“Şairin ve şiirin ölçüsü ödül değildir, olmamalıdır da”

Mazlum Çetinkaya 1969, Yeşilyurt, Malatya’da dünyaya geldi. Burdur Eğitim Yüksekokulunda ve Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesinde öğrenim gördü. Halen sonhaber.ch gazetesinde köşe yazarı olarak yaşamını sürdürmektedir.

KHK’li şair Mazlum ÇETİNKAYA ile bu zorlu süreçte yaşadığı sıkıntıları konuştuk. Muhalif bir kişilik olarak “edebiyata ve dünyaya” bakışı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

MUSTAFA GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

MAZLUM ÇETİNKAYA: insanın kendisini anlatması kadar zor bir şey yok. Ki anlatabilseydik kendimizi, kendimiz olurduk bir parça. Zor bir soruyla başladınız ama dilim yettiğince cevap olmaya çalışayım.

Yıl 1987 Burdur’da bir aylık öğrenciliğim dolmamış daha, sabah saatleri, kredi yurtların öğrenci yurdunda kalıyordum. Pencereden bakıyordum, yüksekokulun önündeki küçük meydanda bir Atatürk büstü vardı, tanımadığım bir grup öğrenci “YÖK’e hayır” diye slogan atıyordu, sayısını tam hatırlamıyorum, küçük bir öğrenci grubu. Terliklerle indim hemen, polis etrafı sarmış polisin çemberinden geçip büstün önünde oturan öğrencilerin yanına iliştim, kimseyi tanımıyordum, polis gözaltına almaya başladı herkes birbirine kenetlendi ama bana kenetlenen kimse olmadı, tanımadıklarından tabii ki.

Kimliğine bakmadan haksızlığa uğrayanın kim olursa olsun yanında otururum, destek olmaya çalışırım. Buradan şu sözcüklere ulaşmam mümkün: dayanışma, doğruluk, mazlumdan yana olma… Şiire, aşka ve hayata kendimce dokundum dersem sanırım bu kavramlar yeterli olur.

MG: Şairlerin geçmiş yaşantıları özellikle çocukluk çağları onların şiir yolculuğunda önemli yer tutar. Çocukluğunuzda yaşadıklarınız şiirinize nasıl yansıdı? Sizi şiire yönlendiren ya da şiir yazmanızda etkili olan özel biri var mı?

MÇ: Yoksul olup Alevi Kürt bir toprak parçasında doğmuşsanız, diliniz, inancınız yasaklıysa ve hep hor görülmüşseniz kurucusu olduğunuz cumhuriyet tarafından; çocukluğunuzda Mahzuni Şerif plakları evinizin kıymetli yerinde durmuşsa, halk ozanları köyünüzden yörenizden geçmiş ise, düğünlerinizde söylenen Alevi türkülerinden Pir Sultan’dan dizeler kulağınıza vurmuşsa, şiire yolculuk oradan başlar. Çocukluğumun şiire yansıyan özeti benim için budur.

Şiir için beni yönlendiren biri olmadı, ”aşk” denilen, hayatın kışkırtıcılığını dışında tutarsak eğer yazmamda etkili olmak anlamında özel biri hep oldu. O biri “Edebiyat Fakültesi” mezunu değildi tabi.

Şiirin ve aşkın derinliğine gömüldüğüm bu güzel etki bir kitabımın da baştan sona güzelliğidir, binlerce kilometre uzağımda olsa da…

Koştum, bu konuda çok koştum, şiirle koştum, yorulmadım ama yenilgisi ağır oldu, koştuğum bu yolun yenilgisi…

MG: Bir yıl önce Artı Gerçek’teki köşenizde,” Kürt pazarında acılara mendil uzatmak ”başlıklı bir yazı yayımladınız. “Birileri durmadan Kürt pazarından hâlâ alışveriş yapıp işini yürütüyor. Yazarı, çizeri, şairi, hukukçusu; iktidarından muhalefetine, solundan muhafazakârına…”diyorsunuz. Sizi böyle bir serzenişte bulunmaya yönelten sebepler nelerdir?

MÇ: Bu sorunuzun cevabı yıllardır var olan bir yaşanmışlıktan geliyor -tabii ki Kürtlerin gerçek dostlarını tenzih ederek cevap vereyim, çünkü onlara hep saygı duydum-

Bir kere bu coğrafyada ciddi ciddi önü alınmayan sosyal travmalar yaşandı. İşin teorisine genelde samimi olmayanlar baktı, Fırat’ın bu yakasından öteki yakasına geçmeyenler yani. Acı çekenlerin acısını bu acıyı yaşamayanlar yazınca, zor dönemlerde kabuğuna çekilip rahat dönemlerde de elinde bayrak eksik olmayınca bazılarının, işte o yüzden dedim; Kürt pazarında acılara mendil uzatmak, bir serzenişti, özelikle de bu acılara ortak olmayıp “al bu mendili gözünün yaşını sil” diyenlere.

MG: 675 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile eşinizle birlikte görevden ihraç edilen bir eğitim emekçisisiniz. İhraçlar nihayetinde sizinle aynı kaderi paylaşan pek çok emekçi için zorluklarla dolu bir süreç. Geçenlerde Doç. Dr. Mustafa Çamaş, iş cinayetinde yaşamını yitirdi. Karşılaştığınız bu hukuksuz uygulamanın yaşantınıza ve sanatsal üretiminize ne gibi etkileri oldu? Ülkenin içinde bulunduğu durumu göz önüne alırsak bu zorlu süreci nasıl göğüslemeye çalışıyorsunuz?

MÇ: Zorlu bir süreç oldu diğer arkadaşlarım gibi benim için de. İş cinayetlerinde Mustafa hoca gibi birçok arkadaşımız yaşamını yitirdi. Hepsinin anısına saygı duyarak!

23 yıl yaptığım öğretmenlik mesleğinden uzaklaştırılmak kolay değil tabi. İhraçtan sonra uzun bir süre İstanbul Kadıköy’de oturma eylemleri yaptık bir grup arkadaşımızla. KHK’lerin kalkmayacağını biliyorduk tabii ama bu korku tünelinin ucundaki ışığı anlatmak adınaydı bu eylemlilikler.

Ülke genel anlamada her geçen gün daha da karanlığa sürükleniyor, maske, mesafe, mafya cumhuriyeti yolunda ilerliyoruz. Bu durum herkes gibi benim de yaşantımı çok zorladı, zorluyor. Sanatsal üretimim ise beni bu zorluktan kurtaran alanlardan biriydi. Sadece eylemliliklerle değil yazarak da üstesinden gelmeye çalıştım bütün bu dayatmaların. Kendi karanlığından çıkıp toplumun karanlığına bakan sanat üretenleri, bu karanlığa yenilmezler. Düşmanın esas korktuğu şey de budur. Bu süreçte daha çok ve daha dikkatle yazıp etrafıma mum olmaya çalıştım. Bu yüzden beni çok da ürettiklerim noktasında korkutmadılar, daha da biledim bıçağımı, onlara dert olsun.

MG: Geçmişte “Har” dergisini büyük bir özveriyle okuyucuyla buluşturdunuz. Ardından Har Yayınları’nı kurdunuz. Aslında edebiyat alanına bir müdahale olarak düşünebileceğimiz bu girişimlerinizi piyasa koşulları yüzünden sürekli kılamadınız. Geçmişteki tecrübeleriniz ışığında muhalif çizgideki yayıncılığın zorlukları nelerdir?

MÇ: Har dergisi dört yıl sürdü, farklı dillerden yayımcılık yaptı. Hâlâ hayallerimin bir kenarında durur, yeniden adım atsak mı diye. Har Yayınları konusunda ise, evet tutunamadık. Hem parasız olmak hem de muhalif kalmak zordur, bunu aşabilecek yöntemler var ama bu durum da bir örgütlülüğü gerektirir. Muhalif çizgide yayın yapmak gerçekten zor. Bir o kadar da tersinden düşünürsek muhalif çizgide yayıncılığın özgür bir tadı vardır.

Muhalif olduğunda yayıncılıkta, bir kere dağıtım denilen bir baraja takılırsın, reklam denilen o büyük yayınevlerinin baskılarına takılırsın, okuru reklamla yönlendiriyorlar, eskisi gibi değil bazı şeyler; okur içerikten habersiz kitaba yöneliyor ya da yönlendiriliyor. Sosyal medyanın o önemli yanını çok iyi kullanamıyoruz, tabii KHK’li olmamın da bu yayıncılık mevzusuna olumsuz etkileri çok oldu. Popüler yazarlar da büyük yayınevleri ile çalışıyorlar, bu da muhalif yayıncılığa olumsuz etkiler yaptı, yapıyor.

Yine de muhalif çizgide durmak devam ediyor, devam edecektir her şeye rağmen.

MG: Şiir yarışmaları ve ödüller üzerinden sürekli gündemden düşmeyen tartışmalar yürütülüyor. Bir kısım sanatçı şiir yarışmalarını kökten reddediyor, bir kısımsa kural ve ilkelerinin iyi belirlenerek adam kayırmacılığın önüne geçilmesini yeterli görüyor. Bu bağlamda şiir yarışmaları ve ödüller konusundaki düşünceleriniz nedir?

MÇ: En son 23 Nisan şiirleri yarışmasında ilkokul üçüncü sınıfta sonuncu olmuştum. Şiir yarışmalarına karşı değilim, yarışma ve ödüle karşı olanlara da.

Ancak karşı olduğum bir şey var bu konuda, o da şu: ödüllere karşı olup hiçbir ödülü kaçırmayan, kazanınca boy boy övgü yapan, kaybedince de karalamalara başlayıp ortalığı ayağa kaldıranlara karşıyım. Adam kayırmacılık olmamalı tabii ki ve bu işler bir kural ve ilkeyle belirlenmelidir.

Şairin ve şiirin ölçüsü ödül değildir, olmamalıdır da. Az önce de belirttim sanırım, şiir durup dururken yazılmaz, hayatla derdi olmayanlarla şiirin de çok işi yoktur.

Adam küfrediyor, ama bakıyorsun küfrettiği ödüle dosya göndermiş aynı kişi. Tutarsızlık değil midir bu? Bir diğer konu da bütün ödüllere aynı yaklaşımı göstermek ne kadar doğru bir yaklaşımdır!

MG: Son günlerde gündemden düşmeyen bir tartışmaya sözü getirmek istiyorum. Çünkü uzun zamandır “Türkçe Edebiyat ”ve ”Türk Edebiyatı” üzerinden çok hararetli bir tartışma yürütülüyor. Bu konuya ilişkin düşünceleriniz nedir?

MÇ: Türkçe Edebiyatı ile Türk Edebiyatı kavramsal olarak daha önce işlediğim bir konuydu. Bana kalırsa biraz da “Türk Edebiyatı” diyenlerin kendi içindeki Kürt / Kürtçe karşıtlığı Türkçe Edebiyatı kavramını ortaya çıkarttı.

Ne olursa olsun “öteki karşıtlığı ya da inkârı ” üzerinden bir kavram değilse Türk Edebiyatı denilebilir. Tabii sorunun bir diğer sebebi de şu; benim gibi Kürt olup Türkçe yazanlar…

Bu durum, bu kavramların sınırlarını çizmek konusunu da zorluyor, tartışmanın bir sebebi de bu realitedir.

MG: “Toplumcu Gerçekçi Şiir” günümüzde toplumsal mücadelenin gerilemesiyle de görünür hale gelmekte zorlanıyor. Yayıncılık piyasasını sermaye gruplarının yönlendirdiği ve desteklediği iklimde kendine yeniden alan açmaya çalışan “Devrimci Gerçekçi Şiir” nasıl alternatif hale getirilebilir?

MÇ: Her dönem kendi kavramlarını üretir. Bazı kavramlar ise her dönem geçerlidir, “birey” ve “toplum” gibi. Hayatın her anlamını biçen dünyanın bu noktası, bu kavramları ve bu kavramlar üzerinden yükselen değerleri de daha anlamlı kılmaya başladı.

Toplumcu ya da devrimci şiir gerçekçi çizgilerini kaybetmedikçe toplumsal ilerleme veya gerileme ne olursa olsun, nasıl olursa olsun şiir yeryüzünde varlığını sürdürecektir. Toplumcu gerçekçi şiiri kötüleyenler kendi bireysel sorunlarını o kadar dert ediyorlar ki sanki dünya sadece o bireylerin etrafında dönüyor.

Komşusunun evinde yangın varken bir şairin gözleri kör olmamalı. Komşusunun acısını hissedendir şair, kendi gövdesine dikmelidir bazı şeyleri. Yeni dönem kavramlar değil de hayatın içinden çıkan kavramlar şiire yön verecektir bana göre.

MG: İçe dönük bireysel sanat anlayışına karşı bu gidişattan hoşnut olmayan devrimci sanatçılar birlikte hareket etmenin zeminini yaratabilir mi? Yani bir karşı duruşun işaret fişeği sayılacak bir karşı oluş hali inşa edilebilir mi?

MÇ: Bu sorunuz tüm röportajın özeti gibi olmuş. İşte konuştuğumuz tam da bu, işaret fişeği, birlikte olmak, yan yana durmak ama dışa dönük ve içimize oturan bir amaçla olmalı bu, mümkündür bu inşa. Devrimci kavramı yeniye dair bir kavramsa eğer, bu dünyadan hoşnut olmayan herkesin ortak inşası olmalıdır bu yeni inşa. Ve bu da mümkündür, gerçekçi olduğumuz sürece.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

MÇ: Bu güzel sorularınız için teşekkür ederim. Bizi okuyan herkese sevgiler olsun.

ÖZGEÇMİŞ

Mazlum Çetinkaya Kimdir 1969, Yeşilyurt, Malatya’da dünyaya geldi. Burdur Eğitim Yüksekokulunda ve Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesinde öğrenim gördü.

Newroz, Günlük, Evrensel Kültür, Bezuvar, Ekin Sanat, Ihlamur gibi gazete ve dergilerde yazı ve şiirleri yayımlandı. Bir grup arkadaşıyla birlikte kültür, sanat ve edebiyat ağırlıklı Hâr dergisini çıkardı.

Çetinkaya’nın birçok yayımlanmış öykü ve şiir kitabı var. Gülüşün Hücrelere Takılı Kaldı, Zevebân, Taşta Uyuyan Zaman, Hecesini Onaran Çocuk, Repesa, Dağ Suskunluğu adlı şiir kitapları dışında altı tane de çocuk öykü kitabı yayımlandı.20 Temmuz 2016 OHAL ilanından sonra KHK ile yaptığı öğretmenlik mesleğinden ihraç edildi. Har Yayınları’nın kurucusudur. Malatya’da yaşıyor. Civan Berdan ile Muharrem’in babasıdır.

“Ağaçlarla, kuşlarla, insanlarla, çağlarla, insanlığın acılarıyla konuşabilmek…”

1990 yılında Cengiz Gündoğdu’yla İnsancıl dergisini çıkaran, 1998 yılında İstanbul’da yine Cengiz Gündoğdu ile birlikte kurdukları İnsancıl Atölye‘de edebiyat seminerleri düzenleyen Berrin Taş ile kişisel sanat serüveninden yola çıkarak “yaşamı ve karşı sanatı“ konuştuk

Mustafa GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

Berrin TAŞ: Şiiri seçmem bir rastlantı değildir. Kendimi var edebilmek ve kendi şiirimi yazabilmek için çok çalıştım. Hiç kimseyle yarışmadım. Hep bir önceki kendimde eksik bulduklarımı tamamlamaya çalışarak yol almayı önemsedim. Kendimle konuşmayı severim. Şiir de sözcüklerle konuşma sanatı değil midir? Ben hiçbir şey bilmeyen biri olmayı seçtim. İnanıyorum ki bilmeyen öğrenir. Özne – Nesne arasındaki ilişki şairin ben’iyle dünya, şairin ben’iyle insanlar arasında kurulan iletişim demektir. Bu iletişim sözcüklere döküldüğünde şiir konuşmaya başlar. Şiirin coşkun akan bir ırmaktan dökülebilmesi için şairin konuşmayı öğrenmesi gerekir. Hem konuşmayı, hem dinlemeyi öğrenmelidir. Ağaçlarla, kuşlarla, insanlarla, çağlarla, insanlığın acılarıyla konuşabilmek şairin tutumunu belirler. Bu aynı zamanda söze dökülmemişlerin de duyulmasını sağlar. Sonra şiir derin bir kaynaktan gürül gürül akar.

Şairin şiiriyle yaşamını koşut olarak kurmasının bir örneği olduğunu söyleyebilirim. Bu anlamda yaşamımı yeniden yarattım.

1990 Kasım ayından bugüne dek tam otuz bir yıldır bir dergi çıkarıyorum. Sayıl Cengiz Gündoğdu’yla gerçekçilik kavgası verdiğimiz “İnsancıl Kültür Sanat “dergisini.

Bu süreçte bir yandan dergiyi yaşatma kavgası verirken, öte yandan kendimi var etmek için çalıştım. İnsancıl ve benim varoluş çabam iç içe geçti. Bir bütün oldular. Yıllarım gece gündüz çalışarak geçti. Bu çalışmanın itici gücü benim için şiirdir. Yapıp etmelerimin kökeninde şiirin sağaltıcı gücünü buldum hep.

İnsancıl’dan önce ne yapıyordunuz derseniz, kısaca söyleyebilirim. Sayıl Cengiz Gündoğdu’yla karşılaşmadan önce bir karar vermiştim. Ya insan gibi yaşa kızım, ya da öl demiştim kendi kendime. Ataerkil değerlerle büyütülmüş bir kadın olarak baskıların egemenliğinin dışında insan-kadın Berrin Taş’ı anlamak için kendimi sorguladım. Evden çıkmış, ev kadını diye tanımlanan bir kadın olarak kültürel alanda var olabilmek amacıyla bir arayışa girmiştim. Bu süreçte karşılaştım Sayıl Cengiz Gündoğdu’yla. İnsancıl bu karşılaşmadan doğdu. Benim de kendimi var etme yolculuğum başladı böylece.

Apaçık söyleyebilirim. Ben engellenmediğinde bir insanın kendi alanını genişletebileceğinin somut bir örneğiyim. Kadınlar engellenmezlerse aydınlık bir yaşam kurabilirler. Elbette kimileyin önümüze çekilen duvarları yıkmamız gerekiyor. Yine de acılar, sıkıntılar ne yaptığını bilen bir bilinci durduramaz. Kendimi “ Gelecek Ağacı “ adlı kitabımdaki bir şiirimle anlatabilirim.

Zaman

Zaman bir uçurtma
dalgalanıyor
gelecek çağlara
zamanın ipini
sımsıkı tutuyorum
ben
şair
kadın
insan
tabanlarımda
çağın kirini
taşıyorum
adımlarımla eziyorum
karanlıkları
ilerliyorum
ben
şair
kadın
insan
zamanın ipini
sımsıkı tutuyorum

MG: Şairlerin geçmiş yaşantıları özellikle çocukluk çağları onların şiir yolculuğunda önemli yer tutar. Çocukluğunuzda yaşadıklarınız şiirinize nasıl yansıdı? Sizi şiire yönlendiren ya da şiir yazmanızda etkili olan özel biri var mı?

BT: Çocukluğum şiir yolculuğumu nasıl etkiledi. Bu soruya net bir yanıt veremeyebilirim. Bildiğim tek şey içe dönük bir çocuk olduğum. Yıllar içinde yaşamın örsünde bilene bilene, şimdi dışa dönük sayılabilirim. Belki de geçmiş – bugün – gelecek ekseninde kendimi kavramaya çalışırken kimi sorunları sorun olmaktan çıkarmış olabilirim. Yaratıcılığın güzelliği burada. Kendi ben’ini insanlığın ortak ben’iyle buluşturabildiğinde sorunlar da nesnelleşebiliyor. Bu biraz da benim değişimimle ilgili. İçsel bir süreci kendi içimde yürüdüm. Tür bilinciyle bakıyorum. Dar ben’den dışarıya… İnsana… Doğaya… Canlıya doğru yürüdüm. Bütünlüklü bakış kendi hapishanenden çıkmanı sağlıyor.

MG: Eskiye oranla günümüzde kadın şair sayısında gözle görülür bir artış var. Divan şiirinden beri erkek egemen bir alanda kadın olarak üretmenin zorlukları nelerdir? Bir de kadın duyarlılığı adı altında cinselliği ön plana çıkaran, yani fetişist boyutta kadın bedenine yönelen şiir hakkında neler söylemek istersiniz?

BT: Gerçekten kadın olmak yaratıcılık alanında var olmak çok zor. Seni övüyor gibi yaparlar. Överken dış görünüşünü, güzelliğini gündeme getirirler. Bunu yaparken yaratıcılığını küçümsemek isterler. Kısaca çok zor. Benim bu konuda duvarlarım vardır. Onlara gülmeyi ve moralimi bozmalarına izin vermemeyi benimsedim. Ben şiir yolunda yürümeyi seçtim. Onların bilir bilmez konuşmalarını dikkate almadım.

Şiirlerime hayran bir erkek şair dergiye gelip kadınlar şiir yazamaz, bu kadında erkek geni var diyordu. Beni ancak erkek geniyle bir şair olarak kabul edebiliyordu. Bir başkası, kadın kendisi şiirdir şiir yazmasına gerek yoktur derken gülümsüyordu. Üstelik benim bu iltifata bayılacağımı sanıyordu. Ben de donuk donuk bakıyordum. Yaratıcılığımı küçümsemek istiyordu. Böyle durumlarda anlamazlıktan gelmek ve bu tür insanları yakınında tutmamak önemlidir. Onlara kendinizi anlatamazsınız. Zihinsel bir değişim geçirmeleri gerekiyor.

Kadın bedenine yönelen şiirlerden birini anımsadım. Necip Fazıl Kısakürek’in “Kadın Bacakları” şiiri. Kadın bacağını fetişleştirmiş bu şiirde. Şaşırtıcı olan, bu şiirin antolojilerde kadın teması adı altında yer alması. Kadını insan olarak görmeyen bu tür şairler kutsanıyor ülkemizde. Küçük İskender’in kimi şiirlerinde de tecavüzün doğal bir insanlık durumuymuş gibi dile geldiğini görebilirsiniz. Şiiri yalnızca güzel dizeye indirgeyenler şiirin ne söylediğiyle ilgilenmezler. Yüceltirler de yüceltirler bu şairleri.

Gerçekçi şairler insan kadının şiirini yazmışlardır. Onlar kadını yalnızca bedene indirgemezler. Kemal Özer “Oğulları Öldürülen Analar”ı yazmıştı. Rıfat Ilgaz “Sarı Yazmalı” şiirinde kadını kendini var etmeye çağırıyordu. “Al paçalıklı, sırtı küfeli / Başı çifte çifte sarı yazmalı / Siler gibi alın terini çevrene / Bu kara yazıyı alnından silip / Kendi öz yazını kendin yazmalı”.

MG: İnsancıl dergisi piyasa edebiyatının yarattığı tahribata karşı kuramsal anlamda karşı koyabilmek için çalışmalar yürüttü. İnsancıl’ın pratiği ile özdeşleşmiş bir isimsiniz aynı zamanda. İnsancıl dergisinin çıkış sürecini, bu süreçte yaşadığınız zorlukları anlatabilir misiniz?

BT: İnsancıl’ın çıkış süreci… Otuz bir yıl öncesini soruyorsunuz.

1989’da Varlık dergisine gitmiştim. Şiirlerimi götürmüştüm. Kemal Özer’le, Sayıl Cengiz Gündoğdu’yla orada karşılaştım. Canlı, hareketli bir ortam vardı. O küçücük odaya gençler geliyordu. S. Cengiz Gündoğdu’nun tartışan, konuşan, anlatan karakteri ortamı hareketlendiriyordu. “Sanatta Star Sistemi” yazısı yayımlanmıştı daha önce. Ben geldiğim dönemde “Kaç İnsanı Yaşadım” yazısı yayımlanmıştı. Bütünlüklü bir bakış vardı. Bilgi birikimiyle kendi varlığının bir potada eridiği yazılar insanları etkiliyordu. Sanatta Star Sistemi üstüne tartışılıyordu. Ben böyle bir ortam içine kendi yaratıcılığımı aramak için gitmiştim. Sonra bir gün Kemal Özer ve S. Cengiz Gündoğdu’nun oradan ayrılacaklarını öğrendim. Üzüldüm. Dergi çıkarmak gerekiyor diye konuşuluyordu, tartışılıyordu. Sultanahmet’te bir çay bahçesinde gençlerle oturulup konuşulduğunu anımsıyorum. Ben de oradaki ortamın bozulmasına üzüldüğüm için birlikte dergi çıkarabiliriz demiştim. S. Cengiz Gündoğdu bana “neden dergi çıkarmak istiyorsunuz bizimle” diye sormuştu. Ben de “düşüncelerinizin para karşısında yenilmesini istemiyorum” demiştim. İnsancıl süreci böyle başladı. İlk sayı Kasım 1990’da yayımlandı. Kapağında “ İnsan için ”…yazıyordu. Logosunda yürüyen insanlar var. Dergiyi bayilerden birine götürdüklerinde gençler şöyle bir yanıt almışlar; “ Bu ne ya, yok hayvan için çıkacaktı ”. Hani diyorsunuz ya bu süreçte yaşadığınız zorlukları anlatır mısınız diye. Bir derginin insan için olduğunu bile anlatamamak nasıl bir kısır ortamda yaşanıldığını gösterebilir. Bu süreçte yaşanılan zorlukları anlatmak istesem sayfalara sığmaz. Anlattıkça kendimi dertli dolap gibi duyumsayabilirim. Bunu istemiyorum. Ama temel iki sorunu dile getirerek bu konuyu kapatayım. Birincisi ekonomik sorunlar. İkincisi insani sorunlar. İkisi de yorucu ve üzücü sonuçlara yol açabiliyor.

MG: Yine yukarıdaki soruya bağlı olarak şu an salgın nedeniyle çalışmalarına ara verdiğiniz” İnsancıl Atölyeleri ” pek çok kişiyi özellikle emekçileri felsefe, sanat ve estetikle buluşturdu, adeta bir okul görevi üstlendi. Cepheden eylem ve yaratımlarınızla tavır aldığınız “star” sistemine karşı mücadelenizde yol alabildiğinizi düşünüyor musunuz?

BT: Star sistemine karşı yol alabildiğimizi sanmıyorum. Yine de zaman zaman küçük sevinçlerimiz olabiliyor. Birkaç gün önce Genç Fikir İvriz dergisinden ileti geldi. 12. sayılarında “Sanatta Star Sistemi“ yazısını yayımlamak için izin istiyorlardı. S. Cengiz Gündoğdu’ya “verdiğin mücadele boşa gitmedi” dedim. Öte yandan İnsancıl’da romanlar estetik bir değerlendirmeyle gündeme getirildi. “Romanda Estetik Kalkışma“ kitapları yayımlandı. Osmanlı’dan günümüze romanlar gerçekçi bir bakışla değerlendirildi. “Sanatta Star Sistemi“ eleştirisi temelinde gelişen bir süreç yaşanıyor. Bu yeni bir durum Türkiye’de. Romanlar estetik ölçütlere göre – özetleyerek değil – yorumlandı. Bu zorlu bir süreç. Yol aldığımızı sanmıyorum dedim ama bir yandan da verilen emeklerin boşa gitmeyeceğini düşünüyorum. Bir gün mutlaka anlaşılacak. Bunun ipuçlarını İnsancıl’dan yetişmiş kimi kişilerin roman öykü üzerine etkinlikler düzenlemelerinden anlıyorum. Biraz daha zaman gerekiyor sanki. S. Cengiz Gündoğdu “ Estetik Kalkışma “ kitabıyla gençlerin eline bir kılavuz verdi. O kılavuzu anlamaya çabalayarak kendi yollarını bulmaya çalışıyorlar.

MG: Edebiyat dergilerine her ay onlarca şiir geliyor. Piyasada yayımlanan edebiyat dergilerinin kendi yayın çizgilerini oluşturduklarına inanıyor musunuz? Size gelen şiirleri seçerken hangi kıstaslarla nasıl bir yol izliyorsunuz?

BT: Çoğu derginin yayın çizgisini oluşturduğunu sanmıyorum. Bunu da yayımladıkları yazılardan ve şiirlerden çıkartabiliyorum. Eleştirel bakış eksik. Öte yandan günümüz insanı her şeyi bildiğine inanıyor. Usta – Çırak ilişkisi önemsenmiyor. Herkes bir bilen olmak istiyor ama hiçbir şey bilmiyor.

İnsancıl’a gönderilen şiirleri seçerken öncelikle kullandıkları dile dikkat ediyorum. Kendini var etme kaygısı duyan gençlere anlayışlı davrandığımı söyleyebilirim. Engelleyici değil yol açıcı olmak istiyorum. Eskiden Arapça – Farsça sözcüklerle yazılmış şiirler daha çok gelirdi. Şimdi bir değişiklik oldu. Sorunlarla yüklü ülkemizde şairin sorunsalını taşıyacak dil onun ana dilidir. Bunun ayırdına varıldıysa bunda İnsancıl’da verilen gerçekçilik kavgasının etkisi olduğunu düşünüyorum.

Gençlere hazır bir model önermiyorum. Tam tersi kendi yapabileceklerini yapabilmeleri için onları destekliyorum. Bu da şiirin alanını genişletiyor. Açık, anlaşılır insanı söyleyen şiirin geliştirilmesi gerekiyor. Bunu yapabilmek için sayısız yol ve yöntem denenebilir. Bizim ülkemizde, şairler başkalarının şiirlerine bakarken kendi şiirlerini ararlar onda. Bulamadıkları şiirleri sevmezler. Ya da genç insanlarla ilgilenirken onlardan kendileri gibi yazmasını beklerler. Bu dar ben’lik kavgası şiiri eksiltiyor. Hem ülkemiz şiirinin hem dünya şiirinin oluşturduğu şiir birikimini bir yana bırakacaksın, kendi dar ben’ini merkeze alacaksın. Bu şiir alanını daraltır. Ben tam tersi bir yol izliyorum. Şair şiiriyle konuşabilsin. Şairin sözcükleri insana giden yol olsun. Bunu sağlayabilmek için gelen şiirlerdeki güzele nesnel bir bakışla bakabilmek gerekiyor.

MG: : Şiir yarışmaları ve ödüller üzerinden sürekli gündemden düşmeyen tartışmalar yürütülüyor. Bir kısım sanatçı şiir yarışmalarını kökten reddediyor, bir kısımsa kural ve ilkelerinin iyi belirlenerek adam kayırmacılığın önüne geçilmesini yeterli görüyor. Bu bağlamda şiir yarışmaları ve ödüller konusundaki düşünceleriniz nedir?

BT: Sanat eseri biriciktir. Yarıştırılmasını doğru bulmuyorum. Nesnel davranabileceklerini de sanmıyorum. Beni jüri üyesi olmam için davet etmişlerdi bir yarışma için. Beni davet ederken otelde kaç gün kalınacak, yenilip içilecek onu anlatıyorlardı. Ama elimde yarışmaya katılanların şiirleri yoktu. Katılmayı reddettim.

Bana sorarsanız yalnızca onur ödülleri verilebilir. Emek vermiş sanatçılara saygı niteliğinde ödül verilmesini değerli buluyorum. Bunun dışında ödül mekanizmalarını üç maymunu oynamak olarak görüyorum. Ben bu oyunda yokum.

MG: İnsancıl’ın Nisan ayındaki 369. sayısında “İnsancıl Okurları için 111 Şair Seçtik” başlığının altında seçilen şair isimleri sıralanmış. Yine sizden başka bir kulvarda hareket eden Notos dergisinin Mart-Nisan/85.sayısında “Yüzyılın 100 Şairi” soruşturmasında seçilen şairlerin listesi yayımlandı. Bu listeyi görme imkânınız oldu mu? Sizin İnsancıl’da yayımladığınız “111” şairi içeren liste hangi kıstaslar doğrultusunda oluşturuldu?

BT: Dediğiniz listeyi Doğan Hızlan yazmıştı, benim anladığım şu: Herkes kendi köşesinde kendini büyük şair ilan ediyor. Ben Nazım Hikmet’in kendine büyük şair dediğini anımsamıyorum. Ona biz büyük diyoruz. Şiirimize getirdikleri, mücadelesi, onu gözümüzde büyüttü. Şiirimizde gerçekçilerle karşı gerçekçiler arasında bir kavga var. Karşı gerçekçiler ben ve benim gibi gerçekçileri görmezden gelirler. Bizleri yok sayarak kurtulabileceklerini sanıyorlar. O 111 şairi bu nedenle seçtik. Kesinlikle o listede unuttuklarımız da var. Bugün Müştak Erenus’u kim anımsıyor. A.Kadir’i kim anımsıyor. Atölyede A.Kadir şiirlerini okuyalım dediğimde kitapçılarda zorlukla bulabildiler “ Mutlu Olmak Varken “ kitabını. Birçok şairin kitabının baskısını bulamadılar. Bunlar arasında Hasan Hüseyin Korkmazgil, Mehmet Başaran, Mehmet Aydın’ın kitaplarını sayabilirim. Birçok kitabı fotokopiyle çoğalttık. Şiirlerini böylece okuyabildik. Gerçekçi damarı geliştirmek gerekiyor. İnsana giden yol gerçekçilikten geçer.

Aslında şairlerin adını saymak bir yanıyla komik görünüyor bana. Ama işte bu şairleri de tanıyın, okuyun. Hiç değilse anlayarak yok sayın, ya da anlayarak destekleyin demek istedik. Şiire emek vermiş şairleri anlayarak okumak gerekiyor. Ülkemizin direnen şiir damarı güçlüdür. Bu damar mücadelesi verilmiş, bedelleri ödenmiş bir damardır. Hilmi Yavuz, Talan şiirleri yazmış. Bir de söyleşi okudum şiirlere ilişkin. Bir yerde çok güldüm. Şair kendini talan ediyormuş. Eh… İstiyorsa talan etsin, etsin de onun talanı kime yarayacak. Kim için yazıyor bu şiiri. Bu soruyu sormayalım mı?

MG: Toplumsal mücadelenin gerilemesi hatta oldukça cılız seviyelerde varlık yokluk savaşı içinde olması toplumcu şiiri olumsuz etkiledi. İnsancıl’ın 1990 yılında yayımlanan ilk sayısının giriş yazısında;“ İnsancıl, sanatta, insani – gerçekçi çizginin dergisi. “ saptaması yapılmış. İnsani-gerçekçilik kavramını açıklayabilir misiniz?

BT: İnsani gerçekçilik kavramı bir sorundan ortaya çıktı. Kuram olarak sosyalist gerçekçilik diye bakılınca yeterli gelmiyordu. Bu durumda Hesiodos’u nereye yerleştirecektik. Lirik şiirin temelindeki Sapho’yu, Antik Yunan tragedyalarını nasıl yorumlayacaktık. İnsani gerçekçilik kavramı, sosyalist gerçekçilik kavramını genişleten, çoğaltan bir işlev edindi.

MG: Son günlerde gündemden düşmeyen bir tartışmaya sözü getirmek istiyorum. Çünkü uzun zamandır “Türkçe Edebiyat ”ve ”Türk Edebiyatı” üzerinden çok hararetli bir tartışma yürütülüyor. Bu konuya ilişkin düşünceleriniz nedir?

BT: Türkçe Edebiyat ve Türk Edebiyatı tartışmalarını okudum. Bu tartışmaları gereksiz buluyorum. Eristik bir tartışma. Anadilinde okuyup yazmanın tartışılacak nesi var. Bu ülkenin edebiyatı o ülkenin adıyla anılır. Türk Edebiyatı demenin neresi yanlış.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

BT: Teşekkür ederim. Soruları kısa yanıtlamaya çalıştım. Bu söyleşileri yararlı buluyorum.


ÖZGEÇMİŞ

1957’de Kayseri’de doğdu. Babasını erken yaşta kaybetti. İlk ve orta öğrenimini Adana’da tamamladı. Adana Kız Lisesi’nde yatılı öğrenci olarak okudu. Genç yaşta evlendi, bir kızı oldu.

1990 yılında Cengiz Gündoğdu ile İnsancıl dergisini çıkarmaya başladı. “İnsana Gecikmeden'” adlı ilk şiir kitabını 1992 yılında yayımladı. 1998 yılında İstanbul’da Cengiz Gündoğdu ile birlikte kurdukları İnsancıl Atölye’de edebiyat üzerine seminerler vermeye başladı.

2002’de yaşamına son veren kızı Pelin İstanbulluoğlu’nun yazı ve şiirlerini 2007’de “Bir Çift Martı Görmüştü Çocuk” adlı kitapta topladı. Kendisi de bu olayın ardından yaşadıklarını konu edinen “Peluşko”‘yu yayımladı.

Şiirin işlevi, güzellik kavramı, şiir-insan ilişkisi konularında denemelerini “Şiir Nedir, Şair Ķimdir” adlı kitapta bir araya getirdi.

ESERLERİ

İnsana Gecikmeden (1992)

İnsanın Ayak Sesleri (1994)

Bir Kenti Ağlıyorum (1996)

Işığa Doğrulum (1996)

Aşk: Yeni İnsanın Dili (1997)

Karanfil Alevleri (2003)

Cehennem Şiirleri (2005)

Bir Çift Martı Görmüştü Çocuk (2007)

Peluşko (2007)

Gelecek Ağacı (2008)

Zamanın Hırçın Soluğu (2010)

Fırtına (2010)

Değerler Kitabı: Güzele Şarkı (2011)

Şiir Nedir, Şair Kimdir? (2016)

“Şiir, verili olana karşı bir duruştur.”

“Asi Yakılsın Dağlara” Mustafa Güçlü’nün ilk şiir kitabı olup 1992’de yayınlanmıştı. 2005’te “Rüzgarına Yol Gösteren Martı”, 2008’de de “Nereye sığınsam Lacivert” adlı kitapları yayınlandı daha sonra. Güçlü, 2010’da bu üç şiir kitabını bir araya getirerek “Ayrı Düşeriz” ismiyle yeniden şiirseverlerin estetik beğenisine sundu.

Mustafa Güçlü’nün şiir dünyasını aralamak, şiir poetikasını anlamak istedik bu kısa söyleşi ile. Onunla şairin, şiirin dünyasına kısa bir yolculuğa çıkma; kendimizi şiirin avuçlarına bırakma isteğidir biraz da. Bakalım bu dalgalar bizi hangi kıyıya götürecek.

Öncelikle merhaba. Bize kısaca Mustafa Güçlü’yü tanıtır mısın?

– 1965 yılında Güney Ege’de bir köyde dünyaya geldim. Çocukluğum bu gizemli ormanlarda ve pamuk tarlalarında geçti. Akdeniz’in sıcağında çapa çapaladım, pamuk topladım. Denizin kıyısında yaşayıp denizi bilmeyen insanlarla geçti çocukluğum. Sonra İstanbul’da öğrencilik yıllarım başladı. İÜ Edebiyat Fakültesi Klasik Arkeoloji bölümünden mezun oldum. Dönemin öğrenci eylemlilikleri içinde ön saflarda yer aldım, tutuklandım. İlk şiirim 1985 yılında İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin çıkarmış olduğu Yalaz dergisinde yayınlandı. O günden günümüze şiir yolculuğumuz devam ediyor.

Sanatsal etkinlikte özel bir yere sahip olduğunu düşündüğüm şiiri kısaca tanımlar mısınız?

– Şiirin tanımını vermek elbette imkansızdır. Fakat şiirin kaynakları, ne olduğu hakkında, dilim döndüğünce bir şeyler söyleyeyim. Şiir verili olana karşı bir duruş biçimidir. Şiir bilinçaltı izleklerle biçimlenen imgelerin bilince çıkarılma sürecidir.

Şiirle ne zaman ilişki kurdunuz? Ve neden şiir?

– Şiirle ilk ilişkim gaz lambasının ışığında aydınlanan bir Yörük çadırında oldu. Kara çadırın içine girmemizle birlikte, şiirler, maniler ve destanların sonsuz dünyasına balıklama dalmış oldum. O gece çadırdan çıkarken aynen Kocabıçak’ın yaptığı gibi Dadaloğlu şiirini sessizce mırıldandığımı anımsıyorum. Dağların, suyun, pamuk çapalayanların sessizliğini isyana dönüştürmek için şiiri bir yaşam biçimi olarak seçtim. Şiir acılarımı hafifletirken, paylaştıkça bende çoğalma ve direnme hırsı yaratan bir etkinlik haline geldi.

Beğendiğiniz, kendinize örnek aldığınız bir şair var mı?

– Güçlü olan bütün şairlerden haz alırım. Stranlar, klamlar, bozlaklar, zeybek havaları üzerinde insan onuruna yakışır şekilde yaşamak istediğimiz bu toprağın cennet ve cehenneminden filizlendiler. Onlardan ilham almamak mümkün mü? İrlandalı şair John Keats’ın şiirleri beni çok etkilemiştir. Ayrıca Cegerxwîn etkilendiğim başka bir kaynaktır. Nazım, Ahmed Arif, Enver Gökçe, Cemal Süreya, Oktay Rıfat farklı dip sulardan şiirime katılan şairlerdir. Son olarak Zekeriya Özger ve Abdülkadir Bulut’u da anmak isterim. Unutmadan bir de Metin Demirtaş’ı saymalıyım.

Sizin özellikle şiirinize taşıdığınız konular, işlediğiniz temalar nelerdir?

– Benim şiirlerimde “Akdeniz “başlı başına bir yer tutar. Yerel coğrafyanın bütün unsurları, şiirimin içindedir. Coğrafyamızda yaşanan mücadeleler, yenilgiler, hayal kırıklıkları şiirimin ana temasıdır. Özellikle kendimi toplumcu-imgeci şair olarak tanımladığım için, temalarım, sokaklar, fabrikalar, tersaneler, kalkışmalar… Kısacası küçük insanların göze aldığı büyük emek ve kurtuluş mücadelesidir.

‘İmgelerle kurgulanan gerçeklik var olanın dışındadır’ diyorsunuz. İmgelerle kurulan gerçeklik kaynağını var olan gerçeklikten almaz mı?

– Bize kapitalist sistemin gündelik yaşamda sunduğu, kurguladığı bir gerçeklik vardır. Özellikle dilde kurgulanan gerçeklik, burjuvazinin köle düzeninin devamlılığı üzerinedir. Devrimci şiir var olan gerçekliği ters yüz edecek, sizin de belirttiniz gibi imgeler dünyasının gerçekliğinden yeryüzü gerçekliğine indirecektir. Bu eylemlilik, var olan dili aşmak, okuyucunun algı dünyasını zenginleştirerek insanın “insanlaşma” sürecine estetik katkı sağlamış olacaktır.

Bildiğimiz kadarıyla son şiir kitabınız ‘Ayrı Düşeriz’ ismiyle yayınlandı. Daha önce yayınlanan üç kitabınızı bir araya getirdiniz. Bunun nedenini açıklar mısınız?

– Genç yaşta seçme şiirler çıkarmanın pek doğru olmadığını biliyorum. Fakat piyasa koşulları içinde şiirimizin okuyucuya ulaşması çok sınırlı. Bunu bildiğim için, üç kitaptan seçme yaparak, bu eksikliği gidermek istedim. Karamavi Yayınları’nın editörü Bekir Karadeniz’in “Ayrı Düşeriz” adlı şiir seçkisinin çıkmasında büyük emeği var.

Klasik arkeoloji bölümünden mezunsunuz. Tarihi coğrafya ve tarihsel çevre üzerine bilimsel çalışmalar da yaptınız. Bu alanda yaptığınız çalışmalardan kısaca bahseder misiniz?

– Coğrafya bilim dalında yüksek lisans yaptım. Aynı zamanda Ankara Ünv. Kent ve Çevre Bilimleri’nde özel öğrenci olarak derslere devam ettim. Tarihi coğrafya alanında ülkemizdeki ilk tezlerden birini yazdım diyebilirim. Bu eğitim etkinlikleri içinde kitap boyutunda yayınlanmamış, çevre, kültürel miras üzerine çalışmalarda bulundum. Kültür varlıklarının barajlara, oto yollara, maden ocaklarına heba edilmemesi için çeşitli dergi ve gazetelerde yazılarım yayımlandı.

Size sormak istediğim başka bir konu da şiir yarışmaları ve ödüller, bu konuda düşüncenizi öğrenmek istiyorum.

– Ödüller şairi meşrulaştırarak piyasaya sunma, pazarlama aracı olarak kullanılıyor. Şiir ödülleri ahbap-çavuş ilişkisi içinde belirleniyor. Ülkemizde eleştiri bilim olarak gelişemediği için kıstas konusunda da sıkıntı yaşanıyor.

16/05/2011 Özgür Gündem Gazetesi – Faysal Ceylan

 

“Devrimci gerçekçi şiir Anka kuşudur; küllerinden yeniden doğar”

Dicle Üniversitesi, Fransız Dili ve Eğitimi Bölümünü bitirdikten sonra, 1985-1987 yıllarında aynı fakültede araştırma görevlisi olarak çalışan 1990 yılından bu yana da Fransa’da yaşayan Aytekin Karaçoban’la “devrimci sanat“ üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik…

MUSTAFA GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

AKYTEKİN KARAÇOBAN : Bir şiirimde şöyle demiştim : “Bulamadık işte, bulamadık yüzyıllardır sözün gizli hazinesini : Yazılan onca kitap, araştırma tutanaklarımız.” Kalıplaşmış ifadeler dışında beni en iyi yansıtacak sözcükler bu şiir cümlesinde yatmaktadır. Bulamayacağını bilse de sözün gizli hazinesini arayan, bu arayışlarının tutanaklarını yazan biriyim.

MG: Uzun yıllardır yurtdışında yaşıyorsunuz. Bu bir zorunluluktan mı yoksa bilinçli tercihten mi kaynaklandı? Buna bağlı olarak farklı bir kültürde yaşamanın ve üretmenin zorlukları ya da kolaylıkları nelerdir?

AK: Yurtdışına ilk çıkışım, 1988 yılında bir yüksek lisans eğitimi için Fransa’ya gidişimle başladı. Diyarbakır’da, Dicle Üniversitesi, Eğitim Fakültesi’nin Fransızca bölümünde araştırma görevlisi olarak çalışıyordum o zamanlar. Diplomamı alıp geri döndükten sonra işler hiç iyiye doğru gitmedi. Bir yandan siyasal İslamcıların giderek ağırlıklarını duyurmaları, benim de siyasal olarak onlara karşı tavrım bu üniversitede geleceğimin hiç de parlak olmadığını göstermekte gecikmedi. Onlar tarafından izlenmeye alınmama başka kişisel etmenler eklenince yeniden Fransa’ya dönmeye karar verdim. Kısacası, zorunluluklar bir seçimi dayattı.

Farklı bir kültürde yaşamanın zorlukları ve kolaylıklarına gelince, bu konuda Müslüm Kabadayı’nın yayımladığı “Farklı Coğrafyalarda Üretenler” (Klaros Yay., 2021) adlı yapıtında uzun uzadıya anlattım. Merak edenler oraya bakabilirler. Burada kısaca şunları söyleyebilirim: Başka bir ülkede kendini yitirmeden, ruhsal yaralar almadan yaşamanın, o ülkenin toplumunda bir yer edinebilmenin olmazsa olmaz koşullarından biri öncelikle dil ve iştir. Her iki konuda da güçlüklerim kısa sürede çözüldü. Bu iki cümleye sığdırıverdiğim süreç elbette birkaç yılımı aldı.

Üretmeye gelince, anadilimi hiçbir zaman gözden ırak tutmadığım gibi daha da geliştirmenin bütün yollarını arşınladım. Bu arada Fransızcaya, Fransız yazınına ilgimi ve sevgimi de diri tutmamda çeviri en iyi araç oldu. Fransızcanın olanaklarını Türkçenin olanaklarıyla iç içe geçirerek yazmanın gizine ulaştım. Bu, ister istemez şiirime bir atılım kazandırdı. Sonra genel ağın ortaya çıkışı hem Türkiye’deki insanlarla iletişimimi hem de olup biteni yakından izlememi kolaylaştırdı. Bu arada Fransız vatandaşlığını aldım, toplumun yazın ve siyaset ortamından epeyce insanla tanıştım, yazın dergilerinde yapıtlarımı, çevirilerimi yayımladım. Kısacası burada da toplumun her alanında etkin bir vatandaşı olarak yaşıyorum.

MG: Özellikle Fransız şiirinden Türkçeye çeviriler yapmaktasınız. Yakın zamandaki bir paylaşımınızda Rimbaud’nun “Mayıs Sancakları” adlı şiirinin “Mayıs Sürgünleri” olarak çevrilmesini sorguluyorsunuz. Çeviri şiirin zorluklarını göz önüne aldığımızda verdiğiniz örnekte olduğu gibi asıl metnin özünden sapmalar neden gerçekleşiyor?

AK: Çevirmenler bazen bir sözcüğün anlamını bildiklerinden emin oldukları için sözlüğe bakma gereği duymazlar. Ya da anladıklarının doğru olduğunu sanırlar. “Mayıs Sancakları” (Bannières de mai) adlı şiirin “Mayıs Sürgünleri” (Bannis de mai) biçimine dönüşmesi bu yüzdendir. Yukarıda ayraç içinde Fransızcasını yazdığım başlıklarda dikkat edilirse birbirine benzeyen iki sözcüğü görürüz. “Bannis” sözcüğünün Türkçe karşılığı “sürgünler, sürülmüşler” demektir. Oysa Rimbaud’nun şiirinin aslında “bannières” yani “sancaklar” söz konusudur.

Rimbaud’nun şiirini çözümleyen bir yazıyı çevirirken bu yanlışın ayrımına vardım. Burada bir örnek daha vermek istiyorum. Rimbaud’nun “Sonsuzluk” başlıklı bir şiirinin bir dörtlüğünde şu dizeler yer almaktadır:

“İnsan onaylarından
Ortak atılımlardan
Uzaklaşırsın
Uçarsın göre.”

Bu şiir Türkçeye çevrilmiş mi bilmiyorum, bilmek isterim. Elimdeki Türkçe Rimbaud çevirilerinde göremedim.

Bu dizeleri çevirirken son dizedeki “Uçarsın göre”ye takıldım ve kendimce bir anlam vermeye çalıştım. Sözünü ettiğim yazıdaki şu cümleleri görünce ne büyük bir yanlışın içine sürüklendiğimin ayrımına varıverdim: “Göre… Bu ilgecin tamamlayanı yoktur ve uçarken boşlukta asılı gibidir, daha sonra esrime geçince ciddi bir sorun oluşturacaktır: Bu uçuş neye göre olmakta, hangi kurala boyun eğmektedir? Gel Gör ki Sonsuzluk’ta böyle bir soru saçmadır çünkü atılım, kendi ölçütlerini yaratacak bir eylemin zamansal gelişimi içinde yer almaz, kendi yasasını yaratması gereken bir özgürlük devinimiyle bir tutulamaz (…)” (Jean Pierre Richard, Poésie et profondeur, Ed. Le Seuil)

Buradaki cümleler bize hemen şunu kavratıveriyor: Bir şiiri çevirirken kendinizce anlamlar veremezsiniz. O şiir hakkında yazılanları da okumak, araştırmak gerekir. Ne yazık ki herkes bu olanağı elinde bulunduramıyor.

Şiir çevirisinde sapmaların daha birçok nedeni var ki, hepsini burada sayıp dökmek olanaksız.

MG: Fransız PEN Yazarlar Kulübü üyesi bir yazarsınız. Bulunduğunuz kentteki kültür sanat çevreleriyle ilişkileriniz hangi boyutta? İçinde yaşadığınız toplumda farklı kültürleri dışlayan bir tutum var mı? Bir başka deyişle yabancılık hissediyor musunuz?

AK: Türkiye’de olduğu gibi başka ülkelerde de yazın ortamının yoğunlaştığı yerler çok büyük kentlerdir. Benim yaşadığım kent olan Bordeaux’da kültür sanat ortamı, nedense, cılızdır. Ülkenin birçok yerinde tanıdığım bazı yazarlarla, şairlerle, yayıncılarla ilişkilerim canlıdır. Konuk bir yazar ya da yayıncı kente geldiğinde, şenlikler, kitap tanıtım etkinlikleri düzenlendiğinde giderim. Biliyorsunuz, bu yerler yeni ilişkilerin kurulduğu ortamlardır. Son bir yılda küresel bulaşkı salgını yüzünden yerimizden pek kıpırdayamasak da geçen yıl Türkiye’yi temsil etmek üzere bir uluslararası şiir şenliğine konuk edildim. Geçenlerde, vurguladığınız gibi, Fransız PEN Kulübü üyesi olarak Türkiye’deki yazarların durumunu ele alan bir çevrimiçi toplantıya katıldım. Yine geçen yıl ikinci Fransızca kitabım yayımlandı (birincisi 2000 yılında yayımlanmıştı). Üçüncüsünün eli kulağında ve dolayısıyla haziran ayında yaşadığım kentten pek uzakta olmayan başka bir kente bu kitabın çıkışı dolayısıyla bir etkinliğe katılmak üzere gideceğim. Kısacası, bu ortamla ilişkilerim iyi, gün geçtikçe de gelişiyor. Başka bir deyişle, yabancılık çekme gibi bir durum söz konusu değil. Her toplumda olduğu gibi, burada da yabancıdan, ötekinden korkan, kin güden ırkçı, faşist, bilinçsiz çok insan var. Onları ciddiye almıyorum.

MG: Ülkemizde “Yaratıcı Yazarlık Atölyeleri “ adı altında özel eğitim kurumları tarafından edebiyatın her alanında çalışmalar yürütülüyor. Özellikle alanında tanınmış bir ismin yürüttüğü bu tür çalışmalar belirli bir katılım ücreti karşılığında gerçekleşmekte. Hatta kurs sonunda yapılan çalışmaya ilişkin bir sertifika düzenlenerek katılımcıya verilmekte. Bu tür atölyelerin yaygınlaşmasının edebi üretime olumlu yönde katkı sağlayacağını düşünür müsünüz?

AK: Yazarlığın Okulu, atölyesi yoktur. Bu yerler, düzenleyenlerin kendilerine para kazanma olanağı yarattıkları, katılımcıların bir yol gösterici eşliğinde birkaç satır yazabildiklerini görerek kişisel doyuma ulaştıkları yerlerden biridir. Gerçek yazarlık uzun yılların, emeğin, çok okumanın, çok yazmanın, yeni biçimler, biçemler deneme, üretme çabasının sonucu olan bir etkinliktir. Yazarlık yalnız başına çalışma, öğrenme, bilgilenme, üretme deneyiminin doruk noktasıdır. Bu yerlerin katılımcılara kimi eksiklerini görmekten, onlara bir tür disiplin sağlamaktan başka bir şey vereceğini sanmıyorum.

MG: Şiir yarışmaları ve ödüller üzerinden sürekli gündemden düşmeyen tartışmalar yürütülüyor. En son Arkadaş Zekai Özger Şiir Ödül’ü tartışmalara yol açtı. Bu bağlamda şiir yarışmaları ve ödüller konusundaki düşünceleriniz nedir?

AK : Ödül ve ceza yaşamın her alanında var. Bu düzenek aile içindeki eğitimden, okuldaki eğitimden tutun, toplumsal yaşamın bütün alanlarına yayılmıştır. Dengeli yapıldığı sürece her ikisi de gereklidir bence. Ne ki salt ödül ve salt ceza ya da ödül yerine ceza, ceza yerine ödül verilmesi hem kişisel hem de toplumsal alanda dengeyi bozar. Bizi ilgilendiren alanı, yani yazın ortamını aldığımızda da yaşanan bu dengesizliktir. Bugünkü ödül düzeneği daha çok belirli kesimlerin çıkar ilişkilerini sürdürmesinin bir çarkı olarak döndüğü için sakat bir yapıya dönüşmüştür. Bu yapı elbette daha birçok başka sakat yapıyla bağlantılı olarak işlemektedir. Yaratılacak seçenek bu sakat yanların belirlenmesi, ortadan kaldırılması, bunların dışında bir ödül düzeneğinin kurulmasıyla olanaklıdır. Bunu gerçekleştirmenin ne denli zor olduğunun, ne çok zaman alacağının bilincindeyim. Ödül, bir yazarın yapıtlarıyla okura ulaşmasının yollarından yalnızca biridir. Yapıtın öne çıkarılarak okura kısa yoldan ulaşmasını sağlar. Günümüzdeki ödül düzeneğinde yapıt değil, yazarın kişisel ilişkileri ve yer aldığı yayınevlerinin parasal güçleri öne çıkarılmaktadır ne yazık ki.

Dikkat ettiyseniz, son çıkan tartışmalar da, daha öncekilerde olduğu gibi yapıtlar çevresinde değil, kişiler çevresinde dönmektedir.

MG: Son günlerde gündemden düşmeyen bir tartışmaya sözü getirmek istiyorum. Çünkü uzun zamandır “Türkçe Edebiyat” ve “Türk Edebiyatı” konusunda çok hararetli bir tartışma yürütülüyor. Bu konuya ilişkin düşünceleriniz nedir?

AK: “Türk Edebiyatı”, “İsveç edebiyatı”, “Japon Edebiyatı” dendiği zaman doğrudan Türkçeyle, İsveççeyle, Japoncayla yapılan edebiyatı anlıyorum. Bir yazarın yapıtlarını üretirken doğrudan kullandığı dildir belirleyici olan. Latin Amerika’da olduğu gibi sömürgecinin dilini kullanarak yapıt üretenler bu kuralın dışında tutulur. Orada belirleyici olan doğrudan kullanılan dil değil, ülke yazınıdır. Bulgar kökenli olup doğrudan Türkçe yazan yazarların, Kürt kökenli olup doğrudan Türkçe yazan yazarların yerleri Bulgar ya da Kürt edebiyatı içinde değil de Türk edebiyatı içindedir. Örneğin Milan Kundera, Fransız vatandaşı olmasına karşın uzun yıllar kitapları Çekçeden çevrilip yayımlandığı için Fransız yazarı olarak değil, Çek yazar olarak anılmıştır. İki dili de yapıtını yazarken doğrudan kullanan insanlar var. Bizde Metin Kaya bunun en güzel örneğidir. Dolayısıyla doğrudan doğruya hem Kürtçe hem de Türkçe yazabildiği için şair hem Kürt edebiyatı hem de Türk edebiyatı içinde yerini almıştır.

MG: “Toplumcu Gerçekçi Şiir” günümüzde toplumsal mücadelenin gerilemesiyle de görünür hale gelmekte zorlanıyor. Yayıncılık piyasasını sermaye gruplarının yönlendirdiği ve desteklediği iklimde kendine yeniden alan açmaya çalışan “Devrimci Gerçekçi Şiir” nasıl alternatif hale getirilebilir?

AK : “Devrimci Gerçekçi Şiir” yanlıları içinde yaşanan düzende her zaman itilip kakılsalar da varlıkları hiçbir zaman ortadan kaldırılamamıştır. Bu şiirin her yönden saldırıldığı, kuşatıldığı, güçsüz düştüğü zamanlar olmuştur. Devrimci gerçekçi şiir Anka kuşudur; küllerinden yeniden doğar. Sorumluluğu da bu yeniden doğuşu direngenlikle gerçekleştirmekte yatmaktadır.

MG: İçe dönük bireysel sanat anlayışına karşı bu gidişattan hoşnut olmayan devrimci sanatçılar birlikte hareket etmenin zeminini yaratabilir mi? Yani bir karşı duruşun işaret fişeği sayılacak bir karşı oluş hali inşa edilebilir mi?

AK : Dokununca içine çekiliveren bir kaplumbağa ya da kirpi dili kullanan şairlerin sayısı gittikçe artıyor. Adı açıkça dile getirilmese de “saf şiir” denen bir söz salatası ortalığı kaplamış durumda. Aslında bu, korkuya, sessizce kendi köşesinde gözyaşları dökmeye, çaresizliğe, umutsuzluğa, edilgenliğe giydirilen cafcaflı elbiseden başka şey değil. Genellemelerden her zaman uzak durduğumu burada ayraç içinde belirteyim. Sözünü ettiğim şey ilk bakışta göze çarpandır. Bunun yanı sıra sözünü esirgemeden, yani dilini cebinde saklamadan, söyleyeceklerini yoğun söz bulutu, sisi içine sokmadan, gerçekliği devrimci bir bakışla sanat yapıtına dönüştüren; günlük yaşamın köleleştirici dayatmaları karşısında özgürlüğünü elde etmeye çalışan insanın yanında olduğunu gösteren, yalınlıktaki derinliği gözeten, yaşanması git gide güçleşen dünya karşısına yazdıklarıyla daha yaşanır bir dünya koyan şairlerin sayısı artmalı.

Şiir artık yaşama dönmelidir. Karşı duruşun işaret fişeği ancak oradan fırlatılabilir.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

AK: Bu söyleşi olanağını verdiğiniz için teşekkür ediyorum.


ÖZGEÇMİŞ

1958’de Kırşehir’de doğdu. Lise öğrenimini Ankara’da tamamladı (1976). Diyarbakır’da, Dicle Üniversitesi, Fransız Dili ve Eğitimi Bölümü’nü bitirdikten sonra, 1985 yılından başlayarak aynı fakültede iki yıl araştırma görevlisi olarak çalıştı. Bunun ardından Fransa’da yüksek lisans yaptı. Bitirme tezi “Fransız Direniş Şiiri” üzerinedir. 1990 yılından bu yana Fransa’da yaşıyor.
1978 yılından bu yana şiirleri, yazıları, düzyazı ve şiir çevirileri Türkiye’de ve Fransa’daki dergilerde yayınlanmaktadır. Türkiye’deki dergilerden bazıları şunlar: Yeni Türkü, Türkiye Yazıları, Edebiyat 81, Yazın Dergisi (Anyazko), Akdeniz, Su, Yarın, Sanat Rehberi, Promete, Sombahar, Yeni Biçem, İzlek, Edebiyat ve Eleştiri, Varlık, Kavram ve Karmaşa, Şiir-lik, Dize, Pencere, Poetik’us, Düşlem, Amida, Şiir Odası, Kum, Adam Sanat, Akatalpa, Şiirden, Kurşun Kalem, Edebiyat Nöbeti, Yaşam Sanat, Sözcükler…

YAPITLARI

Şiir:

-Ben Gülün Kardeşiyim, Memleket yay., 1988, Ankara

-Pablo Neruda’yla Söyleşi, Mezopotamya yay., 1995, Stockholm

-Anlık Görüntüler, Öteki yay. 1998, Ankara

-Kavuşma Tadında, Pervaz yay., 2000, Ankara

-Yüksek Gerilim Hattı, Bencekitap, Ekim 2015

-Zaman Sızdı, Ürün Yay., Eylül 2018, Ankara

-1000+1 Soru, Ürün Yay., Eylül 2019, Ankara

-Çatlak Çan, Ürün Yay., 2020, Ankara

-Çalkantılı Deniz, (Toplu Şiirler), Klaros Yay., 2020, Ankara

Düzyazı:

-Pablo Neruda, Yaşamı ve Şiirleri, Chiviyazıları Yay, 2017.

Fransızcadan çeviri:

-Joyce Blau, Kürtler ve Kürdistan, Eleştirel Bibliyografya, Mezopotamya yay.,
1994, Stockholm

-Nureddin Zaza, Bir Kürt Olarak Yaşamım, Mezopotamya yay., 1994, Stockholm

-Thomas Bois, Folklorları Işığında Kürtleri Ruhu, Mezopotamya yay., 1994,
Stockholm

-Charles Dobzynski, Külü Yok Belleğin, Öteki yay., 1997, Ankara

-Volodia Teitelboim, Pablo Neruda, Kavram Yayınları, 1999, Istanbul

-Isabelle Desesquelles, Her Seyi Hatırlıyorum, Dünya, 2005, Istanbul

-Volodia Teitelboim, Senin Zamanın, Pablo Neruda, Doruk Yayınları, 2008, Istanbul

-Marc Jimenez, Estetik Nedir, Doruk Yay. 2008, Istanbul

-Şiir, Büyülü Çığlık, Şiirden Yay., 2017, İstanbul.

-Michel Onfray, Gerçekleşmeyen Gerçeklik, Don Kişot İlkesi, Everest yay, 2017

-Jean Pierre Richard, Baudelaire’in Derinliği, Ürün Yay., Eylül 2018

-Claire Lajus, Kulağı Kirişte Ve Yayınları, 2021

-Şiir, Kafada Çakan Şimşek, Klaros Yayınları, 2021

Fransızca yapıtları:

-İmages Instantanées (Anlık Görüntüler), Ed. Le Bruit des autres, 2000

-Par la porte entrouverte (Aralık Kapıdan), Ed. Domens, 2020

“Piyasanın, ödül sisteminin, dayatılanın dışındadır devrimci şiir”

Berivan Kaya, çeşitli dergi, kitap eki, portal ve gazetelerde, roman eleştirileri/incelemeleri; gerçekçi edebiyat, Marksist Estetik, felsefe, toplumbilim, toplumsal cinsiyet, sinema, modernizm ve postmodernizm üzerine yazılar ve röportajlar yayımladı.

Berivan Kaya ile piyasa ve ödül sistemi üzerinden devrimci şiirin mücadeleye bakışına ilişkin bir söyleşi gerçekleştirdik.

Mustafa GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

Berivan KAYA: Çocukken şiire dokunmak… Sonra çok uzun ara… Ve romanla yeni bir başlangıç… Sonra yeniden şiir…

Herkes gibilik, çaba, tutunma, kuşatılma, savruluş, uyumsuzluk, öğrenme, isyan, mücadele, değişim, kaçış, bocalama, korku, arayış, buluş, dokunuş, kavrayış, kapsayış, birlikleşme, değiştirme, yaratım, Dönüştürme…

Şiir halimize dokunmak, kristallendirmek bildiğimce…

MG: Jorge Amado, “insanın anayurdu çocukluğudur” demiş. Belki de çocukluk kutsal kitapların vaat ettiği asıl cennettir, diye bir cümle gözüme çarpmıştı geçenlerde. Bu bağlamda çocukluğunuz nasıl geçti? Babanız Kemal Burkay da iyi bir şair. Onun şiire yönelmenizde herhangi bir etkisi oldu mu?

BK: Jorge Amado’yu çok severim. Bu sözünde gerçeklik payı vardır elbet ama her anayurt özlenmeyebilir. Çocukluk kimi için cennettir kimi için cehennem. Suriye’de, bir bombalı saldırı sırasında yaralanan ve “onları Allah’a şikâyet edeceğim” diyen çocuğu hatırlayalım. Bence dünya düzeni o anda belirli bir çocuk için ne ise, çocukluk da odur. Buradan psikolojiyi dışladığım sanılmasın ama psikoloji de dünyanın bir sonucudur ve hatta burada psikanalist Arno Gruen’e katılırım; kapitalist düzen ve iktidar bilinci aile, ebeveyn, eğitim vs. aracılığıyla öyle tahribat yaratır ki buradan “arazsız, yarasız” çocuk ve ileride sağlıklı yetişkin çıkması mümkün değildir.

Babam Kemal Burkay yetmişli yıllarda sosyalist Kürt özgürlük hareketinin kurucularından biriydi. Genel olarak hapislikler, sürgünler, ayrılıklar yaşadık. 1970’te tutuklanarak ceza evine girmişti. Çıktığında ise 1971 darbesi olmuş, yurtdışına çıkmak zorunda kalmış ancak 1974 affıyla dönebilmişti. Bu yüzden babamı dört yaşımda tanıyabildim. Sonrasında 12 Eylül’de yine ayrıldık. Otuz yıl sürgünde kaldı; biz on beş yıl görüşemedik. Annem söz-eylem birliği içinde olan sıkı bir sosyalistti. İki üniversite diploması vardı. Kendini ilkokul mezunuyum diye tanıtarak fabrikaya işçi olarak girmişti, işçilerin politik örgütlenmesini yürütüyordu. 12 Eylül döneminde çoğu insan gibi acı tanıklıklar, korkular, kaygılar yaşadık. O yüzden edebiyata ve politikaya ilgim ailem sayesinde gelişti. Annemin elinden kitap düşmezdi. Bize de sürekli kitaplar alırdı. İlk olarak Behrengi’nin hikâyeleriyle tanıştım, sonra pek çok kitap okudum. Annem bir ara, babamın 1960-70 yılları arasında basılmış ilk şiir kitapları olan Dersim ve Prangalar’ı vermişti. Şiirlerini çok sevdim. Biz üç kız kardeş için yazdığı “Helin Evin Berivan” şiirinde geçen “Helin, Evin, Berivan/Bilirim sizler büyüyünce/Mapusane külleri üstünde/Açan gülleri düşünürüm” dizeleri çok sarsmıştı. Biz büyüdük ama cezaevleri hala küle dönüşmedi. Etkilenmişim ki 11 yaşlarında şiir yazmaya başladım. Üstelik açlık, yoksulluk, savaş, ırkçılık konulu şiirlerdi. Liseye kadar sürdürdüm şiir yazmayı. Fakat babam yurtdışında olduğu için bu şiirleri okuyamadı.

MG: Toplumsal mücadelenin gerilemesi hatta oldukça cılız seviyelerde varlık yokluk savaşı içinde olması toplumcu şiiri olumsuz etkilemiştir. Şiirde yeniden bir çıkış için toplumsal mücadelenin yükselmesi mi beklenmelidir? Yoksa “Devrimci Gerçekçi Şiir” bugünden bakış açısını ortaya koyarak piyasa edebiyatına karşı itirazını yükseltilmeli midir?

BK: Toplumsal mücadele darbe, diktatörlük, faşizm veya aşırı baskı dönemleri nedeniyle zaman zaman yavaşlasa da hep var olmuştur, olacaktır. Sorun, her alanda, sınıf bilincine sahip olanların değişimden dönüşümden yana bir eyleyiş ortaya koyabilme niyetleri ve iradeleridir. Bu anlamda bu tür birliktelik, kolektiflik, dayanışma için geç bile kalınmıştır. Piyasa edebiyatına gelirsek, önce şiirin canına okundu. 1980 öncesi halkla, okuyucuyla bağ kurmuş olan toplumcu şiir darbe sonrası merkezlenen, egemen kültür-sanat alanından dışlandı. Gerçeklikle diğer bir ifadeyle canlı insan/toplum eylemiyle bağı kesilen ve anlamsız imge yığınına dönüşen modernist/postmodernist şiir desteklendi, merkeze çekildi. Bu tarz soyut şiir de zamanla okur tarafından dışlandı ve belli kişilerin, arkadaş çevrelerinin kendi kendilerine yazıp/okudukları seçkinci bir etkinliğine dönüştü. Dünyada da durum farklı değil. Bir de bunun üzerine dijitalleşmenin, sanallaşmanın okuma üzerindeki olumsuz etkisi eklendi. Şiir kitabı okunmaz, satılmaz olunca piyasacı yayın evleri, yeni şiiri basmaz oldu. Yayın evleri şiir basmazken, zıt bir biçimde “şair” sayısı hızla çoğalmaya başladı, ortaya çıkan talep, kitapları yazarından para alarak basan onlarca butik yayınevinin ortaya çıkmasına neden oldu. Bu ise şiirin niteliğini daha da düşürdü. Kitapçılarda önceden bir metrelik de olsa bir şiir rafı vardı, şimdi o da kalktı. Şiir kitaplarını ancak internetten satın alabiliyoruz. Şiir yazanlar birbirlerinin kitaplarını okudukları için görünürde şiir hala ayakta. Biraz karamsar bir tablo çizdim ama vaziyet bu. Şiirsizliğin aşılması, şiirin yeniden okurla bağ kurması, söylemiş olduğunuz “devrimci gerçekçi şiir” ile yeniden mümkün olabilir. Gerçekçi şiir, geçmişten bu yana yazıla geliyor. Seksen sonrası her şeyde olduğu gibi sanatta, edebiyatta da belirleyen sermaye ve burjuva ideolojisi oldu. Bir bakıma solun biraz da yenilgiyi ideolojik sayması, Marksizm’in yeterince anlaşılmaması nasıl kitleleri soldan liberalizme doğru savurduysa edebiyatta, şiirde de aynı şey oldu: Gerçeklikten uzaklaşmak ve modernizmin açmazınsa saplanmak. Geçmişten bugüne gerçekçi şiiri sürdürenler olduğu gibi özellikle Gezi’den sonra yeni kuşaklarda, direnişçi bir gerçekçi şiirin; devrimci şiirin yazıldığına tanık oluyoruz.

MG: Bir röportajınızda: ”İki ana dilliyim fakat Kürtçeyi bilmiyorum.” (1)diyorsunuz. Geçmişten günümüze Kürt coğrafyasının yetiştirdiği Kürtçe eser veren çok sayıda şair var. Anadilinizden başka bir dilde yazmak zorunda kalışınızı sanatınızın gelişimi açısından bir eksiklik olarak değerlendiriyor musunuz?

BK: Annem Makedonya Türklerinden olduğu için anadilim Türkçe oldu. Babamla daha önce de belirttiğim gibi sürekli ayrı kalmıştık. Annem ise öğretmen olarak sürgün edildiği Burdur’a gidemeyince hepimizi alıp Dersim’den İstanbul’a dönüş yaparak ananemin yanına yerleşti. Böylece yalnızca Türkçe öğrenmiş oldum. Darbeler, ayrılıklar, sürgünler Kürtçe anadilimi öğrenmeye fırsat tanımadı. Öğrenmiş olsaydım iki dilde de yazardım. Özellikle Kürtçe şiir yazmayı çok isterdim.

MG: Son günlerde gündemden düşmeyen bir tartışmaya sözü getirmek istiyorum. Çünkü uzun zamandır “Türkçe Edebiyat ”ve ”Türk Edebiyatı” üzerinden çok hararetli bir tartışma yürütülüyor. Bu konuya ilişkin düşünceleriniz nedir?

BK: Kendi adıma, sadece edebiyat demeyi tercih ediyorum. Sadece sanat gibi… Sanat her türlü kimlikten soyunuk olmalıdır; kimlikler, o da bütünsel ve tarihsel kavrayışla ele almak koşuluyla sadece bir sorunsallaştırma içeriği olarak girebilir sanata. Toplumsal cinsiyet, ırkçılık, milliyetçilik, sömürgecilik, ulusal asimilasyon gibi…

Uluslararası ortamda herhangi bir sınıflamada, pratik olarak gerek duyulduğunda ise kimlik dilin kendisiyle ifade edilebilir; Türkçe edebiyat, Fransızca edebiyat, İngilizce edebiyat gibi. Neden Türk, Fransız, Alman diye baskın kimlik temelinde kategorik düşünelim ki? Ulusal kimlik, insan doğasına yabancılaşmış sınıflı toplumlar için tarihsel bir aşamayı ifade eder. Burjuvazi, feodal toplumdan, monarkların düzeninden kapitalist toplumuna geçişte, meta/pazar ekonomisini sağlamlaştırmak ve sermayenin gündelik çıkarlarını ve bekasını koruyabilmek için ulusal birliğe ihtiyaç duymuştu ve bu birliği, birçok etnik toplumu, dili, kültürü baskılayarak, asimile ederek yapmıştı. Fransa’da Fransız milliyetinden olanların devrim döneminde sayıca azınlık olduğunu ve Bretonlar, Oksitanlar, Basklılar, Katalanlar gibi başka milliyetleri bastırarak üst kimlik oluşturduğunu biliyoruz. Bizde de benzer bir süreç gelişti. İnsan doğası ve bilinci açısından, üst kimlik altında diğer kimlikleri baskılama, dilleri yasaklama, asimilasyon savunulacak bir durum değildir. Nesnel bir gerçeklik olarak burjuva devrimler çağında yaşanan bir ulus dönemi mutlaklaştırarak sonraki dönemlerde de doğru saymak gerici bir tutumdur. Burjuvazi, kendi devrimlerden sonra, (1923’ten sonra bizim kendi burjuvazimiz de dâhil) işçi sınıfına ezilen halklara karşı gericileşmiştir. Üstelik ülkemizde Kürt halkının ulusal sorunu çözülmemiştir. Kimlik sorunu ve kategorisi Kürt, Filistin, Bask, Kuzey İrlanda halkları gibi ulusal sorunu devam eden ülkelerde nesnel olarak vardır. Fakat uluslaşma sürecini tamamlamış, sınıf ve toplum çelişkisi artık burjuvazi ile işçi/emekçi sınıfı arasında dönüşmüş toplumlarda, kimlik sorunu yokken hamasetle sürdürülen kimlikçi kategoriler geridir ve burjuvazi için bir yönetme aracı olma konumundadırlar.

MG: “Ödüllü kitap ‘bile isteye’ üzerine gerçekçi bir eleştiri” adlı yazınızda Gonca Özmen şiiri hakkında oldukça detaylı çözümlemelerde bulundunuz. Yine aynı yazınızda” Meta, fetiş, marka, yayınevi, ödül mekanizmaları yoluyla şiir evrenine piyasacı bir dayatma; gerçekçi bir söylem için koşul oluşturdu. ”diyorsunuz. Bu saptamalarınızdan hareketle “yarışmalar ve şiir ödülleri” hakkındaki görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

BK: Ödüllerin durumu ortada ve herkes her şeyi biliyor. Üç maymun oynanıyor o ayrı. Seçici kurullarda hep aynı kişiler… Ödül verilecek “şair-yazar” önceden belirli… Yarışmaya gönderilen yüzün üstünde kitabı zaten kimsenin okuması mümkün değil. Yayınevi sultası, dergi çevresi, çıkar, ayak oyunları, ahbap ilişkileriyle yürütülen işler tam bir piyasa düzeneği örneği. Elbette ödül mekanizması dediğimiz şey; meta, para, yayınevleri, reklam, marka, kültür fonları piyasasının yani koskoca bir ahtapotun sadece bir kolu… Ahtapot eşittir sermaye gücü. Baskın yayınevleri; bankaların, holdinglerin, büyük medya kuruluşlarının, şirketlerin elinde olduğuna göre; düdüğü çalan ödülü kapıyor. Bu yayın evleri için ödülü kapmak önemli, çünkü ödüller yazardan “star” yaratma, sattırma, para kazandırma aracıdırlar. Bu çıkar zemini aksine vasatı, niteliksizi üretiyor. Yazar da şair de ün peşinde koşarak zamanla bu kirli çarkın bir parçası oluyor. Asıl önemli konu şu; ödül nedir, yarışma nedir? Şiiri, romanı, resmi, heykeli yarıştırmak nedir? Eser eserdir. Şiir şiirdir, onu seçemezsiniz. Şairi şairle yarıştıramazsınız. Yarış, hırs, rekabet, ödül, en iyi olma, birinci olma, başkasının üstüne basarak yükselme; bunların hepsi insanı kendi özünden koparıp yabancılaştırmış olan kapitalist iktidarın indirgenmiş bilincinin hastalıklı unsurlarıdır. İnsan bu değildir. Tam da bu nedenle yarışma ve ödülleri reddetmek gerekiyor. Şiirin de romanın da ne olduğunu ortaya koyacak ödül değil eleştiridir. Bilimsel, derinlikli, kapsayıcı, sistematik bir eleştiridir. Sanat bize hakikatin bilgisini verir ya da hakikate yaklaşmanın bilgisini… O açıdan eserin estetik ölçütleri sadece bir beğeniden ibaret değildir; hakikatle kurduğu bağ ile bütünlüklüdür. Biçim öz diyalektiğini ve maddeci tarihselliği ele alarak yaptığımız eleştiride eserin de ne olduğu ortaya çıkar. Gonca Özmen’in ödüllü kitabı bu temelde yapılan bir eleştiriydi ve bu konuda oldukça duyarlılık ve farkındalık yarattı. Ödül-star-marka-meta-para düzeni karşısında ancak bilimsel/nesnel eleştiriyi işleterek şiirin ortaya çıkmasını sağlayabiliriz.

MG: Eskiye oranla günümüzde kadın şair sayısında gözle görülür bir artış var. Divan şiirinden beri erkek egemen bir alanda kadın olarak üretmenin zorlukları nelerdir? Bir de kadın duyarlılığı adı altında cinselliği ön plana çıkaran yani fetişist boyutta kadın bedenine yönelen şiir hakkında neler söylemek istersiniz?

BK: 1980’lerle birlikte edebiyat ve şiirde erkek egemenliği kırıldı. Sanayileşme, kentleşme, iş gücüne katılma, eğitim olanakları, kadın mücadelesi… Pek çok etken sayılabilir tabii ki… İki binlerde, dijitalleşmeyle birlikte kadınlar şiirde çok etkin oldular. İnternet, sosyal medya alanlarında görünür oldukça belki birbirlerinden daha çok cesaret aldılarBu ivmeyi heyecan verici buluyorum. Kadın mücadelesi ve özgürlük alanları genişledikçe dildeki öz sansür de yavaş yavaş ortadan kalktı. Toplumsal cinsiyetin, ayrımcılığın, kadın cinselliğinin, arzu bastırılmışlığının ve özgürlüğünün şiirde sorunsallaşması, tematik ve izleksel yapılara kavuşması önemli bir çıkış oldu. Bu devinimi ben de şiirimde yansıttım. Bu bir yanıyla ikinci yeni mirası olarak 1980 sonrası iç dünyaya kapanan bunalım şiirinin ya da anlamdan büsbütün koparak şiiri söz dizimi ve imgeye indirgeyen soyut şiirin de karşısında bir mevzi kazandı. Bu yüzden de estetik düzeyde bir canlılık, heyecan dalgası yarattı. Fakat ağırlıklı olarak şiirleştirme, kadın erkek karşıtlığı gibi meseleyi yüzeyden kavrayarak, olguculuk üzerinden yükseldi. İnsan tarih dışı bir varlık olarak şiire girdiğinde örneğin kadın, bedeni üzerinden kendi içine kazındığında, onun akışta ve oluştaki bütünlüklü ilişkiler ve çelişkiler açısından ne olduğu göz ardı edildiğinde şiirin de gerçeklikle ilişkisi kopuyor. İmgeler kadın bedenini, cinselliğini erkeklerin karşısında biricikleştiren, kutsayan veya onlarla düşmanca savaşan fetiş anlamlara gönderiliyor; buradaki düalizm ise başka bir baskın kimlik yaratarak itirafçı, öznelci şiire yol açıyor ve şiirin gerçeklik halini dolayısıyla estetiğini zedeliyor. Bedeni, kadını, doğayı; toplumdan, sınıfsallıktan ve akıldan koparan postmodern teorilerin bunda etkili olduğunu düşünüyorum.

MG: Edebiyatla ilgilenen pek çok sanatçı sosyal medyayı etkin bir şekilde kullanmaya çalışıyor. Hatta sosyal medya üzerinden sanal âlemde ortaya çıkan tartışmalar bile gerçek yaşamda kavgaya dönüşebiliyor. Yine sosyal medya üzerinden şiir adına ortak hareket eden grupların alan kapma adına dayanışması görülüyor. Bütün bunları göz önüne aldığımızda internetin yaygınlaşması, dijital platformlardaki paylaşımlar ve tartışmalar sanatın ya da daha dar anlamda şiirin gelişimini nasıl etkiler?

BK: Sosyal medyada yine “bizim mahalle”; kendi kendimizleyiz diye düşünüyorum. Yazıyoruz, çiziyoruz, paylaşıyoruz ama dışarıdan okur olarak ilgilenen çok az kişi var. Şairler birbirlerini beğenmeyip, paylaşmayıp, yorumlamasalar bile izliyorlar. Okuyorlar. Şiiri sürdüreceklerse Buna ihtiyaçları var çünkü. Sosyal medyanın edebiyata ve şiire; okur açısından katkı yapacağını, geliştireceğini çok fazla düşünmüyorum. Yapılan araştırmalar insanların işten, okuldan, evden arta kalan zamanlarını sosyal medyada geçirdiğini gösteriyor. Tahminim odur ki edebi alanda eskiye oranla daha az kitap satılıyor. Kişisel gelişim, ünlü kitapları, ödül kapanlar, macera türünden çok satanlar listesi istisna olabilir. Ama dijital çağ herkesi telefonun, bilgisayarının başında, yayımcılık açısından aktif katılımcı yaptı; siyasetçi-yazar-çizer-gazeteci-aforizmacı yaptı. Onu sanata, kitap okumaya yönlendirecek olan duygu/düşünce boşluğunu, arayışını, tutkusunu ekranda bir şeyler yazıp paylaşarak ve layklanarak tatmin edebiliyor. Bu siyasete, mücadeleye yönelim açısından da olumsuz etki yapıyor. Bir iki siyasi içerik paylaşınca üzerine düşeni yapmış oluyor bireyler. Örgütlenme geriye düştü. Eskiden sözümüzü kamusal alana iletmek için en azından beş on kişi bir araya gelirdik. Şimdi bir tuşa basıyoruz. Yazarlar, şairler ve genel olarak sanatçılar için de zamanı tüketen ve üretici etkinliği kısıtlayan bir etkiye sahip olduğunu düşünüyorum. Diğer yandan insanlar birbirleriyle tanışıyorlar, yapıp ettiklerini görüyorlar; bu kadın şiirinin gelişmesinde olduğu gibi cesaret verici etkiye sahip olabilir, bir yandan da kötü örnekleri çoğaltması bakımından şiire zarar da verebilir. Böylesi tanışmalar; ortak çalışmalar, mücadele, dayanışma kolektifleri yönünde kullanırlarsa bu da iyi tarafı elbette.

MG: Zor da olsa edebiyat dergilerinde şiirlerinizi okuyucuyla buluşturuyorsunuz. Piyasada yayımlanan edebiyat dergilerinin kendi yayın çizgilerini oluşturduğuna inanıyor musunuz? Şiirlerinizi dergilere gönderirken gözettiğiniz herhangi bir kıstas var mı?

BK: Çalışmalarımı yolladığım dergi sayısı azdır. Yıllardır, ortak bilinç, duyarlılık ve tutumda buluştuğum için şiirlerimi ve yazılarımı aynı dergiye yolluyorum. Dijital olarak yayımlanıyor. Arada çizgisiyle ortaklaştığım kimi toplumcu çizgideki dergilere ve niteliğini beğendiğimi birkaç farklı dergiye daha yolluyorum. Belirli bir çizgisi, tutumu olan dergilerin az sayıda olduğunu düşünüyorum. Dijital olanlar, fanzinler de dâhil olmak üzere çoğu dergide şiir, öykü, kitap, şair, yazar incelemeleri ağırlıklı yer alıyor. Bence en önemli sorun dergilerde kuramsal yazıların, eleştirinin ve tartışmanın olmayışı. Herkes tek tipmiş gibi. 12 Eylül yapmış yapacağını… Elbette istisnalar var ama az sayıda. Kimi köklü geçinen dergilerde yazan çizen bazı akademi çevreleri var; tamamen postmodernizme gömülmüşler. Heidegger ve devamı postmodernist düşünürler, kuramcılar tanrıları olmuş. Bir kısmı da Hegel, Kant, Spinoza üçgeninden çıkamıyor. Felsefi düzlemde diyalektik ve tarihsel materyalist bilimden/yöntemden öylesine uzaklar ki, onlara yabancı dil gibi geliyor

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

BK: Toplumcu gerçekçilik ya da devrimci gerçekçilik; liberaller, postmodernistler tarafından hep çarpıtıldığı için bu konu üzerine bir iki söz söyleyeceğim. Toplumcu gerçekçilik ya da devrimci gerçekçilik hayatı doğru bir konumlanma noktası üzerinden kavrayıştır. Bu kavrayış, içinde olduğumuz kuşatmayı kırabilme noktasında bize ışık yakar; köleliği sürdürüp sürdürmeme noktasında, hayatı değiştirip dönüştürme noktasında nesnel gücü ve olanağı gösterir. İdealden, şablonlardan, mutlak fikirlerden değil hayatın canlı çelişkilerinden beslenir. Somut soyut diyalektiğini fark eder. Hayatı dönüştürme bilinci ve cüreti praksistir. Bu da dünyada çoğunluğu oluşturan ücretli emeğin tarihsel özne olarak devrim olanağıdır. Bu sınıf bilincidir. Sanatta gerçekçilik, hayatın canlı, derinlikli, bütüncül bir kavrayışı ve yansıtması olduğu için ister istemez bu bilince taraftır. O yüzden gerçekçilik bir akım değil devrimci bir tutumdur. Politikada, felsefede, eğitimde, kültürde elbette sanatta edebiyatta ve şiirde; hayatın deviniminden gelen ancak böyle bir tutum ve irade örgütlenmesiyle kuşatmaya başkaldırabiliriz. Evet, sanat başkaldırır, devrimcidir; ama hangi sanat? Sadece gerçekçi sanat başkaldırır ve devrimcidir. Sadece gerçekçi şiir başkaldırır ve devrimcidir. Piyasanın, ödül sisteminin, dayatılanın dışındadır gerçekçi şiir ve tabii ki devrimci sanatın bütünü. Öyleyse egemen sanatın dışında aramalı onu. Çünkü modern kapitalizm çağında durum şudur; egemen piyasa her nesneyi, sanat eseri de dâhil olmak üzere fetişleştirir, markalaştırır; bir nevi ruh avcılığı yapar, ruhumuzu çalar ve biz hiçbir şey fark etmeden buna teslim olmuş oluruz. Tıpkı yanılsamalı bilinç olan burjuva ideolojisi gibi. Şiirin aranıp bulunmasını ve okunmasını diliyorum. Şiir hayatımızda olmalı, çünkü şiir varken biz onsuz ölmemeliyiz.

Özgeçmiş

1970’te Dersim’de doğdu.

Pertevniyal Lisesi ve İTÜ Kimya Mühendisliğini bitirdi.

Bay CH romanı, 2010 yılında Berfin yayıncılık tarafından yayımlandı. Romanında, tüketim kültürünü ve hedonist yabancılaşmayı iki antagonist karakter üzerinden hicvetti.

Şiirleri 2013 yılından bu yana çeşitli dergilerde yayımlanmaktadır. İlk şiir kitabı Akla Uygun Aşk Aralık 2015’te Totem yayınevi, ikinci şiir kitabı Işığa Çözülenler 2018’de Öteki yayınevi tarafından yayımlandı.

Çeşitli dergi, kitap eki, portal ve gazetelerde, roman eleştirileri/incelemeleri; gerçekçi edebiyat, Marksist Estetik, felsefe, toplumbilim, toplumsal cinsiyet, sinema, modernizm ve postmodernizm üzerine yazıları ve röportajları yayımlandı.

________________

  1. https://www.otekileringundemi.com/manset/yazar-berivan-kayaedebiyat-ve-siir-insanlasma-ve-ozgur-bir-dunya-olusturma-cabasinin-disinda-olamazlar-h32787.html

Çulluklar Dökülmüş

Evinde ziyaret ettim arkadaşım Osman’ı. Avurtları çökmüştü, damarları görünen incecik elleriyle sıktı elimi.

Dudakları çölde unutulmuş kaktüs gibi. Beni görünce birden canlanıverdi, gözleri yalımla parladı:

-Hasan, dedi. Dudaklarını kuşatan kaktüs canını acıtır gibi oldu, toparlandı. Gözlerini gözlerime çevirdi, ellerimi kemoterapi sıcaklığıyla tuttu:

“Karşıki tepelere çulluklar dökülmüştür.” dedi.

“Ne çulluğu Osman, çulluk mu kaldı? Yıllardır tek tük görülüyor çulluk.”

Gözlerini dikti, gözleri evin penceresini deldi geçti.

“Gelmiştir. Çulluk mevsimidir aralıkta dökülmeye başlar.”

Odadakilerin kaş göz işaretiyle hemen rolünü lakıyla yapan oyuncu gibi:

“Olabilir, sen hele bir iyileş de bakarız.” dedim.

Birkaç hafta sonra Osman köyün en iyi ferma yapan köpeğiyle yanımdaydı. Yüzünde hastalığın izlerini silen bir mutluluk da vardı.

“Haydi, çulluklar dökülmüştür yamaca.” dedi.

Önce derenin kenarındaki kavaklıklardan yürüdük. Çatal yolun ağzında durduk, köpekler kulak kesildi, kuyrukları havadaydı..

“Burada ayrılalım.” dedi. Köpeklerden çatal burun olanını peşine takarak tepeye varan kestirme yola saptı.

Yanımdaki köpek çalılıklardan gelen hışırtıya kulak kabarttı. Domuzların geçit yeriydi burası. Tüfeği doğrulttum, çalılıkların oraya sesin geldiği noktaya iki el ateş ettim. Tüfeğin tok sesi göğü boydan boya deldi geçti.

“Osman, Osman, kalk!”

Osman ağzındaki karanfil demetiyle üstümüzden pır eden iki karaltıya gözlerini dikip:

“Çulluklar dökülmüş.” dedi.

Prometheus’un Çığlığı, Esaretin İlmeği

“Umut, cesaretin yarısıdır” diyor BaIzac. Fransız Devrimi’nin debdebeli ortamında umudunu yitirmeden cesareti kuşanmanın aslında ayakta kalmanın, güzel günlere olan inancın bir göstergesi olduğuna işaret ediyor ünlü romancı.

Kitaplarında Fransa’da demokrasinin geçmişini bütün ayrıntılarıyla veren yazar, belgeci bir tutumla çağının ışıyan umutlu yüzünü bu sözüyle ulaştırmış bizlere. Günümüz koşullarında savaş ve yıkımların yansımalarını iliklerimize kadar hissettiğimiz bu günlerde tarihin derinliklerinden gelen umut ve cesaret sözlerinin içimizde yarattığı dinginlik ve bize yüklediği tarihsel mücadele azmi, varoluşsal gerçekliğimizin itici gücüne dönüşüyor.

Umut ve cesaret birbirini tamamlayan, birbirinin içinde biçimlenen kavramlar. Cesareti kırık birinin, güzel şeyleri umut edebilmesi mümkün mü? Ya da güzel günler için çarpacak bir kalbin heyecanına ve isyanına sahip olabilir mi umudunu karartmış bir kalp? Elbette olamaz. Bizi yıkmak isteyen düşüncenin adlandırılışı ne olursa olsun, önce cesaretimizi, sonra da umudumuzu kırmaya yeltenir. Önlerinde diz çökelim diye toplumun üzerine yansıttıkları devasa bir perdedeki korkunun, korkunç heykelinin önünde secde etmemizi isterler. Secde ederken aynı zamanda bir Mankurt’a dönüşerek bellek yitimiyle, geçmişe ve geleceğe ait umuda ait bilinç yansımalarını unutmamız için kentin büyük meydanlarında bize şaşaalarını alkışlatırlar hiç durmadan.

Korkunun gölgesinden beslenen ve çeperinden çoğalan çığlıkları, özüne yabancılaşmış gerçekliğin içsel umutsuzluğunun dışa yansımasıdır. Korkunun dozajını arttırarak çoğaltmak; toplum bilincindeki yansımaların çoğalttığı dalgalar sarsın, kemirsin isterler belleğimizi. Öyle korkalım, sinelim ki içimizdeki en son umut kırıntılarını da korkunun dev ekranında yansıyan dalgalara atalım. Atalım ki artık suskunluğa gömülen gövdemizin bellek yitiminin sağlamasını yapıp bir köşede sonumuzu bekler hale gelelim.

Devletlerin örgütlediği sistemli zor ve onun aygıtları, yüz yıllardır beslediği, yeniden biçimlendirdiği insan bilincini dumura uğratır. Sonra da kayalıklılara zincirli Prometheus’un çığlıkları arasında aslında kendi esaretinin ilmeğini sıkıca sağlamlaştırır.

Uçurumuna atladığının farkında olmakla birlikte tarihsel zorunlulukla son sürat ayağındaki kayayla baş aşağı gitmenin kendine yüklediği sorumlulukları bilir. Kısır döngünün içinde iki ucu keskin bıçakla toplumun karşısına korkudan beslenen sahte bir kahramanlık mitiyle yeniden çıkar. Geçici ve kışkırtılmış iktidarının sefasını, geçmişi ya da geleceğe ait hiçbir tasavvura sahip olmadan salıncağında sürdürür durur.

İşte bu zaman sarkacının sarmalında salınıp dururken biz, insanın özündeki cevahire güveniyoruz. Kurgulanmış yaşam özetlerimize kısaltılmış cümlelerle yazılmak istenen kanlı harflerin tanıklığında dipten gelen sese kulak kabartıyor ve o sesin derinliğindeki dinginliğe inanıyoruz.

Biliyoruz ki, bir ses derin uğultulardan, unutulmuş yalnızlıklardan gündüze çıkaracak yolumuzu. Güzel günlere olan inancın bizlere yüklediği cesaretle, yenilgilerin ortasında harap edilmiş yanmış, yıkılmış sokaklarda kaybettiği masalını arayan çocuklarla uyanıyoruz sabahın ilk ışığına.

Bir yangının mahşerinde ateşlere düşen kızlarımızla yeniden, yeniden ayağa kalkıp “güvercin tedirginliğini” kuşanarak yürüyoruz en afili gülüşlerimizi asıp yüzümüze, üzerlerine.  

Ne acı ne kahır karartabilir gökyüzüne dönük yüzümüzü.

Dalgaların koyu sessizliğinde çağırdığımız ey Umut!

Cesaretle, yenilgiler ortasında yeniden kapındayız.

Bekle bizi…