklı şiir kitapları yayınlandı. Fransa’da iki arkadaşıyla beraber, ‘Fransa Postası’ adlı aylık dergi yayınladı.

Yirmi yıl sürgünden sonra, dosyalarda zaman aşımından yararlanıp Türkiye’ye dönebildi.

TÜRKİYE’YE DÖNDÜKTEN SONRA

1999’dan 2021’e kadar 18 yeni kitap çalışması oldu. Özgür Üniversite’nin ‘Kavram Sözlüğü’ çalışmasına iki madde yazarak katkı sundu. İstanbul, Mersin, Antakya ve Samandağ’da “Konuşan Fotoğraflar” ile “Şair Kapıları” adını verdiği fotoğraf çalışmalarını sergiledi. Çeşitli sergilerde küratörlük yaptı. Karma sergilerde yer aldı. Çeşitli panellerde, ulusal ve uluslar arası sempozyumlarda değişik konularda tebliğler sundu.

Okay’ın yazdığı kitaplardan:

‘Hançerini Ay Işığına Çalan Adam’ (şiir) 1999’da, ‘Yirmi Beşinci Saat’ (şiir) 2006’da, ‘12 Eylül Ve Filistin Günlüğü’ (anı-belgesel) ile ‘Konuşan Fotoğraflar’ (fotoğraf) 2008’de, (40 kentte sahneye konan 2 perdelik politik – belgesel oyunu) Karanlığın İçinde Aydınlık Yüzler−Ölülerimiz Konuşuyor’ Ütopya Yayınevi tarafından 2010’da yayımlandı.

2011’de ‘Kadın Gibi Kadın −Haykırış’ ile “Tekel İşçisi Bir Kadının Uyanışı” adlı oyunları sahnelendi.

2012 yılında Sokak tiyatrosu olarak sahnelenen “Cumartesi Anneleri” adlı oyunu, Emeğin Sanatı yayınlarınca ‘e-kitap’laştı. Yine 2012’de “Eylül Kokusu” adlı şiir kitabı Ütopya Yayınevi tarafından yayımlandı.

2013 yılında “Ben çıkana kadar büyüme e mi – Görüş Günlerinde Büyüyen Çocuklar” Nota Bene yayınlarından çıktı. Bu kitap TBMM’nde 4. Yargı paketi tartışmalarında referans oldu.

2015 Yılında “Şair Kapıları” (Fotoğraf – şiir),

2016’da “Hapishanelere Esinti Yollayalım” (İnceleme) Ütopya Yayınevi tarafından yayımlandı.

2018’de “Arkası Yarın – Bir Ayrılık Hikâyesi”, adlı anlatı romanı yine aynı yayınevi tarafından çıktı.

2020’de “Korona Günlerinde Mahpusluk – Tutsakların Korona Günlükleri” adlı kitabı yayına hazırladı.

Yakında yayınlanacak olan “Tuhaf Buluşmalar Metrosu” adlı oyunu yazarın 20. kitabıdır.

“Şiir uçurum ağızlarında açan bir çiçektir, onun tanrısı iyilik, cesaret ve arayıştır”

Çalışma hayatına 1981’de Milliyet gazetesinde adliye muhabirliğiyle başladı, daha sonra dershanelerde İngilizce öğretmeni olarak görev yaptı. Tıp fakülteleri ve dershanelerde tıbbî çeviri, TOEFL’a hazırlık amaçlı İngilizce dersleri veren şair ve insan hakları savunucusu Ruhan Mavruk’la iyilik ve cesaret arayışı üzerinden “emeğin ve direnişin” şiirini konuştuk.

Mustafa GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

Ruhan MAVRUK: Bir damlasıyım açık denizlerin, derinlere sevdalı bir ışık damlası…

MG: Bir söyleşinizde; “Şiiri ben seçmedim, şiir beni seçti” diyorsunuz. Şairlerin geçmiş yaşantıları özellikle çocukluk çağları onların şiir yolculuğunda önemli yer tutar. Çocukluğunuzda yaşadıklarınız şiirinize nasıl yansıdı? Başka bir şekilde soracak olursak şiir sizi nasıl seçti anlatır mısınız?

RM: Elbette çocukluk travmaları aslında tüm insanları etkiler. Şair hayatı daha derinden duyumsadığından onun etkileşimi daha yoğundur. Zor bir çocukluktu, evet; parçalanmış aile, sorumsuz bir baba ve boşluk duygusu. Ama günümüze uzanan travmalar yalnızca çocukluk çağı ile ilgili değildir.

Yaşadığımız her şey şiire girer; yalnızlığımız, çoğulluğumuz, korkumuz- cesaretimiz varsıllığımız- yoksulluğumuz, sevgi ve sevgisizlik her şey… Örneğin bunlar, çocuklarının yaşamından endişe duyan annecikler, cezaevlerinden yükselen çığlıklar bir nehir gibi büyür içimizde. Şiirin tanı ağardığında hepsi taşar. Sular bir şiir bırakır ayaklarınıza, o an acının sevince dönüşmesidir.

MG: Eskiye oranla günümüzde kadın şair sayısında gözle görülür bir artış var. Divan şiirinden beri erkek egemen bir alanda kadın olarak üretmenin zorlukları nelerdir? Bir de kadın duyarlılığı adı altında cinselliği ön plana çıkaran yani fetişist boyutta kadın bedenine yönelen şiir hakkında neler söylemek istersiniz?

RM: Geçmişte de kadın şairler vardı. Osmanlı döneminde bir Nigar Hanım örneği… Kürt kadın şairleri de tanıyoruz. Kadınların şiir yazması ve seslendirmesi ayıp sayıldığından baskılandılar. Yakın dönemlerde Gülten Akın, Zerrin Taşpınar gibi şairler insanın ve emeğin sesini yükselttikleri için çabalarının karşılığını alabildiler. Çok önemli bir konu var; sanat çevrelerinde kadın bedeninin cinsel istismarı. Açık ya da şifreli bir mesaja ret cevabı verdiğinizde, dergilerden, yayınevlerinden dosyalarınız dönüyor, türlü bahanelerle dışlanıyorsunuz. Bu nedenle sanat piyasasından hep uzak durdum.

MG: Geçmişinize baktığımızda iki şiir ödülü aldığınızı görüyoruz. Ülkemizde çoğunlukla tartışmalara yol açan her yıl pek çok şiir ödülü veriliyor. Ödüllerin sanatçıyı hem tanınır kıldığı hem de onun üretkenliğine katkı sunduğunu dile getirenler var. Benim de içinde bulunduğum bir grup sanatçı ise ödül ve yarışmalara piyasacı edebiyatın dayattığı bir mekanizma olarak cepheden karşı çıkıyor. Siz ödüller ve yarışmalar hakkında neler düşünüyorsunuz?

RM: İlk kitabım “İda Dağı Çöz Beni “ile İlk Yapıtlar Şiir Ödülü’ne layık görüldüm. Marmara Üniversitesi öğrenci ve asistanlarının çıkardığı ‘Mavi’ adlı kültür-edebiyat dergisi açmıştı bu yarışmayı. “Toplumcu Gerçekçi Şiir ve Modernite” dalında en iyi şair ödülünü aldım ve çok sayıda plaket… Ama bunlar paralı ödüller değildi. O tip yarışmalara hiç katılmadım, çünkü star sisteminde her ödül bir ödünü gerektiriyor. Hepsi de demokratik kitle örgütlerinin sunduğu dayanışma ödülleriydi.

MG: Ülkemizdeki anti-demokratik uygulamalardan muhalif bir kişilik olarak fazlasıyla nasibini alan sanatçılardan birisiniz. “Her sanatçı ve yazar savunduğu düşüncelerin bedelini öder. Tüm baskı ve engellemeleri daha çok yazarak kırabiliriz. Bu direniş de sanattır. Şiir tüm baskılara karşı bir direniştir” diyorsunuz. Yaşamın her alanında direnen bir şair olarak geçen yıl haksız yere tutuklandınız. Bize bu tutukluluk sürecinizde yaşadıklarınızla ilgili bilgi verebilir misiniz?

RM: Sayısız kez gözaltına alındım, işimden koparıldım, bu sinsi ilerleyen bir süreçti. Çoğu kez sigortasız çalışmak zorunda bırakıldım, ölüm tehditleri aldım. Korkunç sataşmalara, karalamalara maruz kaldım.

Geçtiğimiz kasım ayında da tutuklanarak Silivri Yüksek Güvenlikli Cezaevine gönderildim, soğuk nezarethanelerde uykusuz geçen altı günün sonunda hücredeydim. Hücrede ancak üreterek yaşayabilirsiniz. F Tipi cezaevlerine karşı direniş yürüttüğüm için mektuplardan, tahliyelerin anlatımından buranın gerçekliğini biliyordum. Mektuplar, şiirler yazdım, kapı altlarından, mazgallardan yapılan anma ve etkinliklere katıldım. Sağlığım etkilenmişti, açlık kan şekerim 250’ye çıkmıştı. Havasız ortamda nefes almakta zorlanıyordum. Yanımda iki arkadaş daha vardı: Sanem Asrak ve Yağmur Sanem Demirel, bana çok iyi baktılar. Dayanışmanın resmini yapabilir misiniz deseler o günleri işaret ederim. Otorite figürlerine karşı hiç zaaf göstermedim, ne gözyaşı ne yalvarış… Ama tahliye olduğumda 10 kilo vermiştim. Tüm bunlara ’’ Umudunu Yitirme’’ adlı son kitabında yer vereceğim. İnsan hakkı ihlalleri, hapishanelerdeki çığlık, bana gelen mektuplar, katıldığım eylemlilikler hepsi onda…

MG: Çukurova Üniversitesinde İngilizce dersi verirken OHAL’le birlikte öğrencilerinizden koparıldınız. Pek çok kamu emekçisi hiçbir gerekçe göstermeden KHK’ler ile görevinden edildi. Etrafımızda her alanda toplumu kuşatma altına alan sindiren bir devlet pratiği var. Sanatın ve sanatçının bu ablukaya karşı üstlenmesi gereken rol nedir?

Ben zaten üniversite yıllarımda fişlenmiş olduğum için OHAL öncesi de mesleki engellerle karşılaştım. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi İngilizce Tıbbi Çeviri, TOEFL, UDS gibi dersler verirken AKP İktidarının etkisiyle yavaş yavaş işle bağım kesildi. Sonunda çalışmayı bırakmak zorunda kaldım. KHK’ ye gelince pek çok kamu emekçisini işsizliğe, yoksulluğa sürükledi, intiharlara bile neden oldu. Birlikte çok ciddi bir mücadeleyi gerektiriyor. Zor olan bizi başarıya götürecektir. Çünkü şiir uçurum ağızlarında açan bir çiçektir.

Temelde tüm sanatçılar, özelde şairler örgütlenmeli, var olan insandan, emekten yana kurumlarla birlikte hareket edebilmenin yolları aranmalı. Tabii ki, burjuva sanatçıları ve sanat kuruluşları ile bu çetin yolda yürünmez. Telif hakkı üzerinde biz de devrimci özümüz bağlamında düşünmeliyiz.

MG: Günümüzde toplumcu şiir bütün mecralardan kovulmak üzere ve çok yönlü bir kuşatma altında. Kültür endüstrisinin yarattığı süreçte bir meta haline gelen edebi ürünün niteliğini göz önüne alırsak piyasacı edebiyata karşı “Devrimci Gerçekçi “şiir nasıl bir süreci örgütleme sorumluluğuyla karşı karşıyadır?

RM: Kovulamaz, şiiri kimse bitiremez. Acının ve direnişin çocuğudur çünkü o, ama önce biz kendi içimizde güçlü olmalıyız. Şiirimizi etik, estetik anlamda en üst düzeye getirmeliyiz. Toplumcu şiirde modernite çok önemli bir konu. Bu hem özde hem de biçimde olmalı. Özde, çünkü yenilenen ve çeşitlenen dünyaya yeni anlamlar gerek. Bu anlamları yaratmak istediğimiz ‘’yeni insana’’ ulaşmak için de yeni biçimler… Nazım Hikmet Ran;’’ öz sarsılmasında biçim için yüzlerce form vardır’’ demiş. Araştırmacı, cesur ve gelişimden yana olmalı.

Şiirde konu kısıtlaması olmaz. Toplumsal olanla bireysel olan diyalektik bir bütünlük içindedir çünkü.

MG: Milliyet Kitap, yaptığı bir soruşturma sonrasında Hilmi Yavuz’u “Yaşayan En Büyük Türk Şairi” seçti. Bu bir anlamda divan şiirindeki ‘Sultanü’ş Şuara’ (Şairlerin Sultanı) makamının yeniden modern şiire de getirilmek istenmesidir. Bu tür yapay makamlar, rütbeler şiirin iç dinamiklerine uygun mudur? Bu tür yaklaşımların sanat alanına egemenlerin bir müdahalesi olduğunu düşünür müsünüz?

RM: Sultanü’s Şuara’yı tarihe teslim edelim, hem Osmanlı döneminde saraya yakın olan şairler bu makama(!) getirilirdi. Fuzuli, Şair Eşref, Nefi hep halkın sorunlarını yazmaları, saltanatın edimlerini eleştirmeleri nedeniyle bu tür nimetlerden(!) uzak tutulmuş, baskı görmüşlerdi. Bu tür yapay makamlar şiirin iç dinamiklerine hiç uymaz, şiir özgürdür çünkü egemenlerin isteklerine ödün vermez, yapısı gereği muhaliftir.

MG: Son günlerde gündemden düşmeyen bir tartışmaya sözü getirmek istiyorum. Çünkü uzun zamandır “Türkçe Edebiyat ”ve ”Türk Edebiyatı” üzerinden çok hararetli bir tartışma yürütülüyor. Bu konuya ilişkin düşünceleriniz nedir?

RM: Türkçe edebiyat makul. Bu dilde birçok eser veriliyor, başka dillerin etkisinden ne kadar pay aldığı da önemli tabii. Türk edebiyatı deyince, Türkiye çok uluslu bir ülke. Divan Edebiyatı’nda Türkçe kadar Farsça, Arapça, Kürtçe gibi pek çok dilin katkısı vardır. Günümüzde ise antolojileri dolduran farklı milliyetlerden birçok şair var.

Sanat evrenseldir, bu nedenle edebiyatçılar arasında ırksal, dinsel ve dilsel bir ayrımcılığa da karşıyım.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

RM: Şiir uçurum ağızlarında açan bir çiçektir, zoru sever, kötü kalpleri sevmez, onun tanrısı iyilik, cesaret ve arayıştır.

 ‘Yürü bildiğin yolda

 Ölümden öte ne var. ’


ÖZGEÇMİŞ

Şair ve yazar, insan hakları savunucusu. 9 Eylül 1956, İstanbul doğumlu. İçinde ünlü atom bilgini İrfan Mavruk’un da olduğu Çerkes kökenli bir ailedendir. İlk ve ortaöğrenimini İstanbul’da yaptı. İTİA Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu (1978) mezunu. Aynı alandaki yüksek lisans öğrenimini 1991’de Sosyal Bilimler Enstitüsünde tamamladı. Sosyal Bilimler Bölümünde doktora öğrenimini yaparken üniversiteden uzaklaştırıldı. Çalışma hayatına 1981’de Milliyet gazetesinde adliye muhabirliğiyle başladı. Daha sonra dershanelerde İngilizce öğretmenliği yaptı, tıp fakülteleri ve dershanelerde tıbbî çeviri, toefl’a hazırlık amaçlı İngilizce dersleri verdi. Özel radyolarda şiir ve kültür-sanat programları hazırlayıp sundu. İki yıl Çevre Radyosunun genel yayın yönetmenliğini üstlendi. Başka Kültürevi Daima Marksist Çeviri Atölyesinde çalıştı. Türkiye Yazarlar Sendikası, Edebiyatçılar Birliği üyesidir.

Şair, ilk kitabı, 1994 yılında Berfin Yayınları’ndan çıkan ‘’İda Dağı Çöz Beni’’ile Mavi Dergisi İlk Yapıtlar birincilik ödülüne layık görüldü. ‘’Derinliğin Serinliği isimli aforizmalar ve felsefe alıntıları ‘Ulusal Yayıncılık’tan çıktı (1996).

İkinci şiir kitabı Gerçek Sanat Yayınları’nda hayat bulan’’ Leyla ‘dan Beri ‘’(1998 ). Bunu’’ Fiyortlar’’ adlı anlatı -şiir kitabı (Daima Yayıncılık, 2005) ve Ayışığı kitaplığından çıkan ‘’Issız Ada ve Savaş Zırhlısı’’ adlı denemeleri izledi ( 2017).

2018 yılında Ayışığı kitaplığından ‘Toplu Eserler’i çıktı.

2018 Aralık ayında Aysad Yayınları ’İda Dağı Çöz Beni’nin  üçüncü ve Fiyortlar’ın ikinci baskısını yayına hazırladı. 2019’un Aralık ayında Güney Havadis Gazetesi tarafından kendisine, Toplumcu Gerçekçi Şiir ve Modernite dalında En İyi Şair Ödülü, 2019 Mayıs ayında ise Sanat Durağı Kültür Evi tarafından, Yaşamın Ve Şiirin Ustası ödülleri verildi. Radyo Umut, Çevre Radyo ve Özgür Radyo’da kültür-edebiyat programları yaptı. Tıp, Biyoloji, Eczacılık Fakültelerinde Tıbbi Çeviri, TOEFL, ÜDS, KPDS dersleri verdi. İnsancıl, Önsöz, Tavır, Berfin Bahar, Öğretmen Dünyası, Sanat ve Hayat gibi dergilerde yazı ve şiirleri yayınlandı. Son dönemlerde, Önsöz, Yaşam Sanat, Sanat ve Hayat, Yeni Gelen, Zamansız gibi dergilerde şiirleri yayınlanmaktadır.

Şiir ve düzyazıları 1993’ten itibaren Aykırı (yazı kurulu üyesi), İnsancıl, İblis, Öğretmen Dünyası, Kybele, Öteki, Siz, Ütopya, Güzel Yazılar, Hareket, Tavır, Yaba Öykü, Gerçek Sanat, Aykırı, Evrensel Kültür, Berfin Bahar, Atılım, Nihan, Devrimci Demokrasi, Evrensel, Dayanışma gibi dergi ve gazetelerde yayımlandı. Hergele, Kybele dergilerinin kurucuları arasında yer aldı, Gerçek Sanat Yayınlarının yazı kurulunda bulundu. İda Dağı Çöz Beni adlı kitabıyla Mavi Dergisi İlk Yapıtlar Şiir Ödülünü kazandı.

“Ruhan Mavruk’un ilk şiir kitabını oluşturan şiirlerde genel olarak ilk görülen, ince duyarlıkların oluşturduğu örgü oluyor. Bireyin, insanın, genç kızlığın, kadınlığın duyarlıklarıyla doğanın ve acılarla dolu yaşamın evrensel bir bakışla algılandığı ve sunulduğu dizeler oluşturuyor Mavruk’un şiirini. “Örselenmiş yıllar akıyor arkamızdan…’ gibi hüzün dolu deyişlerden; “sev okşa beyninin kıvrımlarındaki şeytanları/’hayata tek boyutlu bakma” gibi çözüm arayışının ışıltılarına kadar, insani sorunların deşilip gözler önüne sergilediği şiirlerle dünyaya kucağını açıyor gibi Mavruk. ” (Öner Yağcı)

“Felsefe, düşünce, gerçek, diyalektik, yasa, yönetme, zorbalık, ölüm, yalnızlık, büyüklük, erdem, insan, gençlik, çocuk, sevgi, aşk, sanat, şiir, özgürlük, korku, kavga-direniş ve umutla ilgili özlü sözleri, dizeleri derlemiş Mavruk. Picasso’nun kapağı süsleyen o güzel resmindeki gibi günlerimi çiçekledi. ” (M. Mahzun Doğan)

“Şairin imge-simge sistematiği oturmuştur. İmge savrulmalarına pek rastlanılmaz. Yarattığı imge ve simgeler tam yerlerinde ve olması gerekene özlemini dile getirecek şekilde yaratılmışlardır, kullanılmışlardır. ” (Yılmaz Arslan)

ESERLERİ:

ŞİİR: İda Dağı Çöz Beni (1994), Leyladan Beri (1998), Issız Ada ve Savaş Zırhlısı (Şiirler, mektuplar, 2007), Toplu Eserler (dört kitabının toplu basımı, 2009). İncinmesin Kıyılarımız ( şiirler), Mayıs 2019 (Aysad yayınları)

ÖYKÜ: Fiyortlar – İnsan Atmak Serbest Çöp Atmak Yasak (2005).

DENEME: Derinliğin Serinliği (denemeler, aforizmalar, 1996), Simurg Tufanı (2005).

ÇEVİRİ: Neşeli Öğrenciler (Ann Digby’den, 1991), Körfezdeki Okul (1995).

Ayrıca İngilizce öğrenimi için bir gramer kitabı vardır.

HAKKINDA: Sunay Akın / Yağmurlu Şiir Sokağından Üç Şemsiye!. . (Gerçek, 17. 12. 1994), Yılmaz Arslan / Toplumcu Gerçekçi Şiirin Muse’si: Ruhan Mavruk ve “İda Dağı Çöz Beni” (Ada Kültür, Şubat 1995), Öner Yağcı / Bir Şiir Kitabı Daha (Kitap Eki dergisi, Ocak 1996), M. Mahzun Doğan / Picasso, Ruhan Mavruk, Zeynep Aliye ve Tufan (Dünya Kitap, Nisan 1996), Mazhar Kara / Duvarsız Sarmaşık (Evrensel, Şubat 2000), Derinliğin Serinliği (Gergef, Kasım 1996), Rüzgârdaki Yalnız Türküler (Cumhuriyet Kitap, 18. 1. 2001), Sennur Sezer / Fiyortlar (Cumhuriyet Kitap, 17. 11. 2005).

“Kendimi ‘Toplumcu Gerçekçi Şiir‘de konumlandırmaya çalışıyorum”

Zeki Gümüş 1961 Adana doğumlu. Nice sanatçının beslendiği destansı topraklarda Çukurova’da doğmuş ilk gençlik yıllarını cezaevinde geçirmiş. Akdenizli bir ozan olarak sanatsal yaratım süreçlerine yaşadığı coğrafyanın etkilerini ve şiirini nerede konumlandırdığını konuştuk.

Mustafa GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

Zeki GÜMÜŞ: Geçmişten dersler çıkartıp bugünü yaşarken, geleceğe olan umudumu ve özlemlerimi hep coşkuyla yaşayıp paylaşmayı seviyorum. ”Ben” adlı şiirim de şöyle sesleniyorum.

“beni tanımak istersen/ sabah güneşle kalk/ pencerene yansıyan maviliğe/ damla damla doluşan/ hayata bak”

MG: Şairlerin geçmiş yaşantıları özellikle çocukluk çağları onların şiir yolculuğunda önemli yer tutar. Çocukluğunuzda yaşadıklarınız şiirine nasıl yansıdı. Sizi şiire yönlendiren ya da şiir yazmanız da etkili olan özel biri var mı?

ZG: Çocukluğum okumayla ve işte çalışmayla geçti. Babam işçiydi ve altı çocuklu geniş aileydik. İlkokulda okurken yarı zamanlı terzi yanında çıraklıkla başladım yaşama. Okul ve iş erken olgunlaşmamı, hayatla mücadele erken sınıf bilincini almaya yöneltti. 78 kuşağı olarak sorumluluklar ve mücadeleyle geçti yaşamımız. Liseden edebiyat bölümü mezunuyum. Edebiyat, tarih ve felsefe ilgi alanımdı.12 Eylül’de tekrar cezaevine girmiştim. İlk şiir yazmam da etkili olan ve yol göstericilik yapan, yazar Kazım Zorlu ve şair Erdal Elgin olmuştur. Kazım abi Af romanını Adana cezaevinde yanımda yazarken benim de yaşadıklarımı yazmamı istedi. Yazdıklarıma bakıp şiire yönelmemi sağladı. Okulda okurken şiire ilgim vardı. Lise yıllarında Nazım Hikmet, Ahmet Arif şiirlerini okumam, şiire olan bakışımı değiştirmemi sağladı. Yoğun duygular yaşayan bir yapım var. Cezaevinde eşimden, kızımdan ayrı olmanın getirdiği özlemler, baskı ortamının yarattığı umutlar ilk şiirlerimde dile gelir.

MG:12 Eylül’de genç yaşta cezaevi gerçekliğiyle tanışan bir şairsiniz. Gerçekten de hızlı bir politikleşmenin yaşandığı süreçte, kesintiye uğrayan mücadeleyle birden bire kendinizi çok ağır koşullarda buldunuz. Bu geçmiş yaşantınızdan hareketle cezaevi geçmişinizin şiirleriniz üzerinde herhangi bir etkisi oldu mu?

ZG: Cezaevindeyken özlem, umut, güneş imgeleri duygularda yoğunlaşıyor, bunları mektuplarla dışarı taşıyorduk. Bu şiirleri Akdeniz Ateşi ilk şiir kitabımda yayınladım. Aynı zamanda iyi bir mektup yazarı olmuştum. Eşime ve kızıma uzun mektuplarda bu şiirleri yolluyordum. Malatya E Tipi Cezaevinde yoğun okuma, araştırma ve tartışma ortamı vardı. Benim üniversitem cezaevi oldu. Erdal hocam şiiri dil, ses ve müziği konusunda daha geniş kapsamlı düşünmemi sağladı. Buradan her ikisine de teşekkür ederim. O dönemin duygularını şu dizelerde görebilirsiniz.

“adı özlem/ adı umut/ adı çıldırasıya sevdiğim yaşam/ olsun isterim şiirlerdeki sözcüklerin”

MG: Edebiyat toplum ilişkisi üzerine düşünceleriniz nelerdir? Toplumsal mücadelenin gerilemiş olması hatta oldukça cılız seviyelerde varlık yokluk savaşı içinde olması özellikle toplumcu şiiri nasıl etkilemiştir? Kendi şiirinizi anlayış olarak nerede konumlandırıyorsunuz?

ZG: Kendimi Toplumcu Gerçekçi Şiir de konumlandırmaya çalışıyorum. Tarihsel materyalizme olan inancım ve diyalektik bakış açısıyla toplumsal sorunlara dikkat çekmeye çalışıyorum. 80 sonrası neoliberal ekonomik politikaların ülkemizde de uygulanmaya başlaması ve 12 Eylül darbesi bizleri cezaevlerine taşıdı. Neoliberal politikalar ikinci yeni şiir anlayışını öne çıkarıp postmodernist anlayışın tüm sanat alanlarında öne çıkmasını sağladı. Bununla mücadele edecek demokrasi, toplumsal örgütlülük baskı altına alındı. Toplumcu edebiyatı yok sayıp sermaye medyasında ve kültürel etkinliklerinde susturmaya çalıştılar. Üstüne bir de sosyalist sistemin 90 lı yıllarda dağılmasıyla yalnızlaşma, yabancılaşma post modernizmin ekmeğine yağ sürdü. 2000 li yıllarla birlikte yeniden toparlanma sürecine giren toplumcu gerçekçi şiir bugün daha görünür durumda. Teknoloji ve yapay zekâ ürünlerinin insanlığın gelişimine katkısı yadsınamaz. Kültür emperyalizmine hizmet eden sanat anlayışı ve ürünleri her ne kadar ön planda olsa da artık internet teknolojisi ve sosyal medya ağlarını doğru kullanıldığı sürece her yerde ve alanda toplumcu gerçekçi sanatı göreceğiz.

MG: Son şiir kitabınızı, ”Yapay Zekâya Aykırı Şiirler” adıyla yayımladınız. Günümüzde tek elden çıkmış birbirinin benzeri sanki bir makine tarafından yazılmış hissi veren şiirlerin her ortamda yaygınlaştığını görüyoruz. Buradan hareketle kitabınızı ;” Yapay Zekâya Aykırı Şiirler” adıyla yayımlamanızın özel bir anlamı var mı?

ZG: Yapay Zekâya Aykırı Şiirler kitabımın adını özellikle seçtim. Günümüzde yapay zekâ ürünlerinin girmediği ortam kalmadı. Sokakta yürüdüğünüzde, toplu taşıma aracına bindiğinizde, herhangi bir açık kapalı alanda oturduğunuzda şunu görüyoruz; elde cep telefonunda sürekli bir şeylere bakılıyor. Kulaklarında kulaklık o anda ne dinliyorsa artık arada bir kahkaha veya bir tebessüm görüyoruz. Bu gözlemleri ağırlıklı genç kuşak ve orta yaş grubunda görüyoruz. Postmodernizmin getirdiği bireyin içe dönmesi, kendini merkeze koyması, biz olmadan uzaklaştırıp yalnızlaştırdığını görüyoruz. Aşk, özlem, umut bir tuşa dokunmaya dönüşmüş durumda. Bu konulardaki araştırmalarım gözlemlerim sonucunda, günümüz sorunlarının, geleceğin nereye doğru evrimleştiğini anlatan şiirler yazmaya çalışıyorum. Gençliğin Gezi direnişindeki rolü, dinamizmi bize umut taşırken onları da anlama ve kuşak kopukluğunu giderme konusunda enerjimi sarf ediyorum. Klasik anlamda bildiğimiz sanat bitmiştir. Artık yapay zekânın başlattığı dönüşüm ve olanaklarla geleceği kurmada, yol göstericilik yapacak sanatsal ürünler vermeliyiz. Yani bugün izlediğimiz karbon zekânın yarattığı silikon zekâyla güç mücadelesinde biz ne yapıyoruz.

MG: ”Koza” adlı şiirinizde;” ışığım yetmiyor karanlığa/kozalardan çıkacağımız günü/umutla bekliyoruz” diyorsunuz. Bu dizeler “1940 Kuşağı Toplumcu Gerçekçi” şairlerinin umut var bakış açısını yansıtıyor. Peki, size göre içine adeta hapsedildiğimiz beton kozlardan çıkmak için şiir nasıl bir rol üstlenebilir?

ZG: Kozalardan çıkmak önce aklımızla olacak. Okuyarak, araştırarak teknolojiyi en iyi şekilde kullanarak, sanatsal faaliyetlerimizde ürünlerimizle bu çelişkileri ortaya koymalıyız. Değişimi görüp kopyala yapıştır teorilerinden çıkıp diyalektik sürece uygun davranmalıyız. Kapitalizmin aşırı tüketime yönlendirdiği kitleler pandemiyle birlikte ne oluyoruz sorusunu sormaya başladı. Bu sorulara ve sorunlara karşı biz yaratıcı emeğimizle ne yanıt verebiliyoruz. Önce kendimizi sorgulayıp yapıtlarımız da bu çelişkilere dikkat çekmeliyiz.

MG:1961 Adana doğumlusunuz. Çukurova özellikle 60’li yıllarda tarımda hızlı makineleşmeyle birlikte sınıfsal karşıtlıkların keskinleştiği yerlerden biri oldu. Bereketli topraklarda sonradan sanat hayatımızda etkili olan nice aydın sanatçı yetişti. Siz bu kültürel sürekliliğin ve çeşitliliğin devamcısı bir şair olarak; Akdeniz kültürünü ve coğrafyasını şiirleriniz nasıl yansıtıyorsunuz? Bir başka deyişle Akdeniz’in, kültürü, tarihi, doğası ve insanıyla sizin şiirinizdeki karşılığı nedir?

ZG: Adana da gözlerimi açtığım ortamda hala yaşamımı sürdürüyorum. Dönemsel olarak İstanbul ikinci evim oldu. Tekstil, inşaat ve turizm sektörlerinde çalışırken farklı işkollarının sorunlarını yaşadım. İnşaat sektörüyle yurt dışı ülkelerde çalışarak deneyimler kazanırken Asya ve Ortadoğu kültürlerini gözlemledim. Bu yoğunlaşmalarda Çukurova kültürünü daha iyi analiz etmemi ve anlamamı sağladı.

Çukurova’da sizin de belirtiğiniz gibi tarımda makineleşme ve sanayi gelişimi bereketli toprakların sınıf çelişkilerinin acımasızca yaşandığı yer oldu. Bu çelişkiler de sanatçılarını üretti. Aslında bu çelişkilerin Amerikan yardımlarının 1950-60’lı yıllarda başlamasıyla oluştuğu sanılıyor. Araştırmalarım ve tespitlerim daha öncesine dayanıyor. Bu tespitte dolaylı yine Amerika var. 1864 te Amerikan iç savaşı başladığında pamuk ekimi yapılamıyor. Buradaki açığı kapatmak için, İngiltere tekstil fabrikalarının ihtiyacı olan pamuğu Osmanlı yönetiminde olan Mısır da ektiriyor. Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa pamuk ekiminden elde ettiği vergi ve gelirlerle kendi başına bir güç oluyor. İngiltere’nin ihtiyaçları artınca Çukurova’ yı işgal ediyor. 5 yıl oğlu Kavalalı İbrahim paşa yönetiyor. Sonrasında Osmanlı tekrar yönetimi alınca pamuk ekiminin sağladığı vergi gelirleri iştahını kabartıyor ve İngiltere’ye yatırım için kolaylıklar sağlanıyor. İlk tren hattı 1886 da Adana Mersin limanı arasına kuruluyor. Pamuğun işlenip balyalanması gemilere yüklenmesi süreçleri için makine, hammadde, ucuz iş gücü transferleri başlıyor. Çukurova’da yaşayan nüfus Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Yahudi, Çerkez kökenli. Nüfus yetersiz olduğundan Mısır dan fellah(çiftçi) getiriliyor. Çukurova’ya yakın illerden ve güney doğudan nüfus göçü başlıyor. Demem o ki 1860’lar dan sonra başlayan kapitalist üretim araçları ve ilişkileri Çukurova topraklarında çok erken başlıyor. Bu da sınıf bilincini ve onun kültürünü acımasızca yaşatırken coğrafyanın getirdiği sıcak iklim insanları isyankâr bir yapıya, hakkını aramaya ve yaratıcı emeğe yöneltti.

Tarihsel geçmişi çok kültürlülüğe dayanan Çukurova, kültürel izlerini sanatın her alanında göstermektedir. Akdeniz medeniyetin ilk şekillendiği coğrafya olarak yaşamım da önemli bir yer tutmakta. “Akdenizlim ”adlı şiirimin sonunda şöyle sesleniyorum.

“Akdenizlim/ uygarlığın açan ilk çiçeği/ dillerimiz dinlerimiz ayrı olsa da/ sıcak güneşimiz var ya güneşimiz/ birleştirir bizi Akdenizlim”

MG: Yazdıklarınıza baktığımızda şiir ödüllerine karşı olduğunuz görülüyor. Oysa ülkemizde her yıl pek çok şiir ödülü veriyor. Ödüllerin sanatçıyı hem tanınır kıldığı hem de onun üretkenliğine katkı sunduğunu dile getirenler var. Bu ödül mekanizmasına hangi gerekçelerle karşı çıkıyorsunuz?

ZG: Ödüllere karşıyım. Sadece şiir değil sanatın her alanında yapılan yarışma ve ödül düzenine karşıyım. Sanatsal ürünün hiç biri diğeriyle yarıştırılmamalı. Hepsi kendi içinde değerlidir. Onun değeri toplumda bulduğu karşılıktır. Toplum benimsediği, özümsediği sanatsal her ürünü tarihten günümüze kadar taşımıştır. Ödül düzeni dediğimiz olguya baktığımızda sermayenin kültürel alandaki hegemonyasını görmekteyiz. Yaratıcı emeği nasıl meta ya dönüştürüp bundan artı değer elde ederiz arayışındalar. Ödül almış, star yapılmış sanat ürünleri veya sanatçıların marka değerleri üzerinden sermaye grupları karlarını daha da artırmaktadır. Bu sistemde genç sanatçıların tanınır olmak, adlarını duyurmak, ürünlerini bastırmak için ödül sistemi tuzağına düştüklerini görmekteyiz. Ödül alan birçok öykü, roman, şiir v. b. baktığımızda adına ödül verilen ismin kültürel anlayışıyla alakası olmayan eserler görmekteyiz. Yayın evlerinin genelde anlaşmalı kendi bastıkları kitaplara ödül dağıtması gibi. Bu dereceye giren ürünlerin birçoğu genelde çöp edebiyatı olarak ait olduğu yere gömülmekte.

MG: Artık günümüzde şiir, yayınevlerinin basmaktan sürekli kaçındığı, kurumsal yayınevlerinin üstüne para versen de bulaşmak istemediği bir edebi tür haline geldi. Yakın zamanda şiir kitabı basmaya başlayanlar da dijital ortamda oldukça az sayıda kitap basıyor. Bastığı kitabın en az 100 âdetini etiket fiyatının yarısına yazarın satın almasını şart koşuyor. Ülkemizde yeni ortaya çıkan ve gittikçe yaygınlaşan dijital yayıncılık hakkında düşünleriniz nelerdir?

ZG: Dijital yayıncılık teknolojik gelişmenin kitap basımında sağladığı kolaylıktır. Depo ve stok sorununu ortadan kaldırıyor. Klasik matbaa basımının getirdiği zaman süreçlerini yapay zekâyla hızlı çözüyor. Doğru kullanıldığı sürece iyi bir gelişme. Ülkemizde şiir yazmış veya yazmaya çalışan, hayatının roman olduğunu düşünen insanlar çoğunlukta. Okumayan araştırmayan bir toplum oluştu. Star veya marka olmuş çok satanları bir kenara ayırırsak, yayınevleri tarafından basılan kitapların satılamadığı veya maliyetini kurtarmadığını görmekteyiz. Burada dijital yayıncılık kısmen biraz maliyet sorununu çözmekte. Ama bununla yetinmeyen yayınevleri satamıyorsak para karşılığında basarız anlayışı geliştirdi. Kendini şair, öykücü, romancı sanan kişinin eserinin edebi değerine bakmadan parasını alıp basmakta. Bu da kişinin kısa yoldan kendi parasıyla kitap sahibi olmasını sağlıyor. Diğer bir gelişmede yaratıcı yazarlık, şiir v. b. atölyeler. Kitaplardan istediği geliri elde edemeyen kişiler ve kurumlar çevrimiçi veya fiili ücretli atölyeler açıyorlar. Ders verenlerde tanınmış marka olmuş, zamanında ucundan bucağından sola bulaşmış kişileri de görmekteyiz. Bu atölyelerde kendi bakış açılarına göre kısa bir sürede yazar, şair yetiştirip ellerine de birer sertifika verip piyasa salıyorlar. Kültür ve sanat üzerinden artı değer elde etmenin diğer bir yolu.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

ZG: Hayat devam ediyor. Umudumuzu kaybetmeden yeni nesle ulaşmalıyız. Kuşak kopukluğunu giderip biz olmanın dayanışmasını yaşatmalıyız.


ÖZGEÇMİŞ

1961 yılında Adana`da doğdu. Mersin İlköğretmen Okulu’nda okurken siyasi nedenlerle okulu yarım bırakıp Adana Borsa Lisesi`ni bitirdi.1979’da Çukobirlik iplik fabrikasında çalıştı.12 Eylül 1980-90 dönemi siyasi baskı, aranma, tutuklanma ve cezaevlerinden arta kalan zamanlarda İstanbul`da konfeksiyonda çalıştı.1990 sonrası inşaat şirketlerinin yurtiçi ve yurtdışı şantiyelerinde bulundu.

Edebiyata ve şiire olan ilgi yatılı okulda okurken başladı. Adana Borsa Lisesi’nin siyasi atmosferinde, Adana ve Malatya cezaevlerinde bulunduğu dönemlerde ayrılık ve özlemler yeni şiirler yarattı.

İnsancıl, Üvercinka, Kara Yılkı, Delikli Çınar, Çınardibi v. b. dergilerde şiirleri yayınlandı

Çeşitli web siteleri, sosyal medya da şiir, öykü yayınlanmakta.

ESERLERİ

Akdeniz Ateşi (2013) ŞİİR

Adana Bağlarında Yaşayan Sümer Mahallesi (2018) ANLATI

Adana Şiir Buluşmaları (2019) E-Kitap ŞİİR

Yapay Zekaya Aykırı Şiirler (2020) ŞİİR