Bozuk Ezber

I.
Derin teneffüs boşluğunda
dörtnala, müfredat yankısı

solungacı sülfür çocukların
hazır olda öldürüldü kalbi

II.
Türk ve doğruyken, hizada
sabah ritüelinde kuşkusuz

karnelerinde parça tesirli gül
düğümlüyken kilitli sınıfların

III.
geniş teneffüs boşluğunda
hazır olda öldürüldü kalbi.


Sizden Önce Geçtim / 2020

Eğitimde Yaşanan Çöküş ve Atanamayan Öğretmen İntiharları

17 Nisan Köy Enstitülerinin kuruluş yıl dönümüydü. 1940’ta açılan Anadolu aydınlanmasının en önemli duraklarından biriydi öğretmen yetiştiren okullar.

Kemal Tahir “Bozkırdaki Çekirdek” adlı romanında Köy Enstitülerinin kuruluş süreci ve dönemin sosyolojisiyle ilgili önemli kesitler sunar.

Yaparak, yaşayarak öğrenme modelinin el yordamıyla da olsa bizim topraklarımızda uygulanmış olması, bu model sayesinde kırsal bölgelerde feodalitenin dayattığı sömürü düzenin sorgulanmasını da beraberinde getirmiştir.

Egemenlerin hoşnut olmadığı kırsalı kalkındırmaya dayalı eğitim modeli, yıllar sonra Finlandiya, Danimarka modeli olarak karşımıza çıktığında öğrencilerimiz uluslararası sınavlarda onca hülleye rağmen dibi boyluyordu.

Başarılı ülkelere eğitim sistemini yerinde görmek amacıyla gidenlerin çözmeye çalıştığı model, Mareşal Fevzi Çakmak’ın “Bu komünist yuvalarını ne zaman kapatacaksınız?” diye sürekli hükümeti azarladığı, baskılarla 27 Ocak 1954’te kapatılan bizdeki Köy Enstitülerinin bir benzeriydi.

Eğitim planlaması ve politikaları 2002’den sonra tamamen var olan sistemi çökertme üzerine kurgulandığından aşama aşama hayata geçirildi.

Toplumun kılcal damarlarına nüfuz eden dini içerikli eğitim müfredata “Değerler Eğitimi” adı altında yavaş yavaş zerk edildi.

Son yıllarda cemaatlerin MEB tarafından onaylanan projeleriyle okullar, dinsel eğitimin mevzi kazandığı öğrenme ortamları haline geldi.

Devletin tüm kademelerinde olduğu gibi liyakatsiz çalışan ve yöneticilerle eğitim kurumlarının hafızası silindi.

Sonuç olarak üniversite kapılarında yığılan gençlerin 4 yılını niteliksiz okullarda adeta çile doldurur gibi yaşamaları gençliğin içindeki hevesi ve umudu yok etti.

2021 yılı TYT ortalamaları; Türkçe (40 soru): 18,404, Sosyal Bilimler: (20 soru): 8,340, Temel Matematik (40 soru): 5,117, Fen Bilimleri (20 soru): 3,212 gibi düşük netler eğitimdeki içler acısı durumu ortaya koyuyor.

Eğitimde çöküş yaşanırken öğretmenlik mesleği de bu olumsuz koşullardan bağımsız değil. Üniversite eğitiminin için boşaltılarak lise eğitimi seviyesine düşürüldü.

Yeterli akademik kadroya sahip olmadan açılan bilimsel çalışma yoksunu üniversiteler kuşattı dört bir yanımızı. Buralardan mezun olan gençler kadro yokluğu bahanesiyle atanamayan yüz binlerin arasına karışıyor.

Genç öğretmen adaylarını mevsimlik işçi gibi gören iktidar, okullarda yıllardır gizlemeye çalıştığı kadro boşluğunu ek ders karşılığı çalışacak gençleri asgari ücretin altında çalıştırarak doldurmaya devam ediyor.

Öğretmenler odasında 8.000 TL maaş alan öğretmenle aynı ders saatine girerek 2500 TL kazanan öğretmen adayı aynı havayı teneffüs ediyor. Bu düşük ücretli iş bile, torpille dağıtıldığından çoğunluk sisteme itirazını yöneltemiyor, kadrolu öğretmenleri kendi işsizliğinin sebebi olarak görmeye devam ediyor.

Öğretmen alımlarında kısıtlı kadro ve atama sırasında mülakat adı altında yapılan adam kayırmalar, haksızlıklar genç öğretmen adaylarını genel işsizlik verileri de göz önüne alındığında açlığa mahkûm ediyor.

Yıllardır atanamayan öğretmenlerin sonuçsuz eylemlerini, dertlerini anlatacak kapı arayışlarını üzülerek izliyoruz. Öğretmen sendikaları da fiili meşru mücadeleden vazgeçeli yıllar oldu. Bürokratik dar grupçu yapıların elinde eski mücadeleci çizgisinden çok uzakta. Sendikaların soruna ilişkin çözüm getirecek politikaları hayata geçirmesini beklemek hayal olur.

Okulu bitirdikten sonra eğitim aldığı alana ilişkin iş bulma umutları tükenen genç öğretmenlerin yaşadıkları eşitsizlik ve haksızlıklara karşı kendi bedenlerini ortaya koyduklarını üzülerek takip ediyoruz.

Artık olağan haberler kategorisinde ne yazık ki alışmaya başladığımız genç ölümler, bir ülkenin en dinamik kesiminin gözlerimizin önünde yitip gitmesinin kanlı yanıyla yüzleştiriyor bizi.

Yine alışmaya başladığımız haberlerden biri gülen fotoğraf karesiyle düştü önümüze: “Van’da ataması yapılmayan 25 yaşındaki öğretmen Harun Titiz intihar etti.” diyordu gazete haberi.

Yolunu bulan ülkeden kaçıyor, bulamayan ölümle buluşuyor. Yoksulluk, umutsuzluk çıkış ışığı görünmeyen dehlizlerde yok olup giden gençlik…

Çürümüş, kokuşmuş düzenin dayattığı katlanma sabır vaazları kulaklarımızı çınlatıyor. Halkta ayağa kalkacak ne derman ne gerçekleri görme bilinci, istenci var.

Her gün gözümüzün önünde gençler, yoksullar düşüyor dolambaçlı yollara. Altın kadehlerde kanımızı içiyor patronlar, uluslararası şirketlerin eli ekmeğimizde, canımızda.

Çıkış yolu bulmak, umudu var etmek, kaybolan umutları yeniden filizlendirmek devrimcilerin işi.

Seyirci kalmak kokuşmuş sistemin adı konulmamış bir iş birlikçisi durumuna düşürür ve yaşanan yıkımın suç ortağı yapar bizi.

Bu bilinçle her şeye yeniden, yeniden başlamak gerekir.

Yenilmeyen yengiyi de bilmez.

Acının Salıncağında Bir Şaman ve Mustafa Güçlü’nün “Sizden Önce Geçtim” Şiiri Üzerine

Sözün kudreti her şeyden üstündür. Akıl süzgecinden geçirilmiş, özgün bir paradigmayla dilin ve kağıdın imgesel rahmine dökülen sözden daha etkili hiçbir varlık tanımıyorum. Söz veya sözcükler birer göstergedir aslında. Fakat bu göstergelerin kazandığı anlam atlasları, bireyin kültür coğrafyasının genişliği kadar etkili olabiliyor. Hele de şiir…

Her şiir nasıl bir dizgeyle kurulursa kurulsun şairin algı coğrafyasından özgün bir paradigmanın ürünüdür. Seçilen her sözcük, kullanılan her imge o dizgenin içinde yeni bir ruh kazanır ve o ruh şairin kendisidir. Bu ruhu, anlam coğrafyası, yürek sofrası en geniş kullanmayı başarabilenler sözün ve şiirin ölümsüz sanatçıları olurlar.

“Yaprağı dökük sarmaşıklar”dan “Tehirli mektupların gül çağrısı”na koşan dizeleriyle anlam dizgelerimizin ve kültür coğrafyamızın sınırlarını zorlayan bir atlastan bahsedeceğim: “Sizden Önce Geçtim” adını taşıyan ve İzan Yayıncılık etiketiyle yayımlanan bir şiirden. Dikkat edin bir şiir kitabından demiyorum, bir şiirden söz edeceğim, diyorum.

Mustafa Güçlü’nün yayımlanan beşinci şiir kitabı “Sizden Önce Geçtim”in içinde onlarca şiir var, fakat tek solukta okunan ve birbirinin devamı gibi algılanabilen uzun, tek bir şiirin tadını bırakıyor dimağınızda. Torosların her bir çiçeğinin kokusunu, rüzgarının esintisini duyumsarsınız dizelerinde. Bu dizelerin hafif esintisi tam da yüreğinize bir hoşluk katarken bir anda imge çarpmışa döner ve kendinizi fabrika işçilerinin arasında grev yaparken, madencilerin çatlak kazmalarının ışıltısında direnirken ya da Cizre’de bir Kürt serhildanındadövüşürken buluyorsunuz!

Mustafa Güçlü, “Sizden Önce Geçtim” şiirinde, Akdenizli bir Yörük çocuğunun kelebek kanadı kadar renkli ve kırılgan yaşamının izlerini, bir şaman duyarlığıyla sürdürdüğü gibi kibrinde boğulan insanların çok namlulu öfkesiyle katledilen küçük Rojda’yı da koltuk altında somun ekmeğiyle kaldırımlara düşen küçük Berkin’i de dizeleriyle bir şaman şefkatiyle sarıp sarmalıyor.

Şiir, toplumsal yaşamın kılcallarımda gezinip kıvranmadığı sürece ruhun kusmuğundan başka bir şey değildir. Şiiri, bireyci bir duygulanımın ve algı dünyasının dar kalıplarına sığdırmaya çalışmıyor Mustafa Güçlü; tam tersine insanın acı çektiği her coğrafyaya atlas olan dizeleriyle, bentin surlarına sislerden kanatlar bırakarakkuşatmalardan kurtarıyor. Panzer çığlıklarıma avucundaki mum kesikleriyle direniyor ve ömrünün en uzun kışında gövdesinden geçen Maveraünnehir’i Dicle’yle buluşturuyor, barış serçelerine Torosların kar sularını avuçlarında içiriyor.

Hayata bakan bir şiiri var Mustafa Güçlü’nün. Sanatsal olanı yadsımadan, bayalığa düşmeden, şiirden ve paradigmasından ödün vermeden yazıyor. Şiiri epey kavgacı, epey direngen ama slogancı değil. Şiiri sokakta geziniyor; tezgah başındaki pazarcı çocuk, köşe başındaki yoksul overlokçu kadın, düşlerine dikiş tutturamayan aşk işçisi genç kızlar, kar topu oynadı diye katledilen genç gazeteci hepsi akmışdizelerine ve bir paradigma oluşturmuş. Bu yüzden aslında “Sizden Önce Geçtim” tek şiirdir savını öne sürdüm, Çünkü bu şiirin teması sadece insandır da ondan.

“Sizden Önce Geçtim” akıcı bir dille yazılmış. Her imge size atlaslar sunuyor. Şairin kültürel zenginliği, sözcük seçimine yansımış. Herkesin kendisinden bir parça bulabileceği şiirler, ruhunuzdan damıtılmış dizeler bulacaksınız, eminim.


Turan Horzum

(Edebiyatist dergisi, Temmuz-Ağustos 2021 sayısı)

Devrimci, lirik, felsefi şiirler! 

Bu yazıyı Mustafa Güçlü’nün son şiir kitabı Sizden Önce Geçtim üzerine felsefi, poetik, sosyolojik ve estetik bir değerlendirme yapmak amacıyla kaleme aldım.

Şairin, Ayrı Düşeriz’den (Seçme Şiirler) uzun yıllar sonra, 2020 Temmuz ayında beşinci kitabı “Sizden Önce Geçtim” adıyla okuyucusuyla buluştu. Bazen öyle olur kıyıda köşede kalır, kıymetli eserler ve şairler. Gün gelir değeri daha iyi anlaşılır ve hakkı teslim edilir. Mustafa Güçlü de bu şairlerden biri.

Sanat ve şiir anlayışı toplumsal gerçekçi, emekçi ve emekten yana, ateşli devrimci yürek sesini doğrudan değil ama derinden hissettiren bir şair. Toplumsal sorunları, güncel olaylardan yola çıkarak olguları tarihsel bütünlükte, bilgi ve tutarlılıkla işleyen şiirlerden oluşuyor kitabı. Bunun yanında bireysel duyguları, düşünceleri Akdeniz coşkusuyla kurguladığı, görselliği kelimeleri ve imgeleri ile şiirine taşıdığı şiirleri de yer almakta kitabında.

Sizden Önce Geçtim adlı şiir kitabında Mustafa Güçlü, genel olarak ülkemizde yaşanan olayları, tarihsel süreçleri konu edinip estetik bir uyum içinde aktarıyor. Kullandığı dil sade ve ağdalı sanatlardan uzak. Bunu yaparken klasik arkeoloji eğitimi almasının yanı sıra Türk Dili ve Edebiyatı bölümü okumasının da avantajlarını kullanıyor.

Şair kendine göre özgün bir imge ve dil evreni oluşturmuş. Bazı kelimeleri birkaç şiirinde sık yineleyerek kendi şiir algısını ve özgün imge dinamiğini yansıtmayı tercih etmiş.

Şair, şiirlerinin coğrafyasında dolanırken yeni duygulara ve düşüncelere açılmış. Yörük kültüründen kelimelerle, yaylalardan esintiler, dağlardan isyan ve çiçekler… Denizi ve özellikle Akdeniz duygusallığını coşkusuyla balığına ve yosun kokusuna kadar yaşatıyor içinde bulunduğu coğrafyayı okuyucuya.

Bazen şaman bilgeliğiyle düşleri, düşünceleri ve duyguları harmanlayıp devrimci, kavgacı sarsıcı yeni bir şiir, yeni bir dünya kuruyor. Sorunlarla krizlerle geçim sıkıntısı ile sıkışmış günümüz insanlarını, sorunlarını çözüme kavuşturmak için umutsuzluğunu umuda dönüştürmek gayretiyle direncini şiirlerinde dile getiriyor.

Tarih, kültür, mücadele ve melodiyle dolu bir düşsel ve sanatsal geziye çıkarıyor bizi şair Mustafa Güçlü. Bunun yanında da düşünmemizi ve olumsuzluklara tepki verip onları olumluya çevirmemizi de isteyip buna bizi davet ediyor.

“Sizden Önce Geçtim” şiirinde: “Sizden önce geçtim bu hizaları / korkacak karanlığım yok / kovmuşlar içimdeki makamsızı / güllere söyleyecek sözüm yok / sizden önce biçtim bu elbiseyi / soyunacak çıplaklığım yok.” (s.7)

İşte böyle çarpıcı bir şiirle başlıyor kitaba şair. Atasözü gibi ben bu hizaları sizden önce geçtim, diyerek alanında ve ders vermek istediği konumda deneyimli ve yetkin olduğunu vurguluyor. Bu uğurda korkularından arındığını belirtiyor. Kötü kişilerin ve kötü durumların kendini yolundan döndüremediğini, bunlardan da korkusu olmadığını söylüyor.

İkinci beyitte hiçliğe ulaştığını, makam ve mevkii isteği, kaygı, korku ve arzusunu bitirdiğini bunu içinden bilgelerin kovduğunu anlatıyor. “Güller” dediği güzel kişilikli ve huylu kişilere şairin hiçbir sözü yoktur. Toplumun sorunlarını çözmeye gayret eden, mutlu ve huzurlu geleceği inşa edenlere minnetini bildiriyor.

Son beyitte ise işte bu toplumsal izleği yönlendiren bu görevi sizden önce kavradım ve gereğini yapıyorum vurgusuna ulaşılıyor. Benim, gizli saklı ne düşüncelerim ne duygularım ne de hesaplarım var. İçim dışım bir ve bu konuda çok netim, diyerek son noktayı koyuyor şair.

“Bahar Beğen Kendine” şiirinde: “Parmak uçların kadar yakın uçurumum / al! Serçelerden bahar beğen kendine.” (s. 25)

Lirizmi, bahar çiçekleri ile süsleyip serçelerle sevdiklerine gönderiyor şair. Bir metafor eşliğinde uçurum kadar derin duygularını, ruhunu ve iyi yüreğini ortaya döküyor. Bu yürek, senin parmak ucun kadar yakınında, diyor okuyucuya. Haydi baharı bulalım serçe kuşlarında. İşte naif ve coşkun şiirin vurucu sonu.

“Kapılarda Kartopu” şiirinde: “topu topu kaç kez öldürüldün sen / bir devlet söyleminde bıçaklar bilenirken / bir kar topu sayısız kez kan topu, kar kar / ah ben öldüm, öldüm riyalar göğsümde / ah bu bir rüya… Her yer kar, karda kapılar.” (s. 31)

Yukarıdaki dizelerde yurdumuzda yaşanan birçok saçma ve anlamsız olaylardan birinde meydana gelen cinayeti anlatmış. Sokakta arkadaşlarıyla kar topu oynarken bir esnafın dükkânın camına kar topu gelmesi sonucunda tahammülsüzlük, gurur, kin, nefret çokça da cehalet karışımı bir olayda gerçekleşiyor bu durum.

Yaşanan kargaşada bıçaklanarak hayatını kaybeden yakın arkadaşı, gazeteci ve televizyon programcısı Nuh Köklü’nün ölümü üzerine yazmış Mustafa Güçlü bu yaşanmışlık dolu acı şiiri.

Siyaset dilinin ve devleti yönetenlerin bıçaktan keskin düşmanlaştırıcı, ayrıştırıcı, suçlayıcı söyleminde böyle değerli insanların nasıl defalarca öldürüldüğünü biliyoruz Bunun sonucunda da gerçekten hiç yoktan suçsuz insanların böyle saçma sapan bahanelerle cahilce öldürülmesinin acısını hepimiz yaşıyoruz.

Şairler daha fazla yaşayıp bu duygu ve düşüncelerini böyle olaylar olmasın diye ölümsüz eserlere dönüştürüyor. İnsanlık da masum insanlar da şair de bu yalancı ve suçlu düzenin göğsünde öldürüyor ve ölüyorlar. Keşke bir rüya olsa bu kötülükler ve ölümler. Her yer kar ve kapılarda ölüm olmasa.

Şiirin son bölümde şair, sözcükleri tekrarlayarak bir ahenk oluşturmuş. Bunun yanında dize başlangıçları da ‘bir bir’ ve ‘ah ah’ sözcüklerini ve seslenişlerini alt alta kullanarak şiirin ritmini ve müzikalitesini güçlendirmiş. ‘Kar, karda kapılar’ sıralaması ile de dize içinde armoniyi artan bir etkiyle devam ettirmiş.

“Yolculuk” şiirinde: “ustura gibi bir bakışıyor geç vardiyasında / yangın adımlı serçelerle asgari geçitte” (s. 33)

Bir gece, geç vakit vardiyada çalışan işçinin bakışındaki ustura keskinliğindeki duyguyu ve asgari ücretle geçinmenin zorluğunun öfkesini ve çaresizliğini serçelerin narinliği ve nezaketi ile dile getiriyor şair.

Bunu yaparken de resmi ‘geçit’ gibi devlet protokolü uygulamasından bir sözcüğü ‘asgari’ ücret gibi devlet zorlamasını ifade eden iki sözcüğü birleştirip “asgari geçitte” kullanarak az sözcükle çok şey anlatmanın dersini vermiş.

“Rindi Ağlar” şiirinde: “içinde kırıldı rindin şakrak tamburu / kustu dilinden su yılanlarını, emziği” (s. 43)

Rindin birçok anlamı var. Kalender, gönül eri, diğeri. Kürtçe bilgi vb. anlamlara geliyor.

Kalender, gönül eri ağlar diye yorumladım ben. Kalenderlerin gönlü kırılmış ve neşesi bitmiş çatal dilli yalancıların zehrinden. Gönül erinin içinde şen şakrak çalan tambur kırılmış. Kusmuş su yılanlarını diliyle emziğinden.

Şair dizeyi bitirdiği tamburu ile kustu sözcüğünü kullanarak başladığı dizeyi ses, melodi uyumunu kuruyor ancak bana göre kustu sözcüğü estetik olarak oturmamış, hatta itici geldi bana göre. Keşke bu uyumu başka bir sözcük ve anlatım ile saklasaydı.

“On Ekim Kargışı” şiirinde: “devrilmiş sokak, ağzımda şarapneller / yakın asın suretimi devrim halayına.” (s. 45)

Burada kargış kelimesi asıl anlamı olan bedduadan sıyrılarak bir kalkışmayı, direnci ve devrimi çağrıştırdı bana. Sokak çatışmasında, belki bir devrim barikatında direnen devrimcilerin devlet güçlerince üzenlerine atılan bombalar ve patlayıcı maddeleri duyumsayan şair bunları ağzında şarapnel olarak hissediyor.

Şair orada olamasa da adeta bir ölüm vasiyeti istiyor, mutlaka yerine getirilmesini istediği. Yakın, asın suretimi, başarıya ulaşmış bir devrimi kutlayan devrimcilerin halaylarına kavuşturun beni, ben de bu sevince ortak olup kutlayayım zaferimizi, demekte.

“Kiraz Ayini” şiirinde: “Ağzıma bıraktığın sütlü incir tadı / yüzünün uğultusunu taşır suyun.” (s. 47)

Yine musiki ve imgelerle şair lirizmi yakalıyor. Duyu organlarına, duygulara, tatlara, seslere, doğaya, insana ve doğa insan etkileşimine vurgu yaparak duygulu, çarpıcı ve coşkulu bir şiir kuruyor.

“Bozuk Ezber” şiirinde eğitimin ülkemizde ne kadar bozuk ve ezbere dayandığını, sistemli, bilimsel, demokratik, uygulanabilir ve sürdürülebilir bir eğitimin olmamasının bedelini ülke ve toplum olarak biz ama en çok da geleceğin güvencesi çocuklarımızın ödediğini anlatmak istiyor.

geniş teneffüs boşluğunda / hazır olda öldürüldü kalbi.” (s. 48)

İşte burada da şair son noktayı koyuyor. Yeni genç neslin geniş bir teneffüs boşluğunda hazır olda tutularak kalbinin, geleceğinin, bilgisinin ve yeteneklerinin bozuk bir ezberci, keyfi eğitimle nasıl yok edildiğini ustaca anlatıyor.

“Katır Yükü” şiirinde: “dağılmış kafa, kol, katır yükünde / ceberut bir cumhuriyettir ölüm.” (s. 52)

Bir devlet yönetiminin bazen ceberutlaşarak insanlarını öldürmesine isyan ediyor. Vurulan insanların parçalarını katır yüküyle geçimini sağlayanların yine katırlarla taşınmasının ironisini yapıyor şair burada.

Adı ne olursa olsun baskıcı ve insan hayatına önem ve değer vermeyen bütün devlet yönetimlerinin kötü olduğunu ve bunlardan kurtulmamız gerektiğini düşünmemizi sağlıyor.

“Kasiyer” şiirinde: “Hayallerinin ölü barkodunu / okutuyor gün boyu, her saat” (s. 62)

Yine güncel bir olay ve insanı robotlaştırıp hayallerini öldüren rutin bir işçi ve sıkıcı yaşantısını sanatsal şiir olarak anlatmış şair. Burada “her saat” fazlalık olarak kalmış dizede bence. “Hayallerin ölü barkodunu, okutuyordu gün boyu” dese yeterli olurdu, diye düşünüyorum.

“Yar Kabuğu” şiirinde: “Camsız ev, grizu sıkıntısı yar/kabuğu / asgari hayatla koşullu tabutların yükü” (s. 73)

Burada da şair, yeraltı maden işçilerinin yaşadıkları zorlukları anlatmış. Özellikle son yıllarda ülkemizde “Soma Faciası” diye bilinen vahim olaydan yola çıkarak yazmış dizelerini.

Camı olmayan, canı emaneten taşıyan, yer kabuğu altında, yar özlemiyle asgari ücret ve nefessiz yaşayan insanlar ön planda. Bazen de grizu patlaması ile ecelsiz yanarak, su, gaz veya havasızlıktan boğularak hayatını kaybeden tabutluk yeraltı maden mahzeni mahkumları, çağdaş köleleri dert edinmiş.

“Penguen Parkı” şiirinde: “kar yağıyor penguen parkına / Amara’da öpüyoruz ölü çocukları.” (s. 75)

Hemen yukarıdaki konu ve duyarlılık burada yerelden evrensele taşınmış. Bütün dünyadaki haksızlığa uğrayanların, öldürülen ve ölenlerin acısıyla hemhal olmuş, onlara bir teselli olarak ölü bedenlerine bir öpücük kondurarak onları onore etmek ve kendisinin de insanlık adına vefa borcunu ödemek istiyor sanki şair.

“Sahraya Göm” şiirinde: “sahraya göm cesedimi ağırdır kokusu / limon bahçelerini, manolyayı küstürür sokağınıza” (s. 87)

Şair Mustafa Güçlü burada bir incelik yapıp ölünce uzak, kuru ve sıcak kumlara, sahraya gömün bedenimi, diyor. Çünkü cesedimin o ağır kokusu limon bahçelerini, manolyaları ve dahi sokağınızı küstürmesin.

Burada yine bana göre çok uygun olmayan bir sözcük olarak “ceset kokusu” var. Bunu başka kelimelerle veya başka bir imgeyle anlatsaydı şair diye düşünmeden de edemedim doğrusu.

“Beklenen” şiirinde: “bitirildi denilen iç yerinde, longozlar / haziran rakımlı Gezi’nin meselesinde” (s. 91)

Şair ülkemiz için bir dönüm noktası olabilecek toplumsal protesto olayını işlemiş şiirinde. Haklı toplumsal tepki ve direnişlere duyarlılığı göstermiş. Ancak daha önceki şiirlerindeki tadı alamadım ben burada. Estetik ve uyum da tam olmamış. Dizedeki “longozlar” sözcüğü şiirin ana izleğiyle çok alakasız kalmış geldi bana.

“Emzikli Geyik Beklentisi” şiirinde: “süslenir gecenin beklentisini kızıl pelerinli / düşürür ellerimi, yol boyunca Akdeniz’e” (s. 95)

İşte, geldik kitabın sonuna ve başta da vurguladığım gibi Akdeniz coşkusuyla uğurluyor bizi şair Mustafa Güçlü.

Gece süslensin kızıl peleriniyle ve yol boyunca ellerim Akdeniz’e uzansın, düşsün yollarına.

Şimdi Akdeniz’de olmak vardı dedirtiyor bize.

Daha güçlü ve güzel şiirler çıkaracak şair, ona ve şiirine güveniyorum.


Adil Başoğul

(Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki, 30 Aralık 2021)

KAYNAK: https://www.cumhuriyet.com.tr/kitap/devrimci-lirik-felsefi-siirler-1896362

Devrimci Romantizmden Mistik Söyleme Derviş Şairler

Derviş şair, zamanın ruhunu en iyi anlayan ve sisli vadilerin uğultusunda şartlara göre konumlanabilen kişidir. Maymuncuk gibidir; giremeyeceği delik, açamayacağı kapı yoktur. Eğilir, bükülür, erkini kuruncaya kadar seyyah selamıyla ortalıkta dolanır. Onlara göre bütün seçenekler hedefe ulaşmak için denenmeli, başarıya giden her yol mubah sayılmalıdır.

Derviş şair, çizdiği yolda her kesime eşit mesafede durduğu safsatasıyla asıl ekmeğini yiyeceği mahallede devrimciliği folklorik bir unsur olarak sürdürmeye devam eder. Onlara göre şiir tanrısal bir iştir, kutsallık mertebesindeki bilinmeyene yapılan yolculuk olması sebebiyle mistik bir ürpertiyle biter.

Başı sonu olmayan bu yolculuğun felsefi incelikleriyle okura sunulması, cilalanması, pazarlanması da önemlidir. O yüzden bir pazarlama biçimi olarak tanrısallığın ve bilinmezliğin ortama üfürülmesi oldukça önem arz etmektedir. Edebiyat ortamlarında, söyleşilerde boşluğa bakılarak sayıklanan cilalı sözler, genel geçer saptamalar pazarlama için biçilmiş kaftandır.

“Edebiyat, tanrıyı insanlar arasına indirme girişimidir. Yoksa yazamazdı insan. Özgür olamazdı çünkü.” (1)

Tanrının insanlar arasına indirilmesi insanın özgürleştirilmesine dayanak yapılmış. Göklerdeki hakimiyet yeryüzü özgürleşmesinin, boşlukta yazmanın itici gücü olarak kabul edilmiş. Bu kabulleniş ki derviş şairlere sirayet eden aynılığın her olguya uygulanabilirliğin kahreden reçetesidir.

“Şiir bize Tanrıdan geliyor. İnsanın yaradılışıyla beraber bize şiir de veriliyor aslında. İnsanın şiiri insanla beraber geliyor. Dünya macerasında bize bir yolluk olarak sunuluyor. Tanrı diyor ki; ey kulum bu benim sana armağanımdır, sen bunu dünyada kullan. (2)

Yukarıda yaptığım iki alıntı da aynı metafizik yaklaşımdan kaynaklanan iş bilir şairlerimizin dudaklarından dökülüyor. Şükrü Erbaş’tan sonra Haydar Ergülen hızını alamamış olacak anlaşılamayacağı kaygısıyla söylemini başka bir söyleşisinde daha da görünür kılmak istiyor.

Bir röportajda kendisine yöneltilen: “Metafizik, mistik veçhesi güçlü bir şairsiniz. Tasavvuf Haydar Ergülen şiiri için ne anlama geliyor?” sorusunu şöyle cevaplamış.

“Şiirin şaire de okura da metafizik ürpertiler duyurduğunu ve duyurması gerektiğini düşünürüm, duyarım. Şairin dünya görüşünden ve inancından bağımsız olarak, şiirin metafizik bir tarafı vardır ve bu şaire rağmen şiirde var olur.” (3)

Şaire rağmen şiirde var olan metafizik ürperti şiiri üreten özneden bağımsız. Yani kulağına fısıldanan karanlığın içinden seslenen bir emir gibi telakki ediyor kutsadığı gölgeyi. Bununla da kalmıyor mistisizmin çileli yollarında kendine seslenen ilahi ışığı yanına çağırıyor. 

Tanrıyı yeryüzüne indirme eşit güçler arasında olamayacağına göre şair bu işi ödünçleme tanrısal yetileri kuşanmasıyla ancak gerçekleştirebilir. Kendini tanrı üstüne koyan anlayışın özgürleşme edimi kutsallığın yeniden kutsanması pratiğine dönüşüyor. Daha da ötesi şair; “Ego sum qui sum” diyerek kendine  varlıkların üstündeki varlık konumuna yerleştirmiş. Tanrıyla beraber yeryüzüne indirdiği ve ondan çaldığı sahte krallıkta iktidarını kaybetmemek için her telde oynamaya, her şeyi yapmaya hazır.

Hüznü, melankoliyi seven derviş şair, fırsat buldukça kapanmayan yaralarına küllenmeyen acılarına yeniden can verir. Yaşadığını varsaydığı acılar, ihanetler gerçek mi yoksa kendisinin mi uydurduğu bile artık bilinmemektedir.

Şair, acının yaratıcı hafızasına inandığı için arabeskin olanaklarından da yararlanma yoluna gider. Diline doladığı acılar süreklilik kazanmış hüzün hali, yeniden öznenin tarihine dönerek onu edilgen hale getirir. Acıyı, o müthiş yalnızlığı tanımlamak yine derviş şaire düşer.

“Başta şairin kendisi olmak üzere, insanı bilinenin hapishanesinden kurtarma, onu geleceğin gizine ve özgürlüğüne kavuşturma serüvenidir.” (4)

“Sözlerim insandan acıydı. Acı inceldi, güzelleşti. (…) Dünyaya inandım. (…) Yalnızlık oldu.” (5)

Hal böyle olunca dönemin ruhuna uygun okur kitlesi de piyasacı, derviş şairin etrafını kuşatıyor, imza günlerinde önünde uzun kuyruklar oluşturuyor. Kendi beklentilerine göre yeni buluşulan okuyucu da şaire  poetik bir yol çizmeye devam ediyor. Kendisiyle yol yürüyecekse varsa keskin köşeli yanlarını törpülemesini özellikle ondan istirham ediyor hatta saygılı bir şekilde emrediyor.

“Son yıllarda muhafazakâr diyebileceğimiz bir kitlem oluştu. Çok saygılı bir güzellik yaşıyoruz, örnek olması gereken büyülü bir ilişki bu”(6)

Aralarında çok saygın bir ilişki kurduğunu düşündüğü yeni kitlenin beslenebileceği acılardan beslenen arabesk tınıların merkezi haline gelen metinler, ses tekrarlarıyla mensur şiir kıvamında mistik kulvarda okuyucuyla buluşuyor.

Derviş şairler dayanışması kıyasıya rekabete rağmen her zaman mümkündür. Birbirlerine tuhaf çelmeler atabilirler fakat tekkelerine saldırı sezdiklerinde kol kola girmekte de mahirdirler. Dışta birlik içte hinlik kuralı her zaman geçerlidir.

“Çok tartışıldı ya, bizim muhafazakâr okurumuz çok fazladır. Kırmızı Kedi’nin imzalarını Şükrü ile beraber yaparız. Antep’te, Adana’da… Hacivat ve Karagöz gibiyiz. İmza başlayınca ‘sizinkiler geldi’ derler. Bizimkiler dedikleri başörtülüler falan.” (6)

Şiirimizin hayal perdesinde dostuyla Hacivat ve Karagöz rolüne soyunan Haydar Ergülen her anlayışa göz kırparken başka mahallede de devrimci romantizme yaslanıp çok iyi bildiği dervişliğe devam ediyor.

“Sonuç olarak onlar benim Alevi, sosyalist diye biliyorlar. Şükrü’yü de biliyorlar. O yüzden de kimseyi ayırmadan, ötekileştirmeden hareket ediyoruz. Tabii ki laikim, tabii ki sosyalistim ve tabii ki Hazirancıyım. Ama ben onları itemem.(7)

Yıllardır devrimci örgütlerin özellikle Eğitim-Sen vb. sendikaların etkinliklerinde boy gösteren bu Hacivat’la Karagöz ne yazık ki popüler kültürün yarattığı yanılsamada varlığını sürdürmeye devam edecek gibi görünüyor.

“Devrimci Gerçekçi Şiir”, toplumsal dinamizmle birlikte asıl kitlesiyle buluştuğunda yanılsamalardan beslenen popüler kültürün yarattığı mistik metafizik şiir algısını yerle bir edecektir.


KAYNAKÇA

(1)/(2) https://oggito.com/icerikler/edebiyat-ve/66995

(3) https://tdk.gov.tr/wp-content/uploads/2014/01/20140121.pdf

(4)/(5) https://zamansizdergi.com/usta-sairlerden-siir-uzerine-gorusler-sukru-erbas/

(6) https://www.sabah.com.tr/yazarlar/gunaydin/tuba-kalcik/2019/01/21/sol-goruslu-bir-sairim-muhafazakar-bir-kitlem-de-olustu

(7) https://t24.com.tr/haber/haydar-ergulen-keske-imam-hatiplere-bizi-daha-cok-cagirsalar,807662