Eski Bir Ritüelin Peşinde: Eren Günü

Köyceğiz’in Yangı Mahallesi’nde, 29 Temmuz’da başlayan yangın, zamanında müdahale edilmemesi yüzünden rüzgarın da etkisiyle genişlemiş, eko sisteme büyük zararlar verdikten 14 gün sonra kontrol altına alınabilmişti.

Orman yangınları üzerine pek çok söylem geliştirilse de asıl sebebin küresel iklim değişikliğinden kaynaklı aşırı ısınma olduğu herkesçe biliniyor. Kuraklık o kadar etkili ki yamaçtan yuvarlanan bir taşın çıkaracağı kıvılcım bile koskoca ormanı kısa sürede yutabilir. Ortalık yere hesapsızca atılmış pet şişenin içindeki su, mercek görevi görerek kuru otların tutuşmasına sebep olabilir. Hatta yıllardır hiç bakımları yapılmamış ormanlardan geçen enerji hatlarının sık sık yangınlara sebebiyet verdiği biliniyor. Bunların hepsi ihtimaller dahilinde olmasına rağmen bir gerçek var ki ormanları korumakla sorumlu Bakanlığın konuya ilişkin hiçbir çalışması ve planlaması yok. Yangın söndürme uçaklarını, helikopterlerini geçtik, sahada ciddi anlamda planlama, teçhizat ve elaman eksikliği var. Orman Genel Müdürlüğünün adeta kurumsal hafızası silinmiş, zamansız yapılan personel yer değişikliğiyle kurum zayıf düşürülmüş. İç işleyişten kaynaklı sorunlara gönüllü olarak katıldığımız yangın söndürme çalışmalarında fazlasıyla tanıklık ettik. Zaten bu tanıklık yüzündendir ki bir zaman sonra yangında özverili bir şekilde, kısa sürede örgütlenen gönüllülerin sahaya girmesi engellendi.


Köyceğiz’de makilik alanda başlayan yangına ilk müdahale eden ekibin elaman yetersizliği yüzünden başarılı olamadığına dair bilgiler tanıklar tarafından dile getirilmekte. Sonrası koskoca kızılçam, karaçam ormanları gözümüzün önünde seyirlik bir oyun gibi yandı, gitti. Geriye o kadim dağların bitki örtüsünden külden ve acıdan yaralı bir çığlık kaldı. Köyceğiz, Sandras Dağı ve çevresinde endemik türleri içinde barındıran bir ekosistem yok oldu. Bunun yeniden ağaç dikmeyle, şatafatlı sözlerle geri geleceği yok. Giden hayvanların buradan çıktıktan sonra yaşama şansları var mı bilen yok. Çünkü yeni gittikleri alanlara alışık olmadıklarından yaşam onlar için çeşitli tehlikelerle dolu.


Diğer bir tespit de yöredeki su kaynaklarının zarar görerek Köyceğiz kent merkezindeki o meşhur boşa akan artezyenlerin zamanla kuruyacak olması. Dağların gözelerinden kaynayan pınarların suyu azalacak, içme suyu ve tarımsal sulamada kullanılan suya olan gereksinim önümüzdeki günlerde ciddi şekilde artacak. Her zaman olduğu gibi yangın görüntüleri, ekranlardan düştükten sonra aymazlıkla yok edilen dağları kimse hatırlamayacak. Kaçan kurdu, vaşağı, tilkiyi, şaşkınlıkla kendini alevlerin içine atan tavşanları bir daha kısa zamanda geri getirmenin bir yolu yok. Çam, püren, kekik balı bölgenin en önemli geçim kaynakları arasındaydı. Arıcılık bölgede bu saatten sonra oldukça zor koşullarda yapılacak. Yine Köyceğiz’in dağ köyleri sebze meyve tarımı yaparak geniş bir alana ürün tedarik ediyordu. Su kaynakları etkilendiği için sıcakla birlikte düşen ürün rekoltesi turizmde tedarik anlamında sıkıntılar yaşatacak.


Bütün bunların ötesinde ne yazık ki o ağaçlara, kuşlara, bu lanet çağa denk geldiler. Ne yazık ki çaresiz ve örgütsüz bir halk olarak ne kadar çaba göstersek de ne kadar üzülsek de seyirci kaldık olanlara.


GEÇMİŞTEN GELECEĞE DAĞ KÜLTÜRLERİ VE GÜNÜMÜZE YANSIMALARI

Sandras Dağı, yörenin kültürel dünyasında ve inanç sisteminde önemli bir yer tutuyor. Toroslar binlerce yıllık geleneğin ve ritüellerin yaşatıldığı bir bölge. Halk kültüründe, inanç sisteminde günümüze kadar varlığını sürdüren “Eren Günü” etkinliklerini bu yıl yerinde izlemek üzere yola koyulduk. Zorlu yolculuğumuz zaman zaman bozuk yollarda, kartalların kanat sesleri altında geçti. Bazen yüreğimizi burkan, yanan sahalardan yol boyu devam ederek Çiçek Baba’nın zirvesine ulaştık. Zirvedeki düzlükte bir gün önceden gelenlerin kurduğu çadırlar, dumanı tüten ocaklar, keçi seslerine karışan çocuk sesleri, sabahın serinliğinde başlayan etkinliğe dair ilk izlenimlerimizdi. Orada bir gün önceden gelerek gece konaklayan “Sandras Koruma Platformu”ndan Neşe Yüzüak, Murat Demirci ve Mehmet Ali Acet ile buluştuk.


Mehmet Ali Acet, çocukluğunu bu dağlarda geçirmiş, Çayan Yörüklerinden. Yine bu coğrafyada yıllarca öğretmenlik yapmış adeta günümüzde geçmişi yaşayan, yaşatan bir Şaman. Yangın sürecinde, gönüllü çalışmalara katılmış, çalışmaların organizasyonunda görev üstlenmişti. Bölgenin kültürel yapısına ait hem yaşanmışlıkları hem de araştırmaları olan yaşadığı coğrafyaya kültüre karşı kendini sorumlu hisseden biri. Eren Günü’yle ilgili onun ilk elden tanıklıkları ışığında anlatımlarını aktarmak istiyorum.


“Eren adı verilen bu zirvede, her ağustos ayının son perşembesi toplanılır. Beyağaç’tan, Köyceğiz’den, Ortaca’dan, İzmir’den, Dalaman’dan kısacası her bölgeden insan gelir. Kimse davet edilmez, herkes hesabını yapar. Çok eskiden Rodos’tan dahi gelenler vardı. Ben onlarla tanışıp konuşmuştum.

Oradaki mezar, yörede Çiçekbaba Ereni diye, geçiyor. 33-34 metre uzunluğunda, taş düzeni üç metre genişliğinde bir mezar. Büyük bir taşın yanında beş altı tane kısa taşlar var, yani Orta Asya balbal düzeniyle yapılmış bir mezar. Burada eren geleneğinin; aslında Şamanizm’den, Orta Asya’dan Türklerin getirdiği bir gelenek olduğunu belirtebiliriz.

Köyceğiz’den gelenler ise akşamdan Gökçeova’da toplanır. Sabah erken saatlerde Eren’e doğru hareket ederler. Güneş doğmadan herkes Eren’in başında, dağın zirvesinde toplanır.

Bizde dağ kültürü çok önemlidir. Çok eskiden beri, her köyün küçük bir ereni, bir tepesi vardır ama buradaki Eren, dedelerimizin dediğine göre erenlerin erenidir. Ayrıca bölgedeki diğer erenler daha önce kutlanırken, bu Eren belirttiğimiz gibi ağustos ayının son perşembesi kutlanır.

Eren’in başına gelenler, mezarın etrafında hayvanlarını yürütür veya kendi gezer. Adak keseceği hayvanı omzuna alır, mezarın etrafında üç veya yedi defa dolaşır. Sonrasında adağını keser ve bütün misafirlerle birlikte yer.

Kartal Gölü, bu dağın hemen arkası. Göle kartal isminin verilmesi, eskiden o bölgede kartalın bol olduğunu gösteriyor. Ama şimdi kartallar bitti. Çevredeki karakulak, kurt gibi diğer hayvanlar da azaldı. Son dağlarımız da bitecek, her şey yok oluyor burada.

Çiçekbaba ismindeki baba da insanların arkasındaki güçtür. Bu dağ; bölgedeki herkesin, çobanların, Yörüklerin bu yaylaya çıktığı, benim dedemin buralarda yaşadığı yerdir.” (1)

Geçen yıl pandemi koşullarındaki kısıtlamalar nedeniyle etkinlik sembolik olarak gerçekleştirilmişti. Bu yıl yangınların verdiği buruklukla 26 Ağustos’ta dağın zirvesinde gerçekleşen şenliklerin kökeni hakkında pek çok şey söylenmekte. Tabi ki bunların hepsi farklı yaklaşım ve anlayışlardan kaynaklanan yorum ve sözel tarihin bize yansımaları. Halkın belleğinden dağarcığından tomurcuklanan temeli iyilik ve güzellik olan söylenceler. Halk kültürünün derinliğinden süzülerek gelen “Eren Dede Şenlikleri” hala geniş bir katılımla Toroslarda sürdürülüyor.


Şaman kültürünün bir parçası olarak kabul gören etkinliklerde her yerden her mezhepten insanı bir arada görmek mümkün. Yakın civardaki Romanların, Alevilerin, Sünnilerin aynı kurganın etrafında gerçekleşmesini istedikleri düşleri için adaklarıyla döndüklerine şahit olduk. Eren’nin kutsallığı işte bu birleştirici ve iyilik gücünden gelmiş olsa gerek.

Siz de geçmişin izinde bir ritüele tanıklık etmek istiyorsanız Ağustos ayının son perşembesi mutlaka yolunuzu Çiçekbaba’ya düşürünüz.

Orada; eteklerinde, vadilerinde yanmış ormanların külleri altında inleyen bir dağın sesini duyacak ve gözyaşlarına şahit olacaksınız.

Orada; yenilenmiş ve umutla dolu olarak kıvrımlı yollardan geçerek çamlara, bulutlara rüzgarlara karışacaksınız.

Orada; atalar ve dağ kültürü yeni konuklarını bekliyor.


(1) Mehmet Ali ACET, 10 Temmuz Gökçeova’daki “Sandras’a Sahip Çık “eylemindeki konuşmasından bir bölüm

“Sandras’ı koruma vakti”

Muğla Köyceğiz’de Sandras’ı Koruma Platformu öncülüğünde sosyal medya üzerinden gerçekleştirilen bir duyuruyla madencilik faaliyetlerinin yapıldığı alanda bir dizi etkinlik ve yürüyüş düzenlendi.

Yüze yakın endemik bitkiye ev sahipliği yapan Sandras Dağı çevresindeki maden ocağının kapasitesinin artırılmasına ilişkin yapılmak istenen ÇED toplantısına daha önceden yasal olarak itiraz yapılmıştı.

Konuya ilişkin platform bileşenlerinden Neşe Yüzüak: ”Sandras’ta, Muğla, Manisa, İstanbul doğa gönüllüleri bir araya geldik. Amacımız Sandras gibi kadim tarihten bize gelen doğayı korumak. Bu nedenle var olan madenlerle kaplı alanların doğayı tahribatını engelleyeceğiz. Buna vatandaş olarak hakkımız olduğunu düşünüyoruz ve gücümüz de var. Bizi yönetenlerden buranın koruma altına alınmasını istiyoruz. Talebimiz gayet insancıl, umut ediyoruz ki bizi duyarlar” dedi.

Yöredeki çeşitli sivil toplum kuruluşlarının katılımının yanı sıra Köyceğiz Cumhuriyet Halk Partisi İlçe Başkanı Hüseyin Erol’un da destek verdiği eyleme yöre halkının da katılım sağladığı görüldü. Hüseyin Erol konuşmasında: “Sandras Platformu olarak Gökçeova Göleti’ndeyiz. Hep birlikte Sandras’a sahip çıkmak için bu konuya ilgisi olan vatandaşlarımızla buluştuk. Bu yöreye karşı, hepimizin yaşadığı yerlere karşı sorumlulukları var. Bu sorumluluklar sadece insana karşı değil; ağaca karşı, yaşayan tüm canlılara karşı. Dolayısıyla doğayı korumak ve çevremizdeki olumsuz etkenleri milimize etmek için bu konuda toplumu bilinçlendirmek için bu tür konulara çok ihtiyacımız var. Bilindiği üzere arkamızda bulanan alan maden sahasına dönüştürüldü, genişletilmek isteniyor. Buna karşı bizi destekleyen tüm arkadaşlarımızla birlikte mücadeleye devam edeceğiz.” diyerek yapılan etkinliklere bundan sonra da en yoğun şekilde destek sağlamaya çalışacaklarını belirtti.

1700 metre yükseklikteki Gökçeova Göleti’nde saat 10.00 da buluşan katılımcılar hazırlıklarını tamamladıktan sonra sloganlar eşliğinde, saat 12.30’da Alfa Olivin Şirketi tarafından tahrip edilen Sivritepe’ye doğru yürüyüşe geçti. Tahrip edilen alanda platform sözcüsü Murat Demirci tarafından okunan basın bildirisinde:

“Her fırsatta ve ÇED raporunda kopyala yapıştır önümüze konan “maden projelerinin bölgemize getireceği kamu yararı…” tamamen dayanaksızdır, gerçekçi değildir, aldatmacadır.

Çünkü hepimiz biliyoruz ki, söz konusu “yarar” sadece belirli bir çevreye yarar. Asıl kamu yararı, sosyo-kültürel yapının, toplumsal huzurun, halk sağlığının bozulmamasıdır. Asıl kamu yararı, bölge doğasının ve su kaynaklarının korunarak gelecek nesillere aktarılmasıdır, hem de en üstün kamu yararıdır.

Bizler, üstün kamu yararı lehine Sandras’ı, Kartal’ı, Altınsivri’yi, Gökçeova’yı bir bütün olarak korumadaki ve bu yaşam kaynaklarımızı bizden sonraki nesillere korunmuş olarak aktarmadaki kararlılığımızı sürdürüyoruz.

Bu vesileyle, tüm bölge halkına sesleniyoruz: Sandras Dağı ve çevresinde açılmak istenen yeni maden sahaları, köylerimize, su kaynaklarımıza, karaçam ormanlarına, yaşayan tüm canlılara sandığınızdan daha yakın. Gözünüzü açın, suyunuza toprağınıza köyünüze sahip.(…) Vakit şimdi suyundan, havasından, ağacından, karından, seyrinden, gölgesinden faydalandığımız Sandras Dağı’na vefa vakti… Vakit, Sandras’ı koruma vakti” dedi.

Basın açıklamasından sonra kalabalık etkinlik alanına geri döndü. Resim Öğretmeni Arzu Aydın Deveci’nin bölgeye ait endemik bitki türlerinden oluşan suluboya sergisinin gezilmesinin ardından şarkılar ve halaylar eşliğinde eylem sonlandırıldı.

Sivas, Bir Kanlı Kıyam, Bir Portre

(…)
Alnını dayadığın yerde;
Bir yalnızlık işareti
İşleyen ta içime.
                 Behçet Aysan

Bir Kanlı Kıyam

1993 Temmuzunda Sivas’ın ortasında tutuşturulan ateş bütün sıcaklıklıyla kuşattı Pir Sultan’ının gür sesinden çağıldayan türkülerimizi. Yürekler tutuştu, canlar tutuştu, turnalar ağıtını ulaştırdı evrenin ıssız boşluklarına; dağıldı acı, kendi dilinde çoğaltarak söylemini. Semaha durdu gökyüzünde yangına su taşıyan serçeler, kırlangıçlar.

Otuz beş can gericiliğin kanlı ellerinde tutuşup akıp gitti maviye. Sivas kanarken hala kalbimizin Doğusunda bütün renkler kirlendi, mavi kuşlarıyla düşüp durdu her temmuzda omuz başlarımıza, zılgıtlarımıza.

Sivas’ta başlayan ateş bütün ülkeyi kuşattı, katillerin avukatlarından biri Adalet Bakanı oldu gözümüzün içine baka baka. Yine eli kanlı katillerin savunmasını üstlenen avukatlardan sekizi milletvekili olarak katıldı milletin yüce meclisine(!). Adeta fikirleriyle zikirleriyle gövde gösterisi ettiler yılışık suratlarıyla karşımızda. Nasılsa yakanlar şimdilik cezaevinde, fikirleri meclis sıralarında bütün ülkeyi kuşatacak büyük bir cinnetin ilmeğini örüyorlardı adım adım. Sonunda yakanların fikri tüm ülkeyi kuşattı, kıstırdı, susturdu. Geldik bu günlere.

Zamanla bir hukuk komedisine dönen davanın sonucunda zaman aşımından dava düşünce  dönemin Başbakanı: ” Karar hayırlı olsun ” demişti. Evet, karar sanıklar için hayırlı olmuştu. Nasıl hayırlı olmasın ki; zaten ülke koşullarında ağır işleyen hukuksal süreç derin müdahalelerle daha da yavaşlatılmış, hukuk tarihimiz açısından “suçlu nasıl korunur” sorusunun hukuk kitaplarına girebilecek çeşitlemesine örnek olmuştur.

Olayın meydana günlere tekrar geri dönecek olursak; Pir Sultan Abdal şenlikleri kapsamında  oraya giden ülkenin aydınları sanatçı ve aktivistleri 1 Temmuzda Vali Ahmet Karabilgin’in davetlisiydi. Bu arada halk arasında Aziz Nesin’in, Salman Rüşdi’nin “Şeytan Ayetleri” kitabını Türkiye’de yayımladığı dedikodusu yayılmıştı. Bu dedikodu kentin varoşlarında karanlık noktalarında karşılığını bulmuş, kalkışmanın pimi çekilmişti.

Aynı günlerde yaygınlaştırılan başka bir fısıltıda “din düşmanları Kızılbaşlar, dinsizler“ gibi söylemlerle katliam kurgusu tamamlanarak 2 Temmuzda planlanan karanlık kalkışma devreye sokuldu.
Kıstırılan aydınlar yazarlar dışarıda höykürenler bağıranlar ve gergin bekleyiş. Yardım çağrıları, saatler süren ve bir türlü gelmeyen devletin kolluk kuvvetleri. Kalabalığın çığırından çıktığı anlarda başlayan cinnet hali, faşizmin gericiliğin maskelenmemiş gerçek yüzü dökülüveriyor ortalık yere.

Ankara Siyasaldan Doktora Hocam Cevat Geray, katliamdan sağ kurtulabilen o günlerin canlı tanığıdır. Dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü’yü bizzat telefonla aradığını, onun Valiye ulaşarak kendilerine yardım edileceğini dile getirdiğini bir türlü destek gelmeyince de kendisinin Valiyi aradığını valinin garnizon komutanını yönlendirdiğini söylemesine rağmen herhangi bir yardımın gelmediğini, saatlerce Ankara Sivas arasında oyalandıklarını kandırıldıklarını, belirtmişti. Yine Cevat Hoca mahkemede tarihe not düşülsün diye ” Eğer o gün Madımak oteline gelmeyen asker silahsız olarak sadece yaylalar türküsünü söyleyerek oradan geçseydi bile bu alaylar yaşanmazdı” dediğini belirtmişti.

Evet, itler ortalığa salınmış, taşlar bağlanmış kınalı kuzular ortalık yerde çaresiz bırakılmıştı. Şehrin orta yerinde kimsesizliği ve çaresizliği yaşayanlar kendilerini savunabilmek için otelin içinde mevzilenmişken orada devletin derinliklerinde irinleşmiş, kokuşmuş kurgusunun bir tezgâhı vardı. Bu komplonun gönüllü cellatları da daha dünden rollerini her yerde her zaman oynamaya hazırdı. Rollerini büyük bir gaddarlıkla rolden çıkararak gerçeklik içinde ifşa ettiler.

Bir Portre

O saldırı anında o korkunç ölümü yaşayanların arasında yabancı bir gazeteciden de bu arada bahsetmek isterim; Carina Cuanna’dan.

Carina Türk aile yaşamı üzerine bir tez hazırlamak için Ankaralı Sivri ailesinin yanına yerleşir. Kısa zamanda Türkçesini ilerleten, kültürel kodlara ilişkin sıkıntıları kısa zamanda aşan genç gazeteci Sivas’ta yapılacak şenliklere katılmak istediğini evin kızlarına iletir. Genç kızların gitmeme yönündeki çabalarına rağmen onu ikna edemez ve genç kızlar Sivas’a giderler. Üç arkadaş için kentten çıkış, Ankara’ya son bakış olur. Carina Cuanna tuttuğu günlüğünde son günü tarihe insanlık vesikası olsun diye şöyle yazmış:

2 Temmuz 1993
“Yine her bir şeylere şahit oldum. Şu anda kapatılmış” bir vaziyette bir otelde oturmaktayız, zira dışarıdaki kökten dinci Müslümanlar dolaşıp duruyorlar.

Bunun ile ilgili daha sonra yazacağım.

(…)kat şimdi işler ters gitmeye başlıyor… Biz uzun bir zamandır otelde oturuyoruz. Dışarıda devasa ve kökten dinci grup (aşırı sağcı) bağırıp naralar atıyor.

Bu binada solcu düşünür ve yazar Aziz Nesin’i saklıyorlarmış. Kendisi “Şeytan Ayetlerini” yayınlamak düşüncesindeymiş. Bunların hepsi nahoş şeyler. Kendimi çok zor ve sıkıntılı bir durumda hissediyorum, zira biraz sonra burada neler olacak, tahmin bile edemiyorum.

Sonunda bu şehrin bir Türk kökten dinciler topluluğunun bulunduğu bir yer olduğunu öğrendim. Bir sürü sloganlar atılıyordu ve bağrışmalar vardı. Bununla birlikte bir sürü de polis vardı. Fakat ben bütün bunlardan ne anlarım ki? Dışarıdan yüksek tonda bağırmalar geliyor ama ne olduğunu anlamıyorum.” (https://aleviyol.wordpress.com)

7 Temmuz 1970 yılında Hollanda’da bir kasabada doğan Carina Cuanna Thuijs 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta Madımak ’ta canı gibi sevdiği Asuman ve Yasemin Sivri kardeşler ile yirmi üç yaşında ölümü kucaklar. Önce uzaklardan gelip karıştığı bir toplumun cinnet anında anlayamadığı şeyleri anlamak için bağrışlar içinde elindeki kalemi bırakır. Sonrası tarihe kalır, onun bıraktığı yerden genç kızlık düşlerinden bir Hollanda sabahından alıp sözü bir bozkır ateşinde bitirmek bize kalır. Bize kalır gidenlerin ardından yanık şiirler yakmak. Genç ölüler ülkesinde ne kadar çok ölüm ne kadar çok acı düşüyor payımıza.

Genç kızlık düşleri, yarınlara ait umutlar, sevinçler, kırgınlıklar silinir gider çölün aynasındaki sessizlikte. Halkların kardeşliği, dünya barışı adına ön yargısız bir sevgiyle ötekileştirmeden bize koşan Carina’yı ne yazık ki gericiliğin cehenneminden koruyamadık. Ne yazık ki insan sevgisiyle çarpan bu genç sevdalı yürek, insanlık için yapacağı çalışmalarını gerçekleştiremedi. Bilmediği bir ülkede bilmediği bir kentte korkusuzca büyük insanlık için son türküsünü söylüyor hala.

O gün orada katledilmeseydi bugün yine bizimle bize dair haberleri paylaşıyor olacaktı belki de.

O bu ülkenin karanlığının aydınlık yüzü olarak yaşayacak, barışımızın ve kardeşliğimizin gelini olarak halkların kalbinde yerini alacak.

Sonuç olarak;

Sivas’la yüzleşemeyen bir toplumsal gerçeklik, katillerden hesap soramayan bir ülke olarak kalbimizin Doğusunda Sivas’ın göğü hala dumanlı, yanıyor, kanıyor…

Yanmış insan eti kokuyor sokaklar.

Ellerinde benzin bidonları, sıkılı yumrukları.

Bin kez dualı, bin kez aminli.

“Şairler Kahvehanesi” Üzerine Bir Değerlendirme

Tahir Abacı’nın “Şairler Kahvehanesi” adlı kitabı 2000 yılından itibaren “Yasakmeyve” dergisinde 21 sayı yayımlanan ve sonraki süreçte diğer dergilerde devam eden benzer içerikli yazılarının bir araya getirilmesiyle oluşmuş. İlk baskısı 2018 yılında yayımlanan kitabın yeniden gözden geçirilmiş ikinci baskısı Nisan 2021’de raflarda yerini aldı.

“Şairler Kahvehanesi” edebiyatımızın tarihsel geçmişine ışık tutan bir arkeolog titizliğiyle kültür katmanları gözetilerek hazırlanmış bir kitap. Yazar edebiyatımıza ilişkin karanlıkta kalan, pek çoğumuzun bilmediği konuları tanıklıkların ışığında çeşitli kaynaklardan da karşılaştırmalı bir biçimde okuyucu ile buluşturuyor. Bunu yaparken de yazdıklarında akademik bir kuruluk, okuyucuya üstünlük taslamak yok. Canlı ve yalın anlatımıyla okuyucunun ilgisini daha ilk adımda çekmeyi başarıyor. Böylece şairlerin kişisel dünyasına adeta kara kutusuna doğru yavaş yavaş yolculuğunuz başlamış oluyoruz.

Geçmişten günümüze bir kahvehanenin bahçesindeki çınar ağacının altında oraya buraya dizilmiş şairlerle adeta sohbet havasında ilerliyor kitap. Tahir Abacı, geçmişi bir kahvehane sahnesi olarak düşündüğü kitabında şairleri yüzyıllara göre masalara oturtmuş. Onlar çağdaşlarıyla sohbet ederken rahatsızlık vermeden sessizce aralarında geziniyor. Arada bir soluklanan şairlerin boşalan çay bardaklarını dolduruyor, meraklısına has karışımlı şerbetler ikram ediyor. Okuyucu karşısındaki bu şiirsel, teatral sahneyi soluğunu tutarak izlerken yazarın kaleminden de şiir bilgisine giriş yapıyor. Özellikle şiirle uğraşanlara, ya da iyi bir okuyucu olmak isteyenlere “şiir ve gelenek” ilişkisi üzerinden ders kitaplarının dışında ilgi çekici bir yaklaşımla şiir tarihimizde uzun bir yolculuğa çıkarıyor. Günümüzde hep söylenegeldiği gibi şiir yazanın, şiir kitabı okuyandan oldukça fazla olduğu biliniyor. Şiir, en zor ve birikim gerektiren edebi türlerden biri olmasına rağmen sosyal medya kullanımının artmasıyla dolaşıma giren imgelerin ortak havuzdan beslenmeyi kolaylaştırması nedeniyle kolay zannediliyor. Gün geçtikçe yerleşen bu kolaycılık algısı şipşak şiirlerin ve tiktok şairlerin sayısını arttırıyor. Herhangi bir derinliği olmayan günlük hayatın dillere pelesenk etmiş aforizmalarından harmanlanan bu dizeler ne yazık ki kimilerince gerçek şiir sanılıyor.

Yayınevi piyasasının, herkesin dertlendiği gibi, zorunlu olarak üç beş sermaye sahibinin etkisi altında olduğu biliniyor Kitap sektöründen konuşulmaya başlayan “Sabit Fiyat Yasası’nın yakın zamanda meclis gündemine geleceğinin belirtildiği şu günlerde bir kitabın fiyatının her yerde aynı olması gibi ucube bir uygulamanın yasalaşacağı söylenmekte. Bu kitap piyasasında tekelleşmenin bir ürünü ve sorunları daha da derinleştirecek bir tasarı elbette. Ama bahsettiğimiz bu piyasa döngüsüne giremeyen şairlerin dosyaları, dijital baskı adında parayla ve az sayıda basılmakta. Bedelini ödeyerek kitap bastırmak-nitelikli şairleri bunun dışında tutuyorum- şipşak şiirlerin hiçbir editöryal incelemeye tabi tutulmadan kitaplaşması demek. Asıl bağlamımızdan konuyu koparmadan “Şairler Kahvehanesi” işte böyle bir piyasa gidişatında okura nitelikli kitaplar basmak üzere kurulmuş mütevazı bir yayınevi olan “İkaros” tarafından basılmış. Bu anlamda yayıncının hakkını bastığı diğer kitaplara baktığımızda teslim etmek gerekir.

Şiir bilgi ve birikim işidir, bir şair en yalın haliyle şiirini söyleyebildiği gibi imgesel ve çağrışıma dayalı olarak da ifade edebilir kendini. Nasıl ifade ederse etsin, dünya görgüsünü ve bilgisini arttırmak ve bunu eserlerine yansıtmak zorundadır. Şiir bilgisi olmayanın yazacağı şiirin derinliği ancak içine girince belli olur. Nitelikli bir okur birkaç şiiri okuduktan sonra içine düştüğü yüzeyselliği hemen anlar. Ne kadar piyasacı yaklaşımlarla öne çıkarma, ödül gibi zorlayıcı unsurları devreye sokma gibi hilelere başvursalar da bunların zamanın eleğinde eleneceği kalıcı olmayacağı ortadadır.

Şimdi kitabın içerisinde yer alan kahvehane konuklarından bazılarını sizlerle buluşturmak, konuşturmak istiyorum. Okuyacağınız metin kitap hakkında bir bilgi edinmeniz amacıyla benim öne çıkarmaya çalıştığım kısacık paragraflardan oluşacak. Kitabı merak edenleri Şairler Kahvehanesi’nin satırları arasında okumaktan büyük zevk alacakları şairler bütün yaşanmışlıklarıyla okurunu bekliyor. Bence onları fazla bekletmeyin, sizler de hiç vakit kaybetmeden Şairler Kahvehanesi’ndeki dost masasında yerlerinizi alın.

ŞAİRLER GEÇİTİNDEN ÖNE ÇIKAN İZLENİMLER

Kitaptan, henüz okumamış olanlar için biraz önce yukarıda bahsettiğim gibi bazı paragrafları buraya taşıyarak kısacık da olsa bir şairler geçidini oluşturmak istedim.

“…Deli Birader dilrubalarla sefa sürmek, velilik taslamak, delilik etmek arasında gidip gelen bir kişilik. Bu hiperaktivite Deli Birader’i oradan oraya sürükleyecektir.”(Syf:22)

Son günlerde bir mafya liderinin ağzından düşürmediği ,”biz bu ülkenin delileriyiz. “ sözü tehdit içerse de bizim Deli Birader gerek yaşamı gerekse yazdıklarıyla deli lakabına uygun geçek bir şair ruhunun gelgitlerini yansıtıyor.

Şairler arası bir çekişme sonucu ayak oyunlarıyla ipin ucuna gönderilen Pertev Paşa’nın kaderini de paylaşıyoruz. Rekabet halinde olduğu Akif Paşa’nın tuzağına düşmekle şairler arası rekabetin ne denli acımasız olduğuna şahit oluyoruz.

“Rivayet o ki; Pertev Paşa’nın idamının durdurulması için arkadan ikinci bir mübaşir gönderilir, gelgelelim vardığında idamın gerçekleşmiş olduğunu görür ve Vali Emin Paşa ona şöyle der: ”Allah senin de benim de belamızı versin ki, sen yirmi dört saat evvel gelmedin, ben de fermanın icrasını yirmi dört saat tehir edemedim.” (Syf:47)

Namık Kemal Tanzimat edebiyatının kurucu unsurlarından biri sayılır Şinasi ile birlikte. Onunla ilgili hep bir kafa karışıklığı vardır insanların aklında. Herkesin kendine göre ipuçlarını eserlerinden ve yaşamından bulup çıkarttığı bir Namık Kemal portresi vardır karşımızda. Böyle bir kozmopolit özellik dönemin eserlerine de yansır. Bunda belirleyici olan en büyük etken yeni tanışılan Batı düşüncesiyle yüzyıllardır ait oldukları Doğu düşüncesi arasında kalmalarıdır. Tanzimat döneminde bu düalist yapı Ziya Paşa’da daha görünür olmuştur. Ha, deyince yeni öyle kolay kurulmuyor yani. Aşağıdaki alıntıya bakarak Namık Kemal’i bir sosyalist sayabiliriz mesela kendimizce.

“Türkiye basınında Paris Komünü hakkında tek olumlu yorum neredeyse sadece Namık Kemal’den gelmişti. N.Kemal’in sosyalist düşüncelerle tanışması,1865’te yurt dışına gittiği dönemde oldu.”(Syf:59)

Kitaptan bahsetmeden geçemeyeceğim öne çıkan diğer bir örnek de devlet memuruyken bile hiciv huyundan vazgeçmeyen tıpkı Nefi gibi dili yüzünden başı beladan kurtulmayan bir şair olan Eşref’tir.

“Eşref sonunda anılan ilişkileri kullanılarak düzenlenen bir “kumpas” sonucu tutuklanır. Kumpas ilginçtir ve günümüzde de örnekleri görüldüğü üzere, başkasına suç yükleyerek suçtan kurtulmanın çirkin bir örneğidir.”(Syf:71)

İnsanlar yaşarken aralarında dünya görüşü bakımından farklılıklar olsa da sorun ya da kavga yaşamayabilirler. Tevfik Fikret ve Mehmet Akif “Öldükten Sonra Kavga Eden(Ettirilen)İki Şair” olarak alınmış kitaba. Ardılların kamplaşması bu iki şairin Asım’ın nesli/Haluk’un nesli gibi bir kavram üzerinden kolaylıkla yapılabilmiş.

“İki şairin ölümünden sonra birer temsile atanarak kavganın kutupları haline getirilmeleri de egemen ideolojinin her iki kanadının da yönetici elit ile ilişkili olduğunun bir başka göstergesi.”(Syf:89)

Edebiyatımızda saf(öz)şiir anlayışı içerisinde değerlendirilen ve benzerlikleri bununla da kalmayan iki şairi Yahya Kemal ile Ahmet Haşim’dir. İkisi arasında şiir anlayışlarında benzerlik olmasına rağmen tatlı bir rekabet de söz konusudur. Kitapta bu ikilinin arasındaki durum paralel hayatların ya da öksüzlerin bir kavgası olarak not edilmiş.

“Çatışmalara rağmen paralellik sürüyor. İkisi de yalnız yaşadılar. Yahya Kemal’in aşklarına süreklilik kazanamayan karşılıklar bulduğu oldu. Ahmet Haşim ise daha çok platonik takıldı, bir de nişanlanma girişimleri oldu. Nişanlı adayı kızlardan birinden meyve şeklinde broş taktığı için bir başkasından annesi cebine uskumru dolması koyduğu için caydı.”(Syf:137)

Toplumcu gerçekçi şiirin öncülerinden Nazım Hikmet TKP’deki örgütlü yaşantısı ve örgütçü yönüyle pek çok sosyalist şairden ayrılır. Pavli adasındaki Nazım Hikmet dışındaki 7 kişinin katılımıyla gerçekleşen parti kongresinden sonraki süreçlerde örgüt içinde bir takım sıkıntılar ortaya çıkmış. Doktor Hikmet Kıvılcımlı bu siyasi hesaplaşmanın sonunda işi Nazım’ın şiirini yerle bir etme çabasına vardırmış. ”Şair Nazım Hikmet’in şiirlerine vermek istediği sözde Marksist şekli, iğreti bir gömlek gibi soyup atın. Altından Babıali kaldırımlarında her dakika rastladığınız, bir küçük burjuva şairi fırlayıp çıkacaktır.(Syf:161)

Yine kitaptan öğrendiğimize göre bu ağır sözlerin gerçek hayatta pek karşılığı olmamıştır. Çünkü yaşanılan dönemde sistemin ağır baskılarından herkes nasibini fazlasıyla almaktadır.” Dahası tıklım tıklım dolu Sultanahmet Cezaevi’nde ranzalar arasında serilen yer yatağında birlikte uzanmak zorunda kalmışlar, geceyi sabaha kadar söyleşerek geçirmişlerdir.(Syf:161)

Acılı Kuşak şairlerinden Enver Gökçe, onurlu duruşun simgesi gerçek bir halk sanatçısıdır. Kimi zaman kentlerin, yoldaşlarının vefasızlığından doğup büyüdüğü köyüne sığınmak zorunda kalmıştır. Tahir Abacı onun yaşamını birinci elden aktarıyor. ”Köyü hem sevdiği ve onsuz edemediği, şiirlerini besleyen önemli bir kaynaktı, hem de zorunlu sığınağı. Konuşmalarımızda bunu sık sık vurguluyordu. Akşam köy kahvesine gittiğimizde de köy halkının ona olan sevgisini gözlemledim. Hem saygı gösteriyorlar hem arada bir takılıyorlardı. ”Çeçe” diyorlardı Enver Gökçe’ye, sanırım biraz soyadına gönderme yaparak, biraz sempati belirtisi olarak” (Syf:201/202)

Dayak yeme rekortmeni olarak İkinci Yeni şairlerinden ilhan Berk de kitapta yerini almış. Ucuz bir şarapçıda demlenen şairleri iyi bir yerde içki ısmarlama vaadiyle masadan kaldırırmış Berk. Olayın akışına bir de kitaptan bakalım: ”Gittikleri yer gerçekten sıra dışı bir yerdir. Yerler, içerler söyleşirler. Hesap gelir. O zamanın parası 38 TL. Aksoy hesabı Berk’in önüne koyar. İlhan Berk ellerini cebine koymuş ilgisizce ıslık çalmaktadır.”( Syf:241)Sonrası malum, Can Yücel tarafından bilindik yöntemlerle para tahsil edilir, hesap ödenir.

En son olarak kitaptan burada bahsini geçireceğim şair Arkadaş Z.Özger. Aynı zamanda Tahir Abacı’nın üniversite yıllarından yakın bir arkadaşı Z.Özger. Geçenlerde adına çekilen bir belgesel ve düzenlenen şiir yarışmasıyla sürekli gündeme geldi, tartışmalara konu oldu. Tahir Abacı yakın arkadaşının şiiri üzerine yıllar geçtikten sonra şöyle bir tespitte bulunmuş:

“Bugün şiirlerine tekrar baktığımda o günlerin genel havasını ve eğilimlerinin Arkadaş’taki etkilerini daha iyi görüyorum. Soluklu mimarisi sağlam özgünleşme yolunda ilerleyen ama tam kurulmamış bir şiiri söylüyor henüz.”(Syf:276)

Evet, şairler Kahvehanesi’nden gözüme takılanlardan kısacık bir örnekleme yapmaya çalıştım. Kitabın bütünselliği içinde benim yazdıklarımdan çok daha fazla şair bulunuyor elbette. Şairlerin insani yönü şiirleri, hayata bakış açıları insani ilişkileri detaylı bir şekilde yer alıyor. Kitaptaki yazarlar: ”Deli Birader, Zatî, Esrar Dede, Dertli, Akif ve Pertev Paşalar, Keçecizade İzzet Molla, Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Eşref, Leyla Saz, Adanalı Ziya, Tevfik Fikret, Mehmet Akif, Abdullah Cevdet, Rıza Tevfik, Andelib, Neyzen Tevfik, Filorinalı Nâzım, Fazıl Ahmet, Hamamîzâde İhsan, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Asaf Halet Çelebi, Nâzım Hikmet, Hasan İzzettin Dinamo, Necip Fazıl, Celal Sılay, Garipçiler, A.Kadir, Niyazi Akıncıoğlu, Enver Gökçe, Ahmed Arif, Mehmed Kemal, İlhan Berk, Can Yücel, Attila İlhan, Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Ece Ayhan, Arkadaş Z. Özger, Enver Ercan…” (Tanıtım Bülteninden)

Sonuç olarak; özellikle edebiyat öğretmenlerine, öğrencilerine ders konularını anlatırken kuru bir kitabi bilginin aktarımı dışındaki çağdaş yaklaşımlara açık olmalarını öneririm. Çünkü şairlerin yaşantılarındaki ilginç anekdotların öğrenme süreçlerine katkı sağlayacağı ezber bilgiden daha değerli olacağı ortadadır. Şiir severlere, şiir yazanlara da söyleyeceklerim var. Fuzuli’nin dediği gibi: “İlimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da değersizdir.”

Nice değerli çalışmalarda buluşmak dileğiyle…

Kitabın adı: Şairler Kahvehanesi

Kitabın yazarı: Tahir ABACI

Sayfa sayısı:336

Konu: İnceleme/Araştırma

Yayınevi adı: İkaros Yayınları

Yayın tarihi: 1. Basım/ Ekim 2018 –  2. basım / Nisan 2021

Aşkın Beş Haline Dair

Aşk, yüz yılların taş tabletlerinden, mağaraların karanlık duvarlarından süzülürken, insanoğlunun esrikliğinin baş dönmelerinin kalp çarpıntılarının gayri resmi tarihi olmuştur. Tarihe dönüp baktığımızda nice savaşlara, yıkımlara sebep olmuş, insanlık tarihi kadar eski bir başlangıcın adı olarak kitapların mürekkebinde evcilleşmeden günümüze kadar tarifsiz heyecanını sürükleyebilmiştir.

Dünyanın en eski aşk şiiri Nippur kentinde 1889 yılında bulunmuş, Amerikalı Sümerolog Kramer tarafından çözümlenmiştir. Sonraki yıllarda Sümerolog İlmiye çığ tarafından Türkçeye kazandırılmış oldukça doğacı olan bu aşk, kralın her yıl bir kez bolluk ve bereket için bir rahibeyle evlenerek evrenin yenilenmesine katkı çabasıdır. Aşk burada doğanın itici gücü bolluk ve bereketin iksiri olarak düşünülmüş, her yıl törensel eğlencelerle düzenlenen bir ritüele  dönüşmüş, yine imgesini yeryüzünden gökyüzüne yükseltmiştir.

Damat kalbimin sevgilisi/Güzelliğin büyüktür bal gibi tatlı

Aslan kalbimin kıymetlisi/Güzelliğin büyüktür bal gibi tatlı

Aşkı, ünlü ozanımız Aşık Veysel  tarif ederken “Seversin seversin kavuşamazsın, aşk olur.” diyerek ona bir ulaşılmazlık biçmiştir. Divan şairlerimiz yüzyıllardır Arap’tan Acem’den getirdikleri kalıplarla aşkı yine ulaşılmayan bir makama çıkararak, ulaşıldığında büyüsü bozulan bir duygu hali olarak algılanmış, hayali aşkın peşinde imge ve mecaz dünyasının ulaşılmaz kıyılarında savrulup durmuşlardır.  Tasavvufçular  da beşeri aşkı, fazla dünyevi bulmuş olacaklar ki, aşkı bu dünyadan alıp göğün yedinci katına çıkarıp Enel Hak demişlerdir. Aşk ister beşeri ister gerçek aşk denilen tanrı aşkı olsun sürekli bir kavuşamama, kavuşmaya meyilli yolculuk halidir. Bu yolculukta çekilen cefalar aşkın, aşkın durumlarında kendinden vazgeçme, mumun etrafında dönen pervane olan sonra da hemencecik yanıp kül olan kelebeğin kanatları, külden ateşin rüyası, son arzusudur. Bu rüyanın bitmemesi aşığın tek dileğidir. Yolculuk biter, menzile varılırsa aşkta biter, kalp çarpıntısı diner. Çekilen dertler anlamını yitirerek değersizleşir, vuslat aşkın ölüm emrini veren tirana dönüşür. Aşk kendi eliyle kendini beşeri aşklar mezarlığına gömerek miadını doldurur. Artık kozada zamanın sonsuzluğunda bekleyen larvadır suskunluğu.

Edgar Ellan POE’nun kıtalar ötesinden yükselen lirik seslenişiyle:

Seneler, seneler evveldi;/Bir deniz ülkesinde

Yaşayan bir kız vardı, bileceksiniz/İsmi Annabel Lee;

Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten/Sevmekten başka beni./Ve o deniz ülkesi”

Dizelerini ölümsüz aşkın ayracı olarak yazmış, sonra da:

Bir gece bulutun rüzgârından/Üşüdü gitti Annabel Lee.”

Aşkını deniz ülkesinin mavi bulutlarının yalnızlığına gömerek onu artık ulaşılabilir olmaktan çıkarmanın rahatlığıyla binlerce yıllık sürecek bir boşluğu anlatmış, kıtalar ötesinden aşkın kavuşmama hali olduğuna gönderme yapmıştır.

Doğu’da Mevlana Şems aşkı, kitapların içinde gizli anlamını yitirmeden çoğalarak gelmiştir. Bu aşkı bulundukları ideolojik vadilerinden tarife kalkan herkes, vadinin verdiği bakış açısına sıkışarak den daha geniş bir bakış açısıyla bütün olunabileceğini kaçırmışlardır. Mevlana Şems aşkı, bu çağın verili imge ve sözcük dünyasından yola çıkılarak adlandırılamaz. Bu bize aşkın maddi karşılığının mı önemli, içsel zenginlik ve yolculuğunun  mu önemli olduğunu gözden kaçırmamak gerektiğini imler.

Aşka kalkışmak en yıkıcı eylemidir insanlığın. Aşk yıkar geçer ne varsa önünde, ön yargılardan, toplumsal kavgalardan beslenen bir kale bile olsa. Bütün bu yıkıcılığın içinde bir yapıcılık, pozitiflik saklar hep. Dokunduğu her şeyi iyileştirmeye, onarmaya başlayan büyülü bir ıslık, iksir gibidir. O esriklik hali geçtikçe dünyevi duygular baskın olmaya başladıkça yüzündeki maskeyi indirip yaralayan, hırpalayan bir hale dönüşüverir. Günümüzün marazi metaforlar dünyasında aşkın takındığı maskelerin sayısı artmakta, insanlar bastırılmış duygularının dışsal gerçekliğinde tarih öncesi yaralı aşklar mezarlığını çoğaltmaktadır.

Aşkta ölü aşklar külliyatının derin arkeolojik kazısında ilk çağ kazıbilim çalışmalarından çok, modern çağın ölü aşklar gömütlüğü önemli yer tutmaktadır. Kapısında cehennem köpekleri Kerberosların beklediği Hades’in, post- modern yeraltı gömütlüğünde ölü aşkların arkeolojik dönem katmanlarına ulaşmak imkânsızlaşmakta. Çünkü Hades ülkesi, maskesiz kömürleşmeye gönderilen madencilerin kalbinin menfezinde sakladığı yaşanası aşkların yangın çığlıyla yankılanmaktadır. Aşk buradan bir damar bularak, maden canavarının oval mağarasının kapısında bir devlet müsameresine dönüşmekte, efekte montajlanan iç dünyanın sesleriyle seyirlik naklen bir ölüm geçidine evirilmekte güvenliksiz bir yaşamın seyrinde.

Gökyüzü arkeolojisi olsaydı felek katmanlarında varlığını sürdüren aşkların tarihine bir yolculuk yapılabilecekti. Aşkı hep yukarda evrenin gök kubbesinde görerek ilahileştiren eski zaman söylenceleri, nefesleri, aşkı ulaşılmaz yıldızların katına koyarak onun büyüklüğü ve tanrısallığına vurgu yapmış, aşkı mistikleştirmiş, ele avuca sığmaz, ehlileştirilmez bir metafora  dönüştürmüştür.

Aşktan onca cefasına rağmen korkmamış maşuklar. Büyük bir zevkle o büyük uçurumun kenarına gelerek kendini boşluğa bırakmışlar, boşluğun bilinmezliğinde kanatlanmak umuduyla o büyük derinliğe koşup durmuş. Bu yolculukta, kayalar, dikenler, yaralar, bereler içinde soluk soluğa varılmıştır ateşler işinde aşka. Aşka varıldığında aşkta tılsımını yitiren sözcükler gibi kanatlanmıştır hemencecik bir sonraki menziline.

Rodos’un Büyülü Tarihi ve Savaşın Çocukları

Marmaris’ten kalkan feribotla yaklaşık bir saatte ulaştığımız Rodos, tarihi ve doğasıyla önemli bir kültür merkezi olarak yüzyılların izlerini taşıyor. Prehistorik çağlardan beri yerleşim merkezi olarak kullanılan ada, antik çağda jeopolitik konumu nedeniyle barışçıl bir politikanın ekseninde gelişen ticaretle şekillendirmiş yaşam biçimini.

Günümüzdeyse her şey turizm üzerine kurgulanmış, bütün şehir sanki turizmin cazibesi etrafında ruhunu, sesini bulmuş, dağıtmış, taş yollarına, surlarına, kentin her zerresine serpivermiş. Türkiye’nin boğucu iklimin tam ortasında olması ve son patlamalar yabancıların, özellikle Rusların ilgisini buraya çekmiş olmalı. Kentin sokakları cıvıl cıvıl ve bizim yaşadığımız kasvetli coğrafyanın izleri sanki buralara hiç uğramamış. Her gün ölüm haberleriyle uyanılmıyor adanın iyot kokulu sabahlarına. Kumrular maviye muştuluyor “gül parmaklı şafağın” türküsünü.

Basında, ”Marmaris’ten tekne satın alan 135 umut yolcusu Rodos’a çıktı” ya da “Rodos’ta mülteci teknesi karaya oturdu: 3 ölü” vb. haberleri geçmiş yıllarda okumuş olsak da bizdeki gibi mülteciler pek görünür değil. Sanki adanın mitolojik tarihinin büyüsünde taşlara, kolonlara, kubbelere ve gökyüzüne sızıp görünürlüklerini yitirmişler. Adanın taş sokaklarında hayalet birer gölge olmuşlar derken eski yerleşim yeri olan “Old Town’nun” kalın demirlerle sürgülü “Eski Çarşı” kapısında karşılaşıveriyoruz akordeon çalan Suriyeli çocukla. Çocuk mahzun ve tüm dünyanın bütün kötülüklerini yaşamış olmanın hüznü ve derinliği ile bakıyor fotoğraf makinasının objektifinden acı bir tebessümle gözlerime ve Dünya’ya. Sonra bütün Dünya’ya meydan okurcasına hepimizle dalga geçercesine çıkarıyor kırmızıya kesmiş dilini bütün ayıplarımızı ayıplamak adına. Deklanşör donuyor, gözlerim doluyor, o an boğazımda düğümlenen acının katran karası bir ağırlıkla yürüyorum yeniden ayaklarıma inen karalıkla.

Biraz ilerde bir kadın, belki de Akordeon çalan çocuğun annesi. Yine aynı hüzünle uzatıyor elini, gelip geçen boşluğun büyük uğultusundaki gölgelere. Düşünmeksizin boşluğa uzatılan ele gayri ihtiyari koyduğum parayı (TL olduğu için) beğenmemiş olacak ki aynı kadın, yüzündeki mahzunluğu sıyırıp, kentin bütün kuyularının karanlığını, izbelerinin yalnızlığını yüzüne taşıyarak bir hışımla parayı geri iade ediyor.

Tarihi taş yollarda ruhumuzu adanın masmavi rüzgârıyla doldururken Osmanlının adadaki en önemli eserlerden biri sayılan ”Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesi” kapısında kefen gibi beyazlara sarınmış bir mülteci kızın yüzünü beyaza boyama çabaları gözümüze çarpıyor. O da dilsiz bir hüzünle uzatıyor göğün masmavi boşluğunu toplayacakmış gibi duran avucunu. Camilerin kuytularında soluklanan kül boyunlu kumruların narlara dağılan genişliğini tutmak ister de tutamamış gibi gamzelerine çöreklenen acıyla büyüyordu kendini kefenleyen kız çocuğu.

Savaşın çocukları, doğdukları coğrafyadan yüzlerce kilometre uzakta bir öteki olarak fazla görünür olmadan, yaşamın keskin kenarına tutunma çabasındaki birer kelebek gibi kırık kanatları, yanmış gövdeleri, suskun dilleriyle dolanıyorlar insanlığımızın boka batmış kıyılarını.

Kentin büyülü atmosferini tekrar yaşamak için birkaç gün önce gezdiğimiz tarihi yolları, dönüş günü tekrar teneffüs etmek amacıyla tekrar dolandık. Her an bir şövalyenin karşımıza çıkıvereceği hissine kapılıp yeniden dağıldık kente, yönsüz ışık dalgaları gibi. Taş yollar, çınarların ve sakız ağaçlarının gölgesinde uyuyan kuşlar duydu adımlarımızı, akmayan şadırvanlarda unutulmuş ayaklar duydu sesimizi. Sonra Rodos sokaklarının göğe yükselen her dilden seslerine karıştık. Uzayan gölgelerimizi toplayıp oturduk iki tarafı çınarlarla çevrili yoldaki tarihin gölgesindeki banka. Gözlerimiz devrilirken gün ışığının parçaladığı yaprakların altında akıp giden ırmağa dönüp sustuk, gün boyu konuştuklarımızı.

Kalabalıkların içinde kabaran suskunluğun saçak uçlarına tutunan on bir- on iki yaşlarında bir kız çocuğu belirdi o an.

Onun tutunduğu noktayı tutup eteklerine lehimlenen kara gözlü daha küçük bir erkek çocuğuyla. Açısı daralan sokakta gözlerimde ikili bir bulut gibi seyrederken kızın elindeki akordeonu ara ara soluklandırdığını fark ettim. Kız caddenin kenarında portre çizen ressamlardan saçını arkaya topuz etmiş erkeğin davetine uydu. Akordeonun tuşlarına dokunmaya başlayınca dağlar, denizler, su yılanları kertenkeleler geri çekilip bir avuç ay ışığı doldu caddeye, dizili çakıl taşlarının dalgalı girintilerine genişleyerek yayılıp dağıldı bir notanın tanıdık tınısında.

Ressamla, küçük kızın düetindeki ezgi tanıdık geldi; fakat çıkaramadım. Yunanca halini yaşlı ressamla turistlerin gelip geçtiği o sokakta çınarların derin yeşilliğinde dinledim onun ağzından. Ressamla küçük mülteci kız şakalaşıp ayrıldılar, vedalaştılar. Sonra eşim şarkının “Aşkını dağlara yazdım yârim” şarkısı olduğu hatırlamış olmalı ki aklında kalan sözlerini mırıldandı. Arabesk tınılar taşıyan bu şarkıyı biz büyülü bir resital dinlermiş gibi dinledik şövalyeler sokağının büyülü ikliminde.

Kızın peşi sıra bizde toparlanarak tarihin yaşayan sayfalarından ayrılıp mülteci yalnızlığımıza doğru koşar adım ilerledik.

Ayrılık zamanıydı artık…

Savaşın çocukları her yerde karşımızdaydı. Ülkemizin vatandaşlık verilsin verilmesin tartışmalarının çok ötesinde kalbimiz Rodos’ta elleri göğe açık o çocuklarda kaldı.

Prometheus’un Çığlığı, Esaretin İlmeği

“Umut, cesaretin yarısıdır” diyor BaIzac. Fransız Devrimi’nin debdebeli ortamında umudunu yitirmeden cesareti kuşanmanın aslında ayakta kalmanın, güzel günlere olan inancın bir göstergesi olduğuna işaret ediyor ünlü romancı.

Kitaplarında Fransa’da demokrasinin geçmişini bütün ayrıntılarıyla veren yazar, belgeci bir tutumla çağının ışıyan umutlu yüzünü bu sözüyle ulaştırmış bizlere. Günümüz koşullarında savaş ve yıkımların yansımalarını iliklerimize kadar hissettiğimiz bu günlerde tarihin derinliklerinden gelen umut ve cesaret sözlerinin içimizde yarattığı dinginlik ve bize yüklediği tarihsel mücadele azmi, varoluşsal gerçekliğimizin itici gücüne dönüşüyor.

Umut ve cesaret birbirini tamamlayan, birbirinin içinde biçimlenen kavramlar. Cesareti kırık birinin, güzel şeyleri umut edebilmesi mümkün mü? Ya da güzel günler için çarpacak bir kalbin heyecanına ve isyanına sahip olabilir mi umudunu karartmış bir kalp? Elbette olamaz. Bizi yıkmak isteyen düşüncenin adlandırılışı ne olursa olsun, önce cesaretimizi, sonra da umudumuzu kırmaya yeltenir. Önlerinde diz çökelim diye toplumun üzerine yansıttıkları devasa bir perdedeki korkunun, korkunç heykelinin önünde secde etmemizi isterler. Secde ederken aynı zamanda bir Mankurt’a dönüşerek bellek yitimiyle, geçmişe ve geleceğe ait umuda ait bilinç yansımalarını unutmamız için kentin büyük meydanlarında bize şaşaalarını alkışlatırlar hiç durmadan.

Korkunun gölgesinden beslenen ve çeperinden çoğalan çığlıkları, özüne yabancılaşmış gerçekliğin içsel umutsuzluğunun dışa yansımasıdır. Korkunun dozajını arttırarak çoğaltmak; toplum bilincindeki yansımaların çoğalttığı dalgalar sarsın, kemirsin isterler belleğimizi. Öyle korkalım, sinelim ki içimizdeki en son umut kırıntılarını da korkunun dev ekranında yansıyan dalgalara atalım. Atalım ki artık suskunluğa gömülen gövdemizin bellek yitiminin sağlamasını yapıp bir köşede sonumuzu bekler hale gelelim.

Devletlerin örgütlediği sistemli zor ve onun aygıtları, yüz yıllardır beslediği, yeniden biçimlendirdiği insan bilincini dumura uğratır. Sonra da kayalıklılara zincirli Prometheus’un çığlıkları arasında aslında kendi esaretinin ilmeğini sıkıca sağlamlaştırır.

Uçurumuna atladığının farkında olmakla birlikte tarihsel zorunlulukla son sürat ayağındaki kayayla baş aşağı gitmenin kendine yüklediği sorumlulukları bilir. Kısır döngünün içinde iki ucu keskin bıçakla toplumun karşısına korkudan beslenen sahte bir kahramanlık mitiyle yeniden çıkar. Geçici ve kışkırtılmış iktidarının sefasını, geçmişi ya da geleceğe ait hiçbir tasavvura sahip olmadan salıncağında sürdürür durur.

İşte bu zaman sarkacının sarmalında salınıp dururken biz, insanın özündeki cevahire güveniyoruz. Kurgulanmış yaşam özetlerimize kısaltılmış cümlelerle yazılmak istenen kanlı harflerin tanıklığında dipten gelen sese kulak kabartıyor ve o sesin derinliğindeki dinginliğe inanıyoruz.

Biliyoruz ki, bir ses derin uğultulardan, unutulmuş yalnızlıklardan gündüze çıkaracak yolumuzu. Güzel günlere olan inancın bizlere yüklediği cesaretle, yenilgilerin ortasında harap edilmiş yanmış, yıkılmış sokaklarda kaybettiği masalını arayan çocuklarla uyanıyoruz sabahın ilk ışığına.

Bir yangının mahşerinde ateşlere düşen kızlarımızla yeniden, yeniden ayağa kalkıp “güvercin tedirginliğini” kuşanarak yürüyoruz en afili gülüşlerimizi asıp yüzümüze, üzerlerine.  

Ne acı ne kahır karartabilir gökyüzüne dönük yüzümüzü.

Dalgaların koyu sessizliğinde çağırdığımız ey Umut!

Cesaretle, yenilgiler ortasında yeniden kapındayız.

Bekle bizi…

Ferman Padişahınsa “Sandıras” Bizimdir!

Hakkımızda devlet etmiş fermanı/Ferman padişahın dağlar bizimdir.

Yukarıdaki isyankar dizeler, otoriteye başkaldıran 1785-1868 yılları arasında yaşadığı düşünülen dağlı bir ozana, Dadaloğlu’na ait. Türkmenler devlet zoruyla Toroslardan düze indirilip öz yurdundan kovulunca dağlarına, mor menevşelerin rüzgarına hasret kalarak dillendirmiş bu koçaklamayı Dadaloğlu.

Bu avazın yankılandığı dağlardan, koyaklardan öznesine ulaştığı eski soluklu bir zamanda Muharrem Ertaş, uzakların özlemi olarak havalandırmış bu yiğit epiksi karşı oluş halini.Yüreğinden kopup gelmiş çağıl çağıl dereler, Kızılırmak olmuş bin yıllık hasret, bozkırdan süzüle süzüle dökülmüş Karadeniz’e. 

Evet, ”dağ” imgesi sözlü kültürümüzün derinliklerinde kökleri geçmişe dayalı motiflerinden biridir. Bu motif Anadolu’nun acılarından, sevinçlerinden mayalanan türkülerimizde de önemli yer tutar.

Kimi zaman derdine derman bulamayana en yakın dert ortağıdır dağlar. Mühürlü kalplerini açar maviye, bir pınar başında telli turna semahıyla birbirlerine can olur. Aşkla seslenir, yüreğindeki sanrıyı hafifletmek için saklısındaki yaralarını açar dostuna.

Dağlar dağımdır benim/Dert ortağımdır benim

Kimi zaman, hasret çektiği yurduna, zülfü siyahına hayalinde bile olsa zorlukları aşarak ulaşmasına engel olarak görür başı karlı dertli dağları. İçindeki kavuşma umudunu, temennisini hiç eksiltmeyerek söylenir.

Erisin dağların karı erisin/ İniş seli düz ovayı bürüsün.

Yardan bir türlü gelmeyen hasret kokan mektupların derdine düşer ozan. Bir dost selamının ulaşmasını engelleyen dağlardaki çetin hava koşullarıdır. İçinde büyüyen kor yangınla nara döner gözleri ,uzaklardan haber bekler, hayıflanır.

Dağlar ağardı kardan /Haber gelmedi yardan.

Bazen dağ, benzetme amacıyla kullanılır, güçlü bir metafordur. Yiğit; kale gibi bir dağa eştir, yiğit sırtını ona yaslar. Güzele, güzelliğe meyleden Karacaoğlan dağın yiğitliğini lirik bir sesleniş olarak dillendirir.

Yiğit olan yiğit dağdır kaledir /Sevmeyin çirkini başa beladır.

Başka bir yiğit darlandığında kale olarak gördüğü sırtını verdiği dağlara karşı bakış açısını değiştirir. Coşkun sel gibi yerinde duramaz, önüne bir engel olarak çıkan taş bağırlı yükseltiye kafa tutar. Bu kafa tutma yine de bir tehdit içermez yürek sızlatan bir beklentiyi dillendirir.

Dağlar seni delik delik delerim, delerim/Kalbur alır toprağını elerim aman aman.

Neşet Ertaş bozkırın ortasında yükseltir o boşlukta deve çanlarının uğultusunda çınlayan bozkır avazını.

Reyhan sessizliğine bürünür silme ovalar, Hacı Taşan alır ustaların selamını akar kıvıl kıvıl içimizden geçerek halk ormanın derinliğine.

Karlı dağlar geçit vermez olunca/Gidilmez o yâre yollar bağlanır.

Umutsuzluğa düştünde yaralı yürek, yeniden umutlanır, etrafını kuşatan yüce dağlara baktığında gözleri yemyeşil bulutlanır. Yanan ışıkta her zaman umut vardır, bu umudu diri tutmak aşkın en güzel halidir. Karşıda yanan ışığın özlemiyle pervane kesilir kanatları kırık sevdiceğine.

Yüce dağ başında yanar bir ışık/Düşmüşüm derdine olmuşum aşık.

Bir anne yangının orta yerinde soğutmaya çalıştığı yüreğiyle dertlenir yine dağlara karşı. Ondan körpe kuzusunu saklamasını ve kendi yerine doyasıya koklanmasını, öpmesini ister.

Dağların ardında kuzum/Derdimiz gizlidir bizim.

Türkülerimizdeki dağ motifi örneklerini istersek daha da çoğaltabiliriz. Ancak böyle bir çalışma, alana ilişkin başka bir araştırmanın konusu olabilir. Buradaki asıl amacımız, insanımızın yakın çevresiyle bazen sırtını dayadığı bazen de omuz verdiği dağlarla girmiş olduğu duygu yüklü iletişimin kültürel boyutunu ortaya koymaktır.

Hayatımızı bu kadar derinden etkileyen,duygu dünyamızı renklendirip zenginleştiren dağlar, ülkenin dört bir yanında kuşatma altında,Son yıllarda dağlarla aramızda insanlık tarihine eş, bizi birbirimize sıkı sıkıya bağlayan kültürel bağın koparılmaya çalışıldığı olağanüstü günleri yaşıyoruz.

MADENCİLİK Mİ YOKSA BİR KÜLTÜRÜ YOK ETMEK Mİ?

Ülkemizde madencilik faaliyetleri devlet eliyle iktidara yakın çevreler üzerinden teşvik ediliyor. Kazdağları’ndan, Cerattepe’ye, Hekimhan’a, Sandıras’a ülkenin dört bir yanında dağlardan feryatlar yükseliyor. Dağı taşı ormanı börtü böceği bir olmuş hüzünle bakıyor karşısındaki eli kanlı muktedir canavara.

Binlerce ton dinamit patlatılarak, onlarca iş makinasıyla, kesim motoruyla talan ediliyor ekosistemimiz. Vahşi kapitalizm hiçbir insani ve etik değeri içselleştirmediği için acımasızca bütün olanakları kullanarak saldırıyor. Doymak bilmez kar hırsıyla doğanın milyonlarca yıllık birikimi sermayeye peşkeş çekilmekte hem de devlet eliyle. Yıkıcı enerji politikaları, madencilik çalışmaları doğrultusunda yasaların, şirketlerin istediği gibi esnetilmesi ya da bir şekilde var olan hukukun etrafından dolanılmasıyla halkın muhalefetine rağmen dağlara saldırı hız kesmeksizin devam ediyor.

Bu saldırılardan yakın zamanda haklı tepkilere sebep olan Sandıras Dağı da nasibini aldı. Muğla Köyceğiz Ağla Mahallesi mevkiinde Alfa-Olivin şirketinin “S.20068696” ruhsat numaralı sahada IV. grup maden ocağı “Kapasite Artırımı Projesi” için hazırladığı ÇED başvuru dosyası için yöredeki halkla görüşmek üzere yapılmak istenen iki toplantı da ertelendi.

Bölgede çevreye karşı duyarlı STK’lerden biri olan Dalyan Turizm Kültür ve Çevre Koruma Derneği: “Dalyan Dernek” Muğla Şehircilik İl Müdürlüğüne verdiği 08/02/2021 tarihli dilekçede  konuya ilişkin itirazlarını ortaya koyarak ÇED için olumsuz karar verilmesini ve projenin iptal edilerek dağın tamamının koruma altına alınmasını talep etti.

Başvuruda şirketin Gökçeova’daki kapasite artırımından vazgeçerek yeni alanlar açmak istemesi, dağın eko-sisteminin bir bütünsellik arz etmesi, doğaya vereceği geri dönülmez zararlar doğuracağı belirtilmiş. Haklı olarak alanın korunması bakımından itiraz gerekçelerinin ortadan kalkmadığı belirtilerek, mevcut tahribat ve yeni projeyle oluşabilecek doğal tahribata ilişkin itiraz gerekçeleri ayrıntılı bir şekilde şöyle sıralanmış:

Kartal Gölü kesin korunacak hassas alanlar alanlar tanımına uygun olarak önceden 1203 hektar olan doğal koruma sit alanı 2989 hektara çıkarılmıştır. Yine aynı şekilde Gökçeova Gölü’nün olduğu alanın da barındırdığı bitki çeşitliliği ve hayvan popülasyonu bakımından acilen koruma alanı olarak ilan edilmesi gerekmektedir.

Gökçeova Gölü civardaki turizm merkezlerinden gelen doğa severlerin ve turistlerin ilgisini çeken anıtsal karaçam ormanlarıyla koruma altına alınması zorunludur. ÇED raporunda yakın bölgedeki sığla ağaçları ve kızılçam varlığından söz edilirken asıl şirketin faaliyet yürüteceği bölgedeki karaçam ağaçları yok sayılmıştır. ÖÇK kapsamındaki bölgede yaban hayatının korunması ,son yıllardaki alandaki çalışmalara bakıldığında bölgenin geleceği açısından önemlidir.

Projeyle binlerce ton dinamit patlatılması, ağır tonajlı kamyonların çıkaracağı toz bulutu çevredeki yaşam alanlarını ve turizm faaliyetlerini olumsuz yönde etkileyecektir. Patlamadan kaynaklı çevresel etki değerlendirmesi yapılırken gerçekleştirilecek olan çoklu patlatmanın çevre üzerindeki etkisi düşünülmemiştir. Üretim sahasına çok yakın olan ve mesire alanı olarak kullanılan Gökçeova Gölü gözetilerek patlamaya ilişkin desibel hesaplaması ve patlamaların yakın çevresine olası etkileri üzerine herhangi bir değerlendirme yapılmamıştır.

Onlarca kamyonun dağlık arazide yaratacağı yoğunluk, egzoz, ses vb. etkenler bölgeye ilişkin yıllardır yürütülen ve kültürel bir hareketlilik haline gelen “Eren Günü” ve ”Mahya Şenlikleri” gibi mistik ritüellerin yapılmasını engelleyecektir.

Şirket raporda, saat 07-23 saatleri arasında faaliyet sürdüreceğini belirtirken gerek sahadan madenin taşınması gerekse mesire alanlarına gelenlerle doğa sporları aktivitelerine katılmak isteyenlerin aynı güzergahta oluşturacağı araç trafiğinin yoğun olacağı düşünülmelidir. Ağır tonajlı araçların bozduğu zeminde yolun dar olması yüzünden çift yönlü trafiğin yaz aylarında turizm faaliyetlerini sekteye uğratacağı açıktır.

Su havzası bölgedeki canlılık için hayati bir öneme sahip. Bunun dışında yakın yerleşimlerin sulama ve en önemlisi içme suyu ihtiyacını Sandıras Dağı’ndaki su kaynakları karşılamakta. ÇED raporunda su kaynaklarına etkileri üzerinde durulmadığı gibi bu önemli ayrıntının göz ardı edildiği görülmektedir.

Yukarıda paragraflarda çevre örgütlerinin madencilik faaliyetlerine niçin karşı olduklarına dair gerekçelerini başvuru dilekçelerinden özetleyerek vermeye çalıştım.Düşünülmeden ve çevresel etkileri ayrıntılı bir şekilde diğer çevresel faktörlerle birlikte göz önüne alınıp değerlendirilmeden yangından mal kaçırır gibi maden alanlarını genişletmek,mevcut alanlara yenilerini eklemeye kalkışmak cinayettir.

Sağlıklı ve güzel bir çevrede yaşamak her insanın en doğal hakkıdır. Bu yaşam hakkına kasıt olunduğunda direnmek en doğal davranış biçimidir.

İş işten geçmeden yöre halkıyla, STK’lerle işbirliği içinde Sandıras’daki yıkım projeleri durdurulmalıdır. Bir kez daha dillendirirsek başlangıçtaki söylediğimiz söz, çok iyi bilinmelidir ki:

Ferman padişahınsa Sandıras bizimdir!


KAYNAKLAR

1-Dalyan Dernek Dilekçesi
3-https://mucep.org/sandirasta-olivin-madeni-icin-itiraz-dilekceleri/
3-https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/989364 F. Gülay MİRZAOĞLU-SIVACI

Mevsimsiz Ölüler, Mevsimlik Cinayet Atlası

Mevsimsiz ölüm, işçi cinayetleri

Güneyde güneşin ilk ışıklarıyla tatlı uykulardan uyandırılıp, traktör kasalarına, kamyon kasalarına doluşarak pamuk tarlalarına gündelikçi olarak çalışmaya çok gitmişliğim vardır ilk gençliğimde. Yanı başımızdan geçerken turist otobüsleri, son model araçlar, araçların camına ayaklarını dayamış tatilcilere imrenerek bakmışızdır. İşte ben sarı sıcağın işliğinde denizin kıyı kalplerin, ömründe hiç denize girmemiş kızların ağzından dinledim maviye duyulan özlemin yakıcılığını. Onlar adına sıktım dişlerimi, yanımdakilere sövmeye kalkınca patrona  çapayı fırlatıp yayan yürüdüm, saatlerce yürüdüm Fethiye-Muğla karayolundaki o derin boşluğu. O derin boşluk ki kentlerin meydanlarında hep aklıma mıhladı bir şeylerin işaretini.

Bu ülkede her türlüsü yaşanır ölümün. Kimisine ‘mevsimliktir’ der geçeriz; kimisinin mevsimi yoktur, ‘takdiri ilahi’ der avunur, geçeriz. Cinayetlerin üzerini örtüp payımıza düşenden bir çırpıda sıyırıveririz kendimizi ruhumuzu rahatlatmak adına. Fazla eskilere gitmeye gerek yok, hafızamızı şöyle bir yoklasak daha 31 Ekim 2014 tarihinde Akşehir’den Isparta’nın Gelendost ilçesine elma toplamaya götürülen işçilerin Yalvaç’ta aracın frenlerinin patlaması sonucu geçirdikleri kazada şoför dahil on yedi kişinin yaşamını kaybettiğini anımsarız. Yaşı geçmiş eski bir midibüsün yolcu taşıma kapasitesi 24 kişiyken araca 46 kişi bindirilerek gözlerimizin önünden topluca ölüme gönderildiğini gördük. Günlerce yazılanlar çizilenler, yeni ölümlere kadar unutulup giden cinayete kurban gitmiş işçi hikâyeleri, işçi suretleri. Evlere düşen ateşlerde kavrulan, geride kalmış çocuklar, eşler yakınlar, bir zaman sonra ilgisizliğin getirdiği iç kırılmalarla kendi dünyalarının sınırlarında yorulan yüzler. Bir de buna eklenen yaşanan kazayla ilgili olayın tek sorumlusunun kazada ölen şoförün suçlu olarak mahkemece tespit edilmesiyle takipsizlik kararının yarattığı bildik hukuksuzluk manzaraları.

Adım başı radarla yol kesen, cezalar yağdıran trafik denetleme ekipleri, her nasılsa gözlerinin önünden geçip giden kamyon, traktör kasalarındaki işçilere, tıklım tıklım doldurulan herhangi bir ferdi kaza sigortası olmayan minibüs ve midibüslere gereken müdahaleyi yap(a)mıyor. Herkes üç maymunu oynuyor sahnede. Nasılsa hafızasız bir toplumun fertleriyiz, bu ölümler de münferit ve mevsimlik. Toplanan işçinin kimin bahçesine götürülürken öldüğünü bile soramayacak bir hukuk sisteminin içindeyiz.

6 Temmuz’da Gölmarmara yakınlarında işçilerden on beşi bindikleri kamyonetin tırla çarpışması sonucu feci şekilde can verdi. Ölen işçilerin 13’ünün kadın 2’sinin erkek olması tarım sektöründe 40 TL gibi ucuz bir ücrete kadın emeğinin ne kadar yaygın olduğunun bir göstergesi. Hepsi Salihli’nin Çökelek köyünden olan işçiler birkaç gün medyada görünür kılınıp yine hafızalardan silinecek küçük insanların hikâyelerini bıraktılar arkalarında. Hepsinin en son yaptıkları şey sevdikleriyle çay içmek, ya da çay içmek için sözleşmek. Bir günde Rıza Sarrafların trilyonları döndürdüğü dünyada,700 bin dolarlık saatin, Mercedeslerin çerez parası sayıldığı alemlerde onlar için dostla içilen bir bardak demli çay en güzel ,en anlamlı huzur bulma yolu olmalıydı. Hem Orhan Kemal demiyor muydu?

“Bir gün oturup çay içelim seninle / Çaylar benden olur, manzara senden”

Çökelek özelinde konuyu biraz mercek altına alırsak, tarımda uygulanan liberal politikalar sonucu küçük çiftçi zamanla yaptığı masrafı topraktan karşılayamadığı için hızla borç batağına sürüklenmiş, bütün ülke genelinde olduğu gibi zamanla kendi topraklarını ya boş bırakmış ya da geçimini sağlayamadığı için de hızla yoksullaşarak mevsimlik olarak bulduğu işlerde çalışmaya başlamıştır. Ülkenin en yakın mesafesinden en uzağına hasat zamanı çalışmaya giden işçiler, kendi imkânlarıyla dayı başının gözetiminde ekmeğini taştan çıkarmaya çalışırken evlerine sağ salim dönebilirlerse ne ala. “Adam diksen çıkar” denilen topraklar, uygulanan yanlış politikalar sonucu “boş bıraksan en azından masrafından kurtulursun” düşüncesiyle kendi kaderine terk edileli yıllar oldu. Köylünün o düşük faiz aldatmacasıyla lanse edilen, aslında diğer bankalardan kullanılan kredilerle aynı maliyetteki kredileri ödeyemeyerek tarlası traktörü hacze düşeli, başka iş alanlarına kentlere yöneldi. Niteliksiz iş gücü olarak hep en düşük ücretlerde en kötü koşullarda istihdam edildi. Köyüyle toprakla bağını bir şekilde devam ettirenler mevsimlik işçi olarak yollara düştü.

Her daim ölüm, kadın cinayetleri

Bu ülkede bir de mevsimsiz ölümler içinde sayabileceğimiz her daim yaşanan ölümler var; kadın cinayetleri. Her geçen gün şiddet sarmalında derinleşerek büyüyen bu sorun en yakıcı sorunlardan birisi. Kadın ölümleri üzerinde toplumun tepkisinin gerçek anlamda örgütlü bir güce dönüşemediğini görüyoruz. Medyanın olayın üzerine yoğunlaşma durumuna göre kendiliğinden sokak eylemine dönüşen tepkilerin asıl minvalinde olduğunu söyleyemeyiz. Özge Can cinayetinde toplumsal refleksi en üst seviyeye çıkaran tepkiler her nedense Dalyan’da öldürülen Cansu Kaya’ cinayetinde gösterilemedi. Olay aynı oranda ne basında yer alabildi ne de Cansu Kaya için birkaç cılız eylemliliğin dışına taşan eylemliliğe dönüşebildi.

Yine geçtiğimiz günlerde gazete sayfalarının içinde bir kadın cinayeti olma ihtimali yüksek bir ölüm daha fazla yankı bulamadan kaybolup gitti.MEB çalışanı Ayşe Atasayar, genç bir bilgisayar öğretmeniydi.14 Haziran 2015’de Çankaya’da bir rezidansta ölü bulundu. Eşinden kısa bir süre önce ayrıldığı anlaşılan Atasayar’ın ölü bulunduğu evin sahibi de gerçekten de ilginç bir isimdi. Bu isim FATİH projesi kapsamındaki yolsuzlukla ilgili yürütülen soruşturmada adı geçen danışman Murat Akar’dan başkası değildi. Daha önce Nur Sertel tarafından cinayet mahalli olan villa için verilen soru önergesinde Bakan Nabi Avcı’ya ;bu villanın ihale alan firmalar tarafından Murat Akar’a verilip verilmediği sorulmuştu. Herhâlde soruya verilen inandırıcı yanıt şimdi Ankara göklerinde yankılanıyordur(!)

Ön otopsi raporunda kafasında ve vücudunun çeşitli yerlerinde darp izine rastlanan Atasayar’ın bir cinayete kurban gitme ihtimali güçlü gözüküyor. Olay sonrası Ayşe Atasayar’la ilişkisi olduğu tespit edilen Murat Akar, mevcut delillerden hareketle cinayet zanlısı olarak tutuklandı. Bundan sonraki sürecin seyrini kesin otopsi raporu ve tanık ifadelerine göre yürütülen soruşturma belirleyecek.

Ayşe’nin ölümü ülkemizin cinnet mahallinde mevsimlik kanıksanmış şüpheli ölümlerden biriydi. Bürokrasi içinde güçlü ilişkileri olduğu tespit edilen bir Adama sığınan genç kadının yine onun evinde darp edilmiş olarak ölü bulunması pek önemsenmedi medyamız tarafından. Ülkenin seçimli, bol ölümlü gündeminde 35 yaşında hayata gözlerini yuman genç öğretmen yine ilk unutulacaklar listesinde yerini aldı. Ondan geriye anılarını paylaşan eş dost küçücük bir kız çocuğu kaldı.

Mekânsız ölümler, mülteci cinayetleri

Ülkemizin Güneyi kan ve barut kokusu. Köle pazarları kuruluyor, bu pazarlarda alınıp satılıyor kadınlar, çocuklar. Bu can pazarında naklen kesiliyor kafalar, ateş kafeslerinde tutuşuyor bedenler. Durmadan bu yangına benzin döküyor birileri kıs kıs gülerek. Sınırları aşan dramlar evlerimize, kıyılarımıza vuran cesetler… Hesapsız plansız şekilde ülkeye sokulan kendi kaderine terk edilen Suriyeli mülteciler. Onlar mekansızlığın duygusuzluğunu taşıyorlar her gittikleri yere. Ucuz işgücü, horlanmak, çalışıp parasını alamamak hep onlara düşüyor. Ölüm onlar için bizim yaşadıklarımızdan daha da boş ve anlamsız. Gözyaşlarını yitirmiş bu halkın çocukları ölümü öyle kanıksamışlar ki. Yine benzer bir ölüm yanı başımızdaki sularda…

Pazartesileri  Köyceğiz’in en büyük buluşması,  pazarıdır. İşçiler o gün tatildir, çalışanlar yevmiyelerini alır işçi kahvelerinde, yeni iş bağlantıları yapar. Sonra bir haftalık gereksinimlerini alarak dönerler yoksul evlerine.

Yine böyle bir pazartesi (6 Temmuz) Köyceğiz’in kenar mahallesine bir hafta önce gelip yerleşen yedi Suriyeli mülteci, kahveleri dolaştıktan sonra göl kıyısındaki Delta adı verilen plaja gelir. Belki giysilerinden utanmış olacaklar ki gözden ırak sazlıkların olduğu yere giderek gölde serinlemeye çalışırlar. Yıllardır onlarca insanın boğulduğu yerde hiçbir uyarı işareti de yoktur. Sazlıkların olduğu yerde, kışın debisi yüksek akan çayın şekillendirdiği yerde suyun birden derinleştiğini bilmeyen iki kişi çırpınmaya başlar. Kalabalık gruptan sadece bir kaç kişi yardımına koşar zor durumdaki arkadaşlarının. Gençlerden İkisi de yüzme bilmedikleri için gölün karanlık sularında kaybolur giderler. Sonra dalgıçlar gelir, iki kişinin cesedini birbirlerine sıkı sıkıya sarılmış olarak bulunur. İç savaşın mağduru Halepli Omar Diyeb(21) ve Mahmut Rahhal(22) koyun koyuna ölümü kucakladıkları sulardan kimsesiz bir şekilde sonsuzluğa uğurlanırlar. Beraber geldikleri arkadaşlarından hiç kimse yoktur yanlarında sudan çıkarıldıkları saatlerde. Kumsaldaki seyirci tayfası bu arada Suriyelilere kızar: ”Adamları bırakıp olay yerinden kaçıp gittiler” diye. Oysa hiç akıllarına gelmez yıllardır belediyeye ait bir plajın sadece küçük bir kısmının güvenli hale getirilerek, diğer bölümün kendi haline terk edilmiş olmasını. Aynı yerde geçen yıl ve önceki yıllar ölümler yaşanmış olmasına rağmen bir uyarıcı levhasının bile konulmasını düşünecek bir aklın olmamasını.

Biraz daha geniş boyutlu düşünecek olursak, evinde yurdunda işinde olan insanların bir sabah kalkıp nasıl birbirini boğazlamaya başladığını, bir ülkenin ateş çemberinin içinde nasıl kan gölüne döndürüldüğünü görmekten kendilerini imtina ederler? Milyonlarca insanın sınırları aşıp geçmişini anılarını terk ederek içine sakladığı yangını gizleyerek yenidünyanın umuduyla, hiç tarafı olmadığı kıyılarda ait olmadığı iklimlerde belirsizliğin bilinmez sularına koştuğunu hiç kimse bilmek istemez. Bunun sorumlularını sorgulamak kimsenin beyninin kıyısından bile geçmez.

Evet, mevsimlik olsun mevsimsiz olsun bu coğrafyada hep sebepsiz ve ucuzdur ölümler. Evlerimize çekildiğimizde denizlerimizin kıyısından camlarımıza vuran mülteci ölüleri, sokak ortasında biraz önce öpüp koklandığı bir erkek tarafından öldürülen kadınlar kadar sahici ve yalındır yaşanılan. Her gün biz o bin yıllık uykumuzdan kalkmadan o çok övündükleri duble yollarda, kamyon kasalarında, freni boşalmış midibüslerde ölüme çıkarılan mevsimin ilk ölü işçi kafileleri gibi gözümüzün önünden çığlıklarla akıp gider insan hayaletleri.

Herkes bu cinnet mahallinde payına düşeni alır elbet.

Ölümse ülkenin her soluklanışında kol gezer,seferidir.

Al ölümlerden ölüm beğen kendine!

Bir Kumru Hikayesi: Guguk Guk!

Kumrular ki en özgür kuşlarıdır göğümüzün, upuzun boşluktan kanatları değer denizin dip suyundaki mercanlara. Dilimize yerleşen “Kumru gibi ”sözünün hakkını her daim verirler sohbetlerde, yakıştırmalarda. Yavrulama öncesi büyük bir özenle taşıdıkları ağaç çöpleriyle yuvalarını kuruverirler hemencecik kıyılara köşelere. İnsana yakındırlar. Yıllardır insanın kalbini okuduklarına inanırım onların. Gittiğim her şehirde bir kumru gelip soluklanmıştır balkonumda, ömrümde. Kumrulu sokağa düşmüşümdür hep, kumrulu düşlerin içindeki bir çocukluğu sarmalayıp dalıma.

Kentlerde kumruların evlerin balkonlarına pencere kenarlarına inatla taşıdıkları çer çöpü yuva için biriktirirken onların aşk halini gözleme olanağı elde eder kent sakinleri. Gelirler geçerler balkonlarımızdan, yağmur yorgunu camlarımızdan uygun bir nokta ararlar kendilerine. Kimi zaman evin hanımı kovalar onları, balkondaki gürültülü konukluktan rahatsız olduğu için, kimi zamanda bütün kapılar açılır önlerinde, yavrularını uçuruncaya kadar sevgiyle desteklenirler hane halkı tarafından.

Yılmaz Güney 70’li yıllarda Çukurova’da kumruların sayısının azaldığından, bunun sebeplerinin araştırılması gerektiğinden bahsediyor. Bu konuda pek çok sebep olabilir, benim ilk aklıma gelen köylere kadar çekilen enerji hatları ve tarımsal faaliyetler. 1970 ‘li yıllarda hız kazanan elektriğin yaygınlaşması için en ücra köylere kadar çekilen teller dikilen direkler, hala günümüzde de önemini koruyan kuşlar için yaşamsal sorunun başlangıcı oldu. Özellikle büyük kuşlar o yıllardan günümüze istatistiği tutulmasa da yüksek gerilimden, elektrik direklerindeki tellerden oldukça fazla zarar gördü.

Kumrular özelinde değinmemiz gereken diğer bir konu da çevresel faktörlerden kaynaklanan değişimlerdir. Akdeniz’de kıyı boyunca tarım alanlarının ormanlık alanların bozulmasıyla elde edilmesi, buraların hesapsız plansız bir şekilde tarıma açılması sonucu hızla başlayan pamuk ekimi, kullanılan DDT gibi tarımsal ilaçlar toprağı ve suyu zehirlemekte gecikmedi. Toprak su, hava, bu eko sistemdeki canlılar için tehdit oluşturdu. Tarımda yanlış kullanımlar ve tercihlerden kaynaklı sorunlar günümüze kadar gelen yıkımların sebebi oldu. Eskiden pamuk tarlalarının sulama kanallarında iri balıklar, kaplumbağalar, su kelebekleri dolaşırdı. Ağaçların dallarında, dutluklarda kumrular baharla birlikte başlardı Akdeniz’in doğanın konçertosunda halaya katılmaya… Bilirdik ki bahar gelmiş Toroslar beyazıyla inmeye başlamış aşağılara, ovaya, laciverte. Kumrular kanatlanmış yavrularıyla susam tarlalarını fır dolanıyor sabahın ilk serinliğinde, serçe solutan sıcaklar başlamadan henüz aşmışlar Fistigan yaylasını.

Peki, kumrular neden bu kadar çok sevilir Akdeniz’in kıyıcığında? Pek çok kuş av hayvanı olarak avlandığı halde kumrulara pek ilişilmez. Serçelere bile sürü haline geldikleri zamanlarda tüfek doğrultulabilir, küçük olmalarına rağmen etleri lezzetlidir diye, fakat kumrulara asla. Çünkü kumrular halkın söylencelerinden alır kutsallığını, bu kutsallık kuşaktan kuşağa yayılır, sözlü bir gelenek olarak çocukların hayal dünyalarını süsler.

Ben de Şerife ninemden dinledim ilk kez kumrunun çağları delip gelen hikâyesini. Bizimkiler pamuğa gittiklerinde hastayım diye onun yanında kalmıştım bir sabah. O zamanlar gerçekten bize çok geniş gelen bahçenin içinde kapı kapıya olmasa da kalp kalbeydi evlerimiz. Ben can sıkıntısından elimdeki sapanla mısırların konulduğu çit ambardaki kumrulara taş atmaya başlayınca Şerife ninem yüz yıllık ceviz ağacının altına, oturduğu yere beni çağırmıştı yanına. Birkaç dini içerikli nasihatten sonra başlamıştı kumrunun gerçek üstü hikâyesini, sözel tarihin derinliklerinden taşıyarak teatral bir edayla anlatmaya.

Bir zamanlar bir köyde biri kız bir erkek iki çocuk yaşarmış. Çocukların annesi vakitsizce ölüvermiş. Babası iki küçük çocukla ortada kalınca hemen yakın çevresindeki eş dost başlamışlar babaya:

-Evlen, iki çocukla ortada kalırsın rezil olursun, demeye.

Baba bu tür zorlamalara bir süre ayak diremişse de sonunda iki çocuğun bakımı zor gelmeye başlamış olacak ki kendine sunulan eş önerilerinden birini kabul etmiş. En son görücüye gittiği kadın dağ köylerinden aynı adam gibi eşi genç ölmüş birisiymiş.

İlk günlerde çocuklara çok iyi davranıyor görünmesine rağmen zamanla yüzündeki maskeyi çıkarıvermiş. Kadın özellikle babaları olmadığı zamanlarda çocukları yaptıkları en küçük hatada dövmeye, hakaret etmeye başlamış. Çocuklara babalarına söylememeleri konusunda sıkı sıkı tembihleyip tehdit edermiş. Çocuklar birbirlerine sokulup korkuyla ağlaşırlarmış. Günlerce hiç kimseye bir şey söylemeden saklanmışlar evin içindeki yataklığın altında.

Bir gün kadın pamuk toplama zamanı tarlaya çalışmaya gitmiş. İki kardeş evde kalmışlar. Kadının gittiğini anlayınca kaldıkları yerden çıkmışlar. Evin içindeki ocaklığın başına oturup oynamaya başlamışlar. Bu arada ocağın kenarında bulunan yağı dökmüşler. O zamanlar yağ çok değerli olduğundan çocukları bir korku almış. Üvey annelerinin kendilerine yapacağı kötülükleri düşünmeye başlarken iki kardeş birbirlerine sıkı sıkıya sarılmışlar.

Saatler geçmiş, kadın eve gelmiş. Çocukları bulamamış. Bahçedeki dut ağacının dallarında bir çift kumru havalanmış, portakal ağacına konmuş. Oradan ötmeye başlamış.

Guguk guk guguk guk!

Yağ döktük!

Guguk guk guguk guk

Yağ döktük!

Kadın gerçeği anlamış ama iş işten geçmiş. Şimdi bir çift kumru havalansa Şerife ninem aklıma gelir. Kültürümüzün derinliklerindeki o büyük insanlığı bunca hay huyun içinde bir kez daha duyarım.

Kumrular doldurur göğümü. Sabahımı, pencerelerimi kapamam kanat seslerine kumru seslerine umuda.