“Kendimi ‘Toplumcu Gerçekçi Şiir‘de konumlandırmaya çalışıyorum”

Zeki Gümüş 1961 Adana doğumlu. Nice sanatçının beslendiği destansı topraklarda Çukurova’da doğmuş ilk gençlik yıllarını cezaevinde geçirmiş. Akdenizli bir ozan olarak sanatsal yaratım süreçlerine yaşadığı coğrafyanın etkilerini ve şiirini nerede konumlandırdığını konuştuk.

Mustafa GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

Zeki GÜMÜŞ: Geçmişten dersler çıkartıp bugünü yaşarken, geleceğe olan umudumu ve özlemlerimi hep coşkuyla yaşayıp paylaşmayı seviyorum. ”Ben” adlı şiirim de şöyle sesleniyorum.

“beni tanımak istersen/ sabah güneşle kalk/ pencerene yansıyan maviliğe/ damla damla doluşan/ hayata bak”

MG: Şairlerin geçmiş yaşantıları özellikle çocukluk çağları onların şiir yolculuğunda önemli yer tutar. Çocukluğunuzda yaşadıklarınız şiirine nasıl yansıdı. Sizi şiire yönlendiren ya da şiir yazmanız da etkili olan özel biri var mı?

ZG: Çocukluğum okumayla ve işte çalışmayla geçti. Babam işçiydi ve altı çocuklu geniş aileydik. İlkokulda okurken yarı zamanlı terzi yanında çıraklıkla başladım yaşama. Okul ve iş erken olgunlaşmamı, hayatla mücadele erken sınıf bilincini almaya yöneltti. 78 kuşağı olarak sorumluluklar ve mücadeleyle geçti yaşamımız. Liseden edebiyat bölümü mezunuyum. Edebiyat, tarih ve felsefe ilgi alanımdı.12 Eylül’de tekrar cezaevine girmiştim. İlk şiir yazmam da etkili olan ve yol göstericilik yapan, yazar Kazım Zorlu ve şair Erdal Elgin olmuştur. Kazım abi Af romanını Adana cezaevinde yanımda yazarken benim de yaşadıklarımı yazmamı istedi. Yazdıklarıma bakıp şiire yönelmemi sağladı. Okulda okurken şiire ilgim vardı. Lise yıllarında Nazım Hikmet, Ahmet Arif şiirlerini okumam, şiire olan bakışımı değiştirmemi sağladı. Yoğun duygular yaşayan bir yapım var. Cezaevinde eşimden, kızımdan ayrı olmanın getirdiği özlemler, baskı ortamının yarattığı umutlar ilk şiirlerimde dile gelir.

MG:12 Eylül’de genç yaşta cezaevi gerçekliğiyle tanışan bir şairsiniz. Gerçekten de hızlı bir politikleşmenin yaşandığı süreçte, kesintiye uğrayan mücadeleyle birden bire kendinizi çok ağır koşullarda buldunuz. Bu geçmiş yaşantınızdan hareketle cezaevi geçmişinizin şiirleriniz üzerinde herhangi bir etkisi oldu mu?

ZG: Cezaevindeyken özlem, umut, güneş imgeleri duygularda yoğunlaşıyor, bunları mektuplarla dışarı taşıyorduk. Bu şiirleri Akdeniz Ateşi ilk şiir kitabımda yayınladım. Aynı zamanda iyi bir mektup yazarı olmuştum. Eşime ve kızıma uzun mektuplarda bu şiirleri yolluyordum. Malatya E Tipi Cezaevinde yoğun okuma, araştırma ve tartışma ortamı vardı. Benim üniversitem cezaevi oldu. Erdal hocam şiiri dil, ses ve müziği konusunda daha geniş kapsamlı düşünmemi sağladı. Buradan her ikisine de teşekkür ederim. O dönemin duygularını şu dizelerde görebilirsiniz.

“adı özlem/ adı umut/ adı çıldırasıya sevdiğim yaşam/ olsun isterim şiirlerdeki sözcüklerin”

MG: Edebiyat toplum ilişkisi üzerine düşünceleriniz nelerdir? Toplumsal mücadelenin gerilemiş olması hatta oldukça cılız seviyelerde varlık yokluk savaşı içinde olması özellikle toplumcu şiiri nasıl etkilemiştir? Kendi şiirinizi anlayış olarak nerede konumlandırıyorsunuz?

ZG: Kendimi Toplumcu Gerçekçi Şiir de konumlandırmaya çalışıyorum. Tarihsel materyalizme olan inancım ve diyalektik bakış açısıyla toplumsal sorunlara dikkat çekmeye çalışıyorum. 80 sonrası neoliberal ekonomik politikaların ülkemizde de uygulanmaya başlaması ve 12 Eylül darbesi bizleri cezaevlerine taşıdı. Neoliberal politikalar ikinci yeni şiir anlayışını öne çıkarıp postmodernist anlayışın tüm sanat alanlarında öne çıkmasını sağladı. Bununla mücadele edecek demokrasi, toplumsal örgütlülük baskı altına alındı. Toplumcu edebiyatı yok sayıp sermaye medyasında ve kültürel etkinliklerinde susturmaya çalıştılar. Üstüne bir de sosyalist sistemin 90 lı yıllarda dağılmasıyla yalnızlaşma, yabancılaşma post modernizmin ekmeğine yağ sürdü. 2000 li yıllarla birlikte yeniden toparlanma sürecine giren toplumcu gerçekçi şiir bugün daha görünür durumda. Teknoloji ve yapay zekâ ürünlerinin insanlığın gelişimine katkısı yadsınamaz. Kültür emperyalizmine hizmet eden sanat anlayışı ve ürünleri her ne kadar ön planda olsa da artık internet teknolojisi ve sosyal medya ağlarını doğru kullanıldığı sürece her yerde ve alanda toplumcu gerçekçi sanatı göreceğiz.

MG: Son şiir kitabınızı, ”Yapay Zekâya Aykırı Şiirler” adıyla yayımladınız. Günümüzde tek elden çıkmış birbirinin benzeri sanki bir makine tarafından yazılmış hissi veren şiirlerin her ortamda yaygınlaştığını görüyoruz. Buradan hareketle kitabınızı ;” Yapay Zekâya Aykırı Şiirler” adıyla yayımlamanızın özel bir anlamı var mı?

ZG: Yapay Zekâya Aykırı Şiirler kitabımın adını özellikle seçtim. Günümüzde yapay zekâ ürünlerinin girmediği ortam kalmadı. Sokakta yürüdüğünüzde, toplu taşıma aracına bindiğinizde, herhangi bir açık kapalı alanda oturduğunuzda şunu görüyoruz; elde cep telefonunda sürekli bir şeylere bakılıyor. Kulaklarında kulaklık o anda ne dinliyorsa artık arada bir kahkaha veya bir tebessüm görüyoruz. Bu gözlemleri ağırlıklı genç kuşak ve orta yaş grubunda görüyoruz. Postmodernizmin getirdiği bireyin içe dönmesi, kendini merkeze koyması, biz olmadan uzaklaştırıp yalnızlaştırdığını görüyoruz. Aşk, özlem, umut bir tuşa dokunmaya dönüşmüş durumda. Bu konulardaki araştırmalarım gözlemlerim sonucunda, günümüz sorunlarının, geleceğin nereye doğru evrimleştiğini anlatan şiirler yazmaya çalışıyorum. Gençliğin Gezi direnişindeki rolü, dinamizmi bize umut taşırken onları da anlama ve kuşak kopukluğunu giderme konusunda enerjimi sarf ediyorum. Klasik anlamda bildiğimiz sanat bitmiştir. Artık yapay zekânın başlattığı dönüşüm ve olanaklarla geleceği kurmada, yol göstericilik yapacak sanatsal ürünler vermeliyiz. Yani bugün izlediğimiz karbon zekânın yarattığı silikon zekâyla güç mücadelesinde biz ne yapıyoruz.

MG: ”Koza” adlı şiirinizde;” ışığım yetmiyor karanlığa/kozalardan çıkacağımız günü/umutla bekliyoruz” diyorsunuz. Bu dizeler “1940 Kuşağı Toplumcu Gerçekçi” şairlerinin umut var bakış açısını yansıtıyor. Peki, size göre içine adeta hapsedildiğimiz beton kozlardan çıkmak için şiir nasıl bir rol üstlenebilir?

ZG: Kozalardan çıkmak önce aklımızla olacak. Okuyarak, araştırarak teknolojiyi en iyi şekilde kullanarak, sanatsal faaliyetlerimizde ürünlerimizle bu çelişkileri ortaya koymalıyız. Değişimi görüp kopyala yapıştır teorilerinden çıkıp diyalektik sürece uygun davranmalıyız. Kapitalizmin aşırı tüketime yönlendirdiği kitleler pandemiyle birlikte ne oluyoruz sorusunu sormaya başladı. Bu sorulara ve sorunlara karşı biz yaratıcı emeğimizle ne yanıt verebiliyoruz. Önce kendimizi sorgulayıp yapıtlarımız da bu çelişkilere dikkat çekmeliyiz.

MG:1961 Adana doğumlusunuz. Çukurova özellikle 60’li yıllarda tarımda hızlı makineleşmeyle birlikte sınıfsal karşıtlıkların keskinleştiği yerlerden biri oldu. Bereketli topraklarda sonradan sanat hayatımızda etkili olan nice aydın sanatçı yetişti. Siz bu kültürel sürekliliğin ve çeşitliliğin devamcısı bir şair olarak; Akdeniz kültürünü ve coğrafyasını şiirleriniz nasıl yansıtıyorsunuz? Bir başka deyişle Akdeniz’in, kültürü, tarihi, doğası ve insanıyla sizin şiirinizdeki karşılığı nedir?

ZG: Adana da gözlerimi açtığım ortamda hala yaşamımı sürdürüyorum. Dönemsel olarak İstanbul ikinci evim oldu. Tekstil, inşaat ve turizm sektörlerinde çalışırken farklı işkollarının sorunlarını yaşadım. İnşaat sektörüyle yurt dışı ülkelerde çalışarak deneyimler kazanırken Asya ve Ortadoğu kültürlerini gözlemledim. Bu yoğunlaşmalarda Çukurova kültürünü daha iyi analiz etmemi ve anlamamı sağladı.

Çukurova’da sizin de belirtiğiniz gibi tarımda makineleşme ve sanayi gelişimi bereketli toprakların sınıf çelişkilerinin acımasızca yaşandığı yer oldu. Bu çelişkiler de sanatçılarını üretti. Aslında bu çelişkilerin Amerikan yardımlarının 1950-60’lı yıllarda başlamasıyla oluştuğu sanılıyor. Araştırmalarım ve tespitlerim daha öncesine dayanıyor. Bu tespitte dolaylı yine Amerika var. 1864 te Amerikan iç savaşı başladığında pamuk ekimi yapılamıyor. Buradaki açığı kapatmak için, İngiltere tekstil fabrikalarının ihtiyacı olan pamuğu Osmanlı yönetiminde olan Mısır da ektiriyor. Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa pamuk ekiminden elde ettiği vergi ve gelirlerle kendi başına bir güç oluyor. İngiltere’nin ihtiyaçları artınca Çukurova’ yı işgal ediyor. 5 yıl oğlu Kavalalı İbrahim paşa yönetiyor. Sonrasında Osmanlı tekrar yönetimi alınca pamuk ekiminin sağladığı vergi gelirleri iştahını kabartıyor ve İngiltere’ye yatırım için kolaylıklar sağlanıyor. İlk tren hattı 1886 da Adana Mersin limanı arasına kuruluyor. Pamuğun işlenip balyalanması gemilere yüklenmesi süreçleri için makine, hammadde, ucuz iş gücü transferleri başlıyor. Çukurova’da yaşayan nüfus Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Yahudi, Çerkez kökenli. Nüfus yetersiz olduğundan Mısır dan fellah(çiftçi) getiriliyor. Çukurova’ya yakın illerden ve güney doğudan nüfus göçü başlıyor. Demem o ki 1860’lar dan sonra başlayan kapitalist üretim araçları ve ilişkileri Çukurova topraklarında çok erken başlıyor. Bu da sınıf bilincini ve onun kültürünü acımasızca yaşatırken coğrafyanın getirdiği sıcak iklim insanları isyankâr bir yapıya, hakkını aramaya ve yaratıcı emeğe yöneltti.

Tarihsel geçmişi çok kültürlülüğe dayanan Çukurova, kültürel izlerini sanatın her alanında göstermektedir. Akdeniz medeniyetin ilk şekillendiği coğrafya olarak yaşamım da önemli bir yer tutmakta. “Akdenizlim ”adlı şiirimin sonunda şöyle sesleniyorum.

“Akdenizlim/ uygarlığın açan ilk çiçeği/ dillerimiz dinlerimiz ayrı olsa da/ sıcak güneşimiz var ya güneşimiz/ birleştirir bizi Akdenizlim”

MG: Yazdıklarınıza baktığımızda şiir ödüllerine karşı olduğunuz görülüyor. Oysa ülkemizde her yıl pek çok şiir ödülü veriyor. Ödüllerin sanatçıyı hem tanınır kıldığı hem de onun üretkenliğine katkı sunduğunu dile getirenler var. Bu ödül mekanizmasına hangi gerekçelerle karşı çıkıyorsunuz?

ZG: Ödüllere karşıyım. Sadece şiir değil sanatın her alanında yapılan yarışma ve ödül düzenine karşıyım. Sanatsal ürünün hiç biri diğeriyle yarıştırılmamalı. Hepsi kendi içinde değerlidir. Onun değeri toplumda bulduğu karşılıktır. Toplum benimsediği, özümsediği sanatsal her ürünü tarihten günümüze kadar taşımıştır. Ödül düzeni dediğimiz olguya baktığımızda sermayenin kültürel alandaki hegemonyasını görmekteyiz. Yaratıcı emeği nasıl meta ya dönüştürüp bundan artı değer elde ederiz arayışındalar. Ödül almış, star yapılmış sanat ürünleri veya sanatçıların marka değerleri üzerinden sermaye grupları karlarını daha da artırmaktadır. Bu sistemde genç sanatçıların tanınır olmak, adlarını duyurmak, ürünlerini bastırmak için ödül sistemi tuzağına düştüklerini görmekteyiz. Ödül alan birçok öykü, roman, şiir v. b. baktığımızda adına ödül verilen ismin kültürel anlayışıyla alakası olmayan eserler görmekteyiz. Yayın evlerinin genelde anlaşmalı kendi bastıkları kitaplara ödül dağıtması gibi. Bu dereceye giren ürünlerin birçoğu genelde çöp edebiyatı olarak ait olduğu yere gömülmekte.

MG: Artık günümüzde şiir, yayınevlerinin basmaktan sürekli kaçındığı, kurumsal yayınevlerinin üstüne para versen de bulaşmak istemediği bir edebi tür haline geldi. Yakın zamanda şiir kitabı basmaya başlayanlar da dijital ortamda oldukça az sayıda kitap basıyor. Bastığı kitabın en az 100 âdetini etiket fiyatının yarısına yazarın satın almasını şart koşuyor. Ülkemizde yeni ortaya çıkan ve gittikçe yaygınlaşan dijital yayıncılık hakkında düşünleriniz nelerdir?

ZG: Dijital yayıncılık teknolojik gelişmenin kitap basımında sağladığı kolaylıktır. Depo ve stok sorununu ortadan kaldırıyor. Klasik matbaa basımının getirdiği zaman süreçlerini yapay zekâyla hızlı çözüyor. Doğru kullanıldığı sürece iyi bir gelişme. Ülkemizde şiir yazmış veya yazmaya çalışan, hayatının roman olduğunu düşünen insanlar çoğunlukta. Okumayan araştırmayan bir toplum oluştu. Star veya marka olmuş çok satanları bir kenara ayırırsak, yayınevleri tarafından basılan kitapların satılamadığı veya maliyetini kurtarmadığını görmekteyiz. Burada dijital yayıncılık kısmen biraz maliyet sorununu çözmekte. Ama bununla yetinmeyen yayınevleri satamıyorsak para karşılığında basarız anlayışı geliştirdi. Kendini şair, öykücü, romancı sanan kişinin eserinin edebi değerine bakmadan parasını alıp basmakta. Bu da kişinin kısa yoldan kendi parasıyla kitap sahibi olmasını sağlıyor. Diğer bir gelişmede yaratıcı yazarlık, şiir v. b. atölyeler. Kitaplardan istediği geliri elde edemeyen kişiler ve kurumlar çevrimiçi veya fiili ücretli atölyeler açıyorlar. Ders verenlerde tanınmış marka olmuş, zamanında ucundan bucağından sola bulaşmış kişileri de görmekteyiz. Bu atölyelerde kendi bakış açılarına göre kısa bir sürede yazar, şair yetiştirip ellerine de birer sertifika verip piyasa salıyorlar. Kültür ve sanat üzerinden artı değer elde etmenin diğer bir yolu.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

ZG: Hayat devam ediyor. Umudumuzu kaybetmeden yeni nesle ulaşmalıyız. Kuşak kopukluğunu giderip biz olmanın dayanışmasını yaşatmalıyız.


ÖZGEÇMİŞ

1961 yılında Adana`da doğdu. Mersin İlköğretmen Okulu’nda okurken siyasi nedenlerle okulu yarım bırakıp Adana Borsa Lisesi`ni bitirdi.1979’da Çukobirlik iplik fabrikasında çalıştı.12 Eylül 1980-90 dönemi siyasi baskı, aranma, tutuklanma ve cezaevlerinden arta kalan zamanlarda İstanbul`da konfeksiyonda çalıştı.1990 sonrası inşaat şirketlerinin yurtiçi ve yurtdışı şantiyelerinde bulundu.

Edebiyata ve şiire olan ilgi yatılı okulda okurken başladı. Adana Borsa Lisesi’nin siyasi atmosferinde, Adana ve Malatya cezaevlerinde bulunduğu dönemlerde ayrılık ve özlemler yeni şiirler yarattı.

İnsancıl, Üvercinka, Kara Yılkı, Delikli Çınar, Çınardibi v. b. dergilerde şiirleri yayınlandı

Çeşitli web siteleri, sosyal medya da şiir, öykü yayınlanmakta.

ESERLERİ

Akdeniz Ateşi (2013) ŞİİR

Adana Bağlarında Yaşayan Sümer Mahallesi (2018) ANLATI

Adana Şiir Buluşmaları (2019) E-Kitap ŞİİR

Yapay Zekaya Aykırı Şiirler (2020) ŞİİR

“Şiirimde temel izleği sevgi, umut ve mücadele üzerine kuruyorum”

Karadeniz’in bir dağ köyünde doğan İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi mezunu, ilk şiirlerini üyesi olduğu ‘Tüm Maliye Sen’in yayın organında yayımlayan Gürel Sürücü ile sanat yolculuğundan başlayarak günümüze kadar gelen “mücadelesini ve sanata ilişkin arayışlarını” konuştuk.

Mustafa GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

Gürel SÜRÜCÜ: ‘An’ları anılaştırmak ve anlamlaştırmanın peşinde koşan, düşü güzel bir gelecek, kaygısı yazınsal alanda yazdıklarıyla bazen yanı başımızda bazen içinde bazen de dışında kaldığımız olaylar ve olgular üzerinden; düşünmek/düşündürmek, tartışmak/tartıştırmak, öğrenmek/araştırmak olan ve sürece ilişkin de elden geldiğince katkı sunmaya çalışan umut dolu bir insanım.

MG: Çocukluğunuz nasıl ve nerede geçti? Çocukluğunuza şöyle bir dönüp baktığınızda kişiliğiniz üzerinde belirleyici olan sizi derinden etkileyen geçmişe ait izler var mı? Çocukken kendi iç dünyanıza döndüğünüzde sizinle birlikte büyüyen bugüne taşıdığınız hayalleriniz var mı?

GS : Orta Karadeniz’in bir dağ köyünde doğdum. Üniversite yıllarıma kadar köyden bağımı hiç koparmadım. Eğitime önem veren bir ailenin bireyi olduğum için köyümdeki diğer yaşıtlarımdan biraz daha şanslıydım. Her sürecimde katkı sundular. Belki yazım serüvenim burada yaşadıklarımla ilgilidir. ‘İnsan, en yakınındaki beş kişinin ortalaması olur’ derler ya, çok da yabana atılacak bir söz değil. Çünkü ben şiir yanımı annemin ezbere okuduğu bin maniden, öykücülüğümü ise babamın ustalığındaki o yaptığı yapıların işçiliğinden aldığımı söyleyebilirim. Çocukluğumda kurduğum hayallerin hep peşinden gittim. Arkama dönüp baktığımda bunları inşa etmişim ve halen etmeye devam ediyorum.

Özel bir not, “İki senaryom var onların filmi çekmek istiyorum.”.

MG: Bildiğim kadarıyla kitaplarınızı kendi adınıza dijital baskı olarak basarak yayımlıyorsunuz. Edebiyata ilgi duyan pek çok genç ilk kitaplarını çıkarmak için çoğunlukla yayınevlerine belirli bir ücret ödemek zorunda kalıyor. Kitap çıkarmak isteyenlere ya da ilk kitabını bastırmak isteyen gençlere neler önerirsiniz?

GS: Başa dönersek, ilk şiir kitabımı bir yayınevinden çıkarttım. İnanılmaz derecede sıkıntılı işler. Verilen ve tutulmayan sözler… Sonra ikinci kitabım için başka bir yayınevi arama sürecine girdim. Adını vermek istemiyorum. Adamların hukuk tanımaz tutumlarını gördüğüm, anladığım o an da artık benim için kendime ait yayıncılık faaliyeti başladı. Kendi sanal yayınevim Eylül Yayıncılığı kurdum. Dört Kitabımı direk matbaalarda kendim bastırdım. Burada da dağıtım ve pazarlama noktasında sorunlar yaşadım. Bir baskıda bin kitap bastırmışsın dağıtım yok, depon yok. Tabii dört kitabı ilgili ve dost arkadaşlarla bir ağ kurarak dağıtımını yaptım. Baktım orda bazı arkadaşların gönülsüzlüğü var, bıraktım. Son üç kitabımı sizin –dijital baskı dediğiniz yöntemle bastırdım. Çoklu basım değil de 200 ya da 250 gibi adetlerle bastırarak hem depo hem satış gibi sorunları ortadan kaldırdım. Tabii ki böyle bir yöntem, matbaada bastırmaktan daha maliyetli.

Gençlere ve ilk kitaplarını çıkartmak isteyen insanlara “editörlük” dışında her türlü yardımda bulunabilirim. Röportajı boğmamak adına kısa kesiyorum. İletişim kurarlarsa ilgililere yardıma hazırım. Yayınevi olmadan ve vergi mükellefi de olmadan kitap çıkarmanın hatta ilk kitabı ücretsiz çıkarmanın yollarını anlatabilirim.

MG: Şiirin yanı sıra çoğunlukla öykü de yayımlıyorsunuz. Buket Uzuner yayımladığı bir öykü kitabının adını; “Şiirin Kız Kardeşi Öykü” olarak koymuş. Her iki türde eser veren bir yazar olarak sizce şiirle öykü arasındaki kardeşliğin kökenleri nelerdir?

GS: Kendimi araştırmacı yazar olarak tanımlayabilirim. Sorunuza dönersek, öykü yazmayı seviyorum. Böylelikle kendimi daha rahat ifade edebiliyorum. Bana kendimi ve olayları anlatmama olanak veriyor. Daha önce bir sohbetimde, roman malikâneyse, öykü apartman, şiir de barakadır, demiştim. Edebiyatın tüm türleri birbiriyle ilişkilidir. Örneğin ben öykülerimin içine yer yer şiir ya da türkü yerleştiririm. Birbirlerini tamamlayan ya da birbirlerine can veren metinlerdir. Kardeşliğin güzel yanı birbirleriyle olan destekleyici bağlarıdır.

MG: “Mavi Düşler” adlı şiir kitabınızı okuduğumda şiirinizin alt yapısında derin bir doğa sevgisi ve haksızlıklara karşı bir duruş geliştirme hali baskın çıkıyor. Bu bağlamda siz kendi şiirinizi var olan şiir anlayışları içinde nerede konumlandırıyorsunuz?

GS: Şiirimde temel izleği sevgi, umut ve mücadele üzerine kuruyorum. Bu biraz da yaşamın içinde mücadele biçimimle yoğrulmaktadır. Ayrıca günlük hayatın sıradan gibi görünen basit olarak algılanan her şey şiirin konusu olmuştur. Parkta insan etrafında dolaşan kırlangıçlar ya da bir miting alanında babasının omzunda bir küçük oğlanın bakışı. Esinlendiğim şeyler bunlar olduğu gibi bilinçaltımın bir yansıması olarak bir metin haline dönüşüyor. Bu birikimin esinlenme yoluyla bilince yansımasıyla şiirimi oluşturuyorum. Şiir özü itibariyle insanı tanımamıza yardımcı olan, mücadelenin, sevginin ve umutların tasvircisidir. Şair ne hissediyorsa onu yaşar ve yazar. Şiirde kalıcılık insana umut verdiği gibi estetik yönüyle kendini göstermelidir. Bu sağlanabildiği ölçüde şiir kendine yer bulur ve geleceğe taşınır.

Mehmet Narlı, “Şair kendini dışarıda tutarak toplumsal olmayı düşünüyorsa bu ancak bir yanılgıdır veya şiirden gayrı bir şeyi hesap etme işidir.”

Kendimi toplumcu gerçekçi anlayışının içinde tanımlıyorum. Onun içindir ki şiirimde, insan, toplum ve üretim ilişkilerine tanıklık ediyor ve bunu geleceğe taşımanın bir aracı olarak görüyorum.

MG: Bir röportajınızda yayımladığınız ilk şiirinizle ilgili olarak: ”Bolca eleştiri alınca iyi şeyler hissetmedim.” diyorsunuz. Öyküye yönelmenizde bu eleştirilerin ne kadar payı var? Eğer şiirinizle ilgili övgü dolu sözler duysaydınız bu durum yazın hayatınızı nasıl etkilerdi?

GS: Gündemi ve edebiyat dünyasını sıkı takip ediyorsunuz. Benim sanata olan ilgim aslında ilk fotoğrafla başladı. Işığın yetmediğini gördüğümde şiirle buluştum. Şiirdeki müzik ritmini yakalayamadığımda da öyküye bulaştım. Şimdi ise “Kelebek Avcısı” adlı gerçek bir olaydan yola çıkarak yazarın fantazyasıyla bir romanla devam ediyor.

İlk şiirlerim sendikamızın ‘Tüm Maliye Sen’ yayın organında yayınlanmıştı. Okurlar doğal olarak bulunduğum meslek mensubu insanlardı. Onlar öteden beri Nazım, Ahmet Arif, Hasan Hüseyin şiiri okurları olarak yeni olan şiiri kabul etmeleri zordur biliyordum. Eleştirileri edebi yanıyla ilgili değil daha çok biçimsel yönden getirmişlerdi. Etkisi şu oldu: Sadece artık o dergiye şiir vermedim.” Şiir hep eksik yanlarımı bütünleyen bir şey olmuştur. Sıkıştığımda ona sığınırım. Yani sorunuza yanıt olarak olumsuzluğu sadece o dergide olmaması sonrası edebiyat dergilerinde olmanın asıl okurla buluşacağını düşünerek oralara gönderdim. Çok etkilemişe benzemiyor. Şu övgü bölümüne gelirsek, aslında herkes beğenilmek ve takdir edinilmek ister. Bu yazara katkı sunar mı bilimsel olarak bilmiyorum ama hoşa giden şeyler gülümseme ve rahatlık hissi uyandırır.

MG: Şiir yarışmaları ve ödüller üzerinden sürekli gündemden düşmeyen tartışmalar yürütülüyor. En son Arkadaş Zekai Özger şiir ödülü tartışmalara yol açtı. Bir paylaşımınızda, ”İlk defa bir şiir ödülü için dosya toparlamaya karar verdim.” diyorsunuz. Piyasacı edebiyat tarafından bir pazarlama stratejisine dönüştürülen “yarışmalar ve ödüller” hakkındaki düşünceleriniz nedir?

GS: Evet, internet işte… Hiçbir şey gizli ve saklı kalmıyor. Öncelikle bu ödül sistemine cepheden karşı birisi değilim. Ama bizde iyice cılkını çıkarttılar. Tabii ki karşı çıkmayış nedenim şu; benim gibi insanları bir yana bırakırsak asıl birileri için de her defasında yeniden bir başlangıç, motivasyon ya da yeni bir kitap hazırlığına başla mesajı içermesindendir. Zira tüm eserler biriciktir ve bir başkasıyla yarıştırılmasının mantığını doğru bulmuyorum.

Edebiyatta, ödül sisteminin arkasında bizim görmediğimiz egemen bir bakış açısı var mı yok mu asıl buna bakmak gerekiyor. Benim derdim arka planın karanlık yüzüdür ki edebiyat dünyasında da iyi ile kötünün ayrımında karanlık noktalar olduğunu ve gerçek bir değerlendirmenin olmadığını düşünenlerdenim. Yarışmaların sayısının her geçen gün artması artık iyice dizginlerin boşalmış olduğunu göstermektedir. Bu da sanatın en değerli yönlerini geliştirmek yerine onu kirletiyor ve değersizleştiriyor.

Yarışmalara üretimin içinde bulunan entelektüel kesim çeşitli nedenlerle katılır. Kendilerinin iyi olduğunun bir armağanla ödüllendirmesini çok ister. Kişisel olarak tanınmak, öykü ya da şiirlerinin okunurluğunu arttırmak, okurla bir bağ kurmanın en iyi araçlarındandır. Okurun değişkenliği varken ödül öyle midir? Elde ve evde çalışma odasının başköşesinde öyle duruyordur. Seni gözlüyor bak buradayım, hey yazar! Hadi biraz daha gayret Nobel’e az kaldı diye seslenerek yazarı bu mecranın içine çekerek, yazım serüvenin devamlılığını sağladığı içindir ki günümüzde yazarlarımız bu yolu sıkça denemektedir.

Sonuç yerine yarışmacı ya da katılımcı yazar ve çizerler şunu iyi bilmeli ki, ‘Haramiler’ su yollarının başını tutmuş, yayınevleri tanıdık bildik insanlara bu ödülleri vermektedir.

MG: Son günlerde gündemden düşmeyen bir tartışmaya sözü getirmek istiyorum. Çünkü uzun zamandır “Türkçe Edebiyat ”,”Türk Edebiyatı” üzerinden çok hararetli bir tartışma yürütülüyor. Bu konuya ilişkin düşünceleriniz nedir?

GS: Bunu kapitalistlerin temsilcilerine bağlamayı doğru bulmuyorum. Bu nereden çıkıyor önce ona bakmak lazım. Anadiliyle düşünüp farklı yazmayı yeğlemeyenlerin böyle bir kavramı ortaya çıkarttığını düşünüyorum.

Bir örnek vermek istiyorum. Geçmiş zaman içinde bir kültür merkezinde Yılmaz Odabaşı’nın söyleşisine katılmıştım. Sonra dinleyiciler bölümüne gelindiğinde birisi “siz neden Kürtçe yazmıyorsunuz?” demişti. Şairde “ben kendimi ancak Türkçe yazdığımda tam olarak ifade ediyorum.” demişti.

MG: Yazın hayatınızla ilgili geleceğe dönük gerçekleştirmek istediğiniz ya da bunu da yaparsam mutlu olurum, dediğiniz planlarınız var mı? Kendinize sanat üretimleriyle yakın hissettiğiniz günümüz şairlerinden bir kaçının ismini verebilir misiniz?

GS: Sevgili Mustafa, aslında hedeflediğim şeyleri adım adım gerçekleştiriyorum. Bu süreçte basıma hazır “Kelebek Avcısı” (2021) adlı romanımı yayınevi vasıtasıyla çıkartmak istiyorum. Yukarıda da ifade ettiğim gibi kendi yayıncılığımda hemen çıkartabilirim ama dağıtım ve pazarlama sorunu yaşadığım için bunu bir yayınevinin yüklenmesini istiyorum. Görüşmelerim var ama olmazsa da kendim çıkartacağım. Bu arada halen kamu da çalışıyorum. 2022 yılında ayrıldığımda gerçek bir yayınevi kurmayı düşünüyorum. Bu yayınevi daha çok teknik destek ya da danışmanlık yapacak. Yeni yazar ve çizerlere bir tür yol gösterici olacak ve yeni yeni kitaplar basmak diye bilirim.

Ahmet Telli, Ataol Behramoğlu, Murathan Mungan, İsmet Alıcı, Özgün Enver Bulut ve Mesut Aşkın şiirlerini severek okuyorum. Mustafa Güçlü şiirlerine sıra gelmedi bu konuda değerlendirmelerim ve paylaşımlarım olacaktır. “Kantaşı” bende iyi izler bıraktı onu da yazmadan edemeyeceğim.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

GS: Bu süreç herkes için olduğu gibi yazar ve çizerler için de zor. İnsanlar hiçbir şeye odaklanamıyor en azından ben öyleyim. Hastalığın yarattığı psikolojik etki üretimlere ya da üretimsizliğe neden oluyor. Bu dönem izlemek, dinlemek ve dinlenerek hayatı takip edelim. Gelecek güzel günler pek yakında. Bu arada çalışmanızı çok değerli buldum. İnsanların kendilerini ifade etme fırsatı sunma olanağı vermektedir.

Bizi okuyanlara sevgiler size de çalışmalarınızda başarılar diliyorum.


ÖZGEÇMİŞ

Tokat ili Niksar ilçesi Kuyucak köyünde doğdu. İlkokulu Kuyucak’ta, Ortaokul ve liseyi Niksar’da tamamladı. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi ile Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Bölümü İktisat Fakültesini bitirdi. Ahmet Yesevi Üniversitesi, Ekonomi Fakültesi, Yerel Yönetimlerde yüksek lisans eğitimini “Kent Konseyleri” üzerine yaptı.

Web Tasarımı, Sinema, Fotoğraf üzerine dersler aldı.

Maliye Çalışanları Derneği (MA-DER) Genel Başkanlığı,

“Maliyecilerin Sesi” dergisinin genel yayın yönetmenliği,

Tüm Maliye Çalışanları Sendikası (TÜM MALİYE-SEN) Kurucu Üyeliği,

Tüm Maliye Çalışanları Sendikası Yayın Kurulu Üyeliğinde bulundu.

Halen Büro Emekçileri Sendikasının (BES),

Kuyucak Kültür ve Dayanışma Derneği (KUY-DER),

İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği (İFSAK),

Elazığ Fotoğraf Amatörleri Derneği (EFAD),

Kalemin Gücü Platformu (KGP)

Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) üyelikleri bulunmaktadır.

“Aralık” ve “Yaşatanlar ve Yaşatılanlar” iki adet kişisel fotoğraf sergisi,

-Dökümcüler, Köyde Yaşam, Kamu Çalışanlarının Mücadele Tarihi, Çalışan Kadın, Zamana Sıkıştırılmış İnsan, Ayakkabının Serüveni gibi belgesel çalışmalar hazırladı ve sundu.

İnsancıl, Berfin Bahar, Patika, Eski Kültür Sanat Dergilerinde, Güncel Sanat, Bezuvar, Üvercinka, Niçin adlı sanat dergilerinde şiirleri ve fotoğrafları yayınlandı.

Twitter: @GurelSurucu

İnstagram: @gurelsurucu

https://gurelsurucu.wordpress.com

e-posta: gurelsurucu@gmail.com

KİTAPLAR

Günahsız Sözcükler (şiir) Bezuvar Yayınları Baskı Yılı: 2014 Sayfa: 96

Mavi Düşler (şiir) Eylül Yayıncılık Baskı: 2016 Sayfa: 128

Islak Umut (öykü) Eylül Yayıncılık Baskı: 2016 Sayfa: 160

Dört Mevsim (öykü) Eylül Yayıncılık Baskı: 2017 Sayfa: 192

Çocuk Oyunları (araştırma) Eylül Yayıncılık Baskı: 2018 Sayfa: 156

Kent Konseyleri (araştırma) Eylül Yayıncılık Baskı: 2018 Sayfa: 96

Deniz Terimleri ve Su Sözlüğü (araştırma) Eylül Yayıncılık Baskı 2019 Sayfa: 400

Cankurtaran (öykü) Eylül Yayıncılık Baskı: 2020 Sayfa: 128

“Perspektif olmaksızın bir sanatsal üretimin ortaya çıkarılması düşünülemez”

Halen kurucusu olduğu “Sanat ve Toplum” internet sitesinin editörlüğünü yürüten Sinan Abuzer AKDAĞ ile genel anlamda sanatın sorunları, özel anlamda sanata bakışı ve alana ilişkin çözüm önerileri üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik…

MUSTAFA GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

Sinan Abuzer AKDAĞ: Her ne kadar ilk bakışta uysal biri gibi görünsem de, kendimi biraz asi, biraz aykırı, biraz gereğinden fazla doğrucu ama daha çok yaratıcı biri olarak değerlendirebilirim. Bu asi, aykırı ve doğrucu tutumum bana günümüz ilişkileri ve alışkanlıkları içinde yalnızlaşmayı, bazen anlaşılamamayı dayatırken, yaratıcı yanım ise böylesi durumlarda en çok gereksinim duyduğum özgüveni sağlamakta. Yaratıcı özelliklerim bana sadece sanatsal etkinliklerde değil, aynı zamanda ekmeğimi kazanırken de yardımcı olmakta.  Örneğin Türkiye’nin ilk “Online İngilizce” öğrenim Web platformunu 1998’de ve yine bugünlerde Kovid19 süreci ile birlikte çok yaygınlaşan “Görüntülü Uzaktan Eğitim” Platformunu da 2007 yılında yine benim oluşturduğum bir ekip Türkiye’de ilk kez oluşturdu. Ancak o günün koşullarından kaynaklanan ve toplumun böylesi bir eğitim modelini yadsıması nedeniyle çok etkin olamadı, maalesef. Sanatsal etkinliklere gelince, sanat ve içerdiği, ulaşabildiğim,  alanlarda olanaklı oldukça bu yaratıcı yanımı karınca kararınca kullanmaya, olası oldukça etkinliklere bazen öznesi bazen destekçisi olarak katılmaya ve bir şeyler ortaya çıkarmaya çalıştım.

MG: Şairlerin geçmiş yaşantıları özellikle çocukluk çağları onların şiir yolculuğunda önemli yer tutar. Çocukluğunuzda yaşadıklarınız şiirinize nasıl yansıdı. Sizi şiire yönlendiren ya da şiir yazmanızda etkili olan özel biri var mı?

SAAÇok zor ve yoksunlukların tanımlanamaz boyutlarda – ki o zaman bulunduğum bölgede hemen hemen herkes o durumdaydı- olduğu, ancak bir o kadar da özgür ortamlarda geçen bir çocukluğum oldu. Zor diyorum, çünkü altı çocuklu ve bir tek babanın çalıştığı bir ailenin yaşça en büyük çocuğuydum! Babam eve emeğini satıp ek gelir getirebilecek olan benim bir an önce büyümemi beklerken, annem, o konuşamadığı Türkçesiyle, beni hep okumam ve okuluma odaklanmam için yönlendirirdi. Bu ortam içinde 12 yaşımda okulun yanı sıra, okul dışı zamanlarda, doğduğum yer olan Malatya sokaklarında simit tablası ya da halka tatlı tepsisi başımda dolanıyor ve ev ekonomisine katkıda bulunmaya çalışıyordum. Lise bitinceye kadar bu böyle devam etti. Bunları acıların çocuğu olduğumu söylemek için anlatmıyorum elbette, çünkü o günlerde zor gibi görünen yaşantım ve koşulları, bugün geriye dönüp baktığımda, özgür, yaratıcı ve özgüvenli kişiliğimin oluşumunda oldukça katkıda bulunmuşlar. İnsanların anne-baba ve çevrelerine bağımlı yaşadıkları dönemlerde ben, ekmeğimi kazanmak için, bütün Malatya sokaklarını dolaşmak, değişik yaşantılardan, yaş gruplarından ve kültürlerden insanlarla zorunlu ilişki kurup geliştirme olanağı yakalıyordum. Bunun bende yarattığı duygusal incinmeler de oluyordu kuşkusuz, ama daha çok katı bir gerçekçilik yüklüyordu kişiliğime.

Benim sanatla ilgim özellikle lise yıllarımda, aklıma geldikçe sevgiyle andığım, edebiyat öğretmenim Seher Cengiz aracılığıyla olmuştur. Beni ve birkaç arkadaşımı okuma gruplarına alır ve bizleri değişik sanat çalışmalarına yönlendirir ve yaptığımız çalışmaları desteklerdi. Ben tiyatro ile ilgilendim daha çok. O yıllarda “Oğul” adlı bir oyun yazdım. Sonra Üniversite de –ODTÜ Makine Mühendisliği- mücadele yılları, aranmalar,  üniversiteden politik nedenlerle atılma, sonrasında 12 Eylül ve yine üniversite -9 Eylül İngiliz Dili Eğitim ve İzmir’de yine tiyatro ve şiir.

12 Eylül’ün zor koşullarında, 12 Eylül’e direniş amacıyla fakültede uzun çabalar sonucu umutsuzluk günlerinin üstesinden gelmek amacıyla bir tiyatro kulübü kurmaya çalıştım. İzin almak ve başarmak için birçok engeli aşmak gerekiyordu. İzin alabilmek için İngilizce oyun sergilemeyi düşündük, sakıncalı olduğumdan hep ekip içindeki arkadaşlar aracılığıyla başvuruları yaptık ve en sonunda Sıkıyönetim Komutanlığını ikna ederek oyunu sergileme çalışmalarına başladık ve en sonunda da sahnelemeyi başardık. O günün Türkiye’si için çok önemli bir adımdı. Fakülte bahçesinde ikiden fazla insanın bir arada yürümesine bile izin verilmezken, biz bir salona 30-40 kişiyi bir araya getirerek etkinlik içinde bulunmayı başarmıştık. Bu gelişme sonrasında başka etkinliklerin de başlamasına yol açtı, doğal olarak.  Böyle katıldım aktif olarak sanat çalışmalarına. Bu süreçte ve devamında bol bol YAZKO Edebiyat dergisi, şiir okumaları – İkinci Yeni şairleri dâhil-  yaparken şiir yazma denemeleri, yine yoksulluk, yine çalışarak okumak ve pazar tezgâhı gerisinde içtiğim sigaranın paketi kâğıdının arka yüzüne yazdığım şiirler. Derken okulun son yılı ve tez hazırlama çalışması yapmam gerekiyordu.  Ben de tez konumu “20.yy Siyah Amerika Şiirleri” olarak seçerek, şiir üzerine ilk derinlikli çalışmamı yaptım. Yani, kısaca belirtmek gerekirse kendimi sadece şair olarak tanımlamam yanlış olur, diye düşünüyorum. Şiirler en çabuk olgunlaşanlar olduğu için kitaplaştırdım. Şimdilerde ise deneme ve roman üzerine odaklanmış durumdayım.

MG: Muhalif bir platform olarak düşündüğünüz “ Sanat ve Toplum” adlı internet sitesini hem yönetiyor hem de kültür sanata ilişkin teorik yazılarınızı orada yayımlıyorsunuz. “Sanat ve Toplum’ ’un kuruluşu nasıl gerçekleşti?  Sitenin hedeflediği kitleyle bağlantılı olarak yayın politikası hakkında bilgi verebilir misiniz?

SAA: Sanatla ilgilenen birkaç arkadaşla birlikte “post-modern sanat” anlayışına karşı bir mücadeleyi yükseltmek için gerek kooperatifleşme gerek bir dergi (Yeni Gelen)  çıkarmak için bir araya geldik. Sonrasında başlangıçta fark etmediğimiz, ancak ortaya belirli bir yapı çıkıp da Yeni Gelen dergisinin 1. sayısı yayımlanınca, bazı arkadaşların bütün emek sürecini sahiplenip, kendileri gibi düşünmeyenleri diskalifiye etme çabalarını gördük. Sağlıklı bir ortam kalmadığından, aynı şeyleri düşündüğümüz birkaç arkadaşla eleştirilerimizi yönelttiğimizde, eleştiri yönelttiğimiz arkadaşların sözlü hakaret ve saldırılarına uğrayınca, bu ortamda daha fazla üretken olamayacağımızı anlayınca, ayrılmaya karar verdik.

Teknolojik gelişmeleri, maliyet zorluklarını ve kendimizi en kısa zamanda ifade edebileceğimiz bir platform gereksiniminden dolayı “Sanat ve Toplum” sitesini kurdum. Sonradan katılan bazı arkadaşlarla giderek büyüyen ve iki yıllık sürede yaklaşık 250.000 okuma sayısına ulaşan yapı ortaya çıktı ve bir dergi gereksinimine gerek kalmadığı gibi çok daha geniş bir kitleye ulaştı.

Sanat ve Toplum” çoklukla sanat-edebiyat ve eleştiri yazılarını içeren ama felsefe, kadın, görsel sanatsal ve diğer bazı etkinliklere de yer veren bir platform. Daha çok “Gerçekçi sanat ve Gerçekçi sanat eleştirisi” anlayışını savunup da sesini duyuramayanların sesi olmaya çalışıyoruz. Nitelikli bulduğumuz her yazıyı virgülüne dahi dokunmadan yayımlıyoruz; ancak kabul etmek gerekir ki, özellikle ülkenin sanat ve edebiyatına katkıda bulunmak amacında olduğumuzdan kuramsal olan güçlü yazılara ve nitelikli sanat yaratılarına öncelik veriyoruz.

Sitemiz katılımcı arkadaşların maddi destekleriyle ayakta kalmaya çalışmakta olup sitenin her hangi bir yerinde reklamlara yer verilmez. Sadece nitelikli bulduğumuz bazı kitaplara ilişkin eleştiri ve yorum yazıları ile tanıtıp okuyucu ile buluşmalarına katkıda bulunmaya çalışıyoruz. Bu yayın politikasına böylece sapma yapmadan devam edeceğiz. Sapma olmasına ve popülizm adına yayın politikasının değişmesine ne ben ne de arkadaşlarım izin vereceğiz.

MG: Sosyal medyada adeta miting yapar bir havada herkesin kendi cumhuriyetini kurduğu ben merkezli bir dünya algısı var. Sanal dünyanın açtığı yolda gerçeklikten uzaklaşan insanlarda özellikle şairlerde özsever bir tutum gelişiyor. O eski zamanlardaki gerçek dostluklara yazarlar arasında pek fazla tanık olmuyoruz. Yeni gelişen bu tutumun dayattığı bireyselliğe karşı nasıl bir tavır geliştirilebilir?

SAA: Her şey kendi karşıtını içinde taşır. Geçmişte sanat-edebiyat ve sanatsal yaratıların geleceği birkaç kişinin ya da grubun ağzından çıkacak birkaç sözcüğe, onların vereceği kararlara bağlıyken, bugün o birkaç otorite görünümlü tekke yöneticisi mantıklı kişinin varlığının hiçbir anlamı kalmamış gibi görünüyor. Sanatsal ürünlerin niteliğinin ne olduğunu ve yayınlanıp yayınlanmamasını elinde bulundurma çabasında olan bu birkaç kişiye karşı, şimdilerde sanat üretim yapanların elinde İnternet ve buna bağıl teknolojiyle uyumlu cihazlar gibi bir silahları var. Bu silahları istedikleri gibi –her ne kadar biraz hoyratça ve kendi Cumhuriyetlerini kurarcasına kullansalar da- kullanıyor olmalarına olumsuz bakmamak gerekiyor. Ben bunu İnternetin yaşamımıza girişinin ilk yıllarına benzetiyorum; o yıllarda İnternete girenlere, sosyal medyayı kullananlara kötü gözle bakılır, hatta oldukça katı bir şekilde eleştirilirdi. Çoğu kişi de İnternete duyduğu ilgiyi, gelebilecek eleştiri ve yaratılacak izlenim nedeniyle, gizlerdi. Bugün ise aksine,  İnternet teknolojisi ve bağıl uygulama ya da cihazları etkin kullanmayanlar eleştiriliyor, kullanmayı beceremeyenler ise çoklukla alay konusu olabiliyor. Artık nenelerimizin bile elinde bu tür cihazlar ve sosyal medyada bir hesapları var. Bu sürecin en kısa zamanda dengeye oturacağına inanıyor ve bu yaygın ve gereksiz gibi görünen kullanımın oluşturduğu çöplüğün ortadan kalkacağına ve yerini ancak nitelikli olanların alabileceğine inanıyorum.  Bu sonucun gerçekleşmesinden yine biz aydınlar, bilinçli insanlar sorumlu olmak ve nitelikli ürünler sürecini ve alışkanlığını yerleştirmemiz gerekiyor: “Sanat ve Toplum” gibi…

Eski zaman sanatçılar arası dostluklara gelince, doğrudan İnternet teknolojisinin ve bağıl uygulama ve cihazların kullanım niyetinin değil, neoliberal politikaların post modern anlayışının sonucudur bu durum. Post-modernizm sadece sanatta değil, hayatın her alanında kendini alan buldu, egemenliğini kurdu.  Toplumda alışılmışın dışında yeni olgular, alışkanlıklar, ilişki biçimleri yarattı: parçalanmışlık, tutarsızlık ve karşıtlıkların bir arada oluşu, işlevsizlik ve ikilem vb. Bunları üstesinden ne kadar gelirsek, o kadar kısa sürede daha sağlıklı bir toplum oluşturabilme sürecine girebiliriz. Bu sorunu aşmak sorumluluğu da sadece sanatçılara değil, bütün duyarlı toplum bireylerine yüklenmiş bir görevidir.

MG: Bir yazınızda, ”İdeolojik olarak güçsüz ve sanatın kendisine ve işlevine ilişkin yetersiz – bilgisiz- olan sanatçının ürettikleri de aynı yetersizlikleri içinde barındıracaktır.”(1) diyorsunuz. Sanatçının üretimde bulunduğu alana ilişkin teorik ve pratik eksiklikleri nasıl giderilebilir? Yazın hayatına yeni başlayan gençlere bu konuda neler önerirsiniz?

SAA: İçinde yaşadığı dünyanın çelişkilerine ve insan ilişkilerine hâkim olamayan, bu çelişkilere bir felsefi bakış açısı geliştirememiş olan sanatçının sanatsal üretimini dar bir bakış açısıyla sınırlamasına, daha doğrusu bir perspektifinin olmamasına neden olur. Perspektif olmaksızın bir sanatsal üretimin ortaya çıkarılması düşünülemez. Sanatsal ürünün yönünü, özünü belirlemekte perspektif oldukça önemli yer tutar.  Bu perspektif sanatsal yaratının nasıl olması gerektiğini ve neyi nerede ne amaçla kullanacağımızı göstererek bize yardımcı olandır. Bunun kazanılması sanatçının ideolojik donanımın yeterliliğine ve sanata ve nasıl olması gerektiğine ilişkin gerek teknik gerek kuramsal donanıma gereksinim vardır. Bu donanım ancak emek vererek, sanatsal bir etkinlik içinde olma öncesi ve sürecinde,  detaylı inceleme ve araştırma ile kazanılan entelektüel birikime bağlıdır.

Günümüz sanat üretimleri, yani o mantar gibi türeyen yayınlar,  genelde “esinlenme” kaynaklıdır ve her duygulanan ve kendini birkaç sözcüğü, görüntüyü, fırça darbesini bir araya getirmeye muktedir gören herkes hisseden her kişi sanatsal ürünler vermeye çalışmakta. Günümüzde işte biraz önce yukarıdaki sorunuz da tartıştığımız “sanatçının kendi “cumhuriyetini “kurması ve özsever oluşu” daha çok bundandır: kuramsal yetersizlik ve sanat bilincinin yokluğu. Bu nedenle herkes kendi duygusunu, esinini ve ortaya çıkardığı yaratısını önceliyor ve değerli görüyor, çünkü yaptığı işe ilişkin kazanılmış derinlikli entelektüel bilinç yok ortada. Olmayan bilinç, doğal olarak, nesnel değil, öznel bir değerlendirmeye yol açacaktır.

Yani kısaca söylemek gerekirse sanatçı içinde bulunduğu politik, kültürel ortamı anlamak, gelişen yeni koşulları tanımlamak, eleştirmek ve gerektiğinde en tutarlı tavrı koyabilecek bir birikime sahip olmak durumundadır ki nitelikli sanatsal üretim yapabilsin.

MG: Kimileri dergileri edebiyatın mutfağı olarak değerlendiriyor. Kimileri de piyasadaki dergilerin içerik bakımından aynılaştığını ve bir yayın politikasına sahip olmadıklarına vurgu yapıyor. Bir röportajınızda Yeni Gelen Dergisi süreci sonrası, ortaya çıkan anlayış farklılığı yüzünden yollarınızın ayrıldığını belirtiyorsunuz. Bir parçası olduğunuz dergi sürecinde yollarınız neden ayrıldı? Sizce piyasadaki boşluğu dolduracak nitelikli bir kültür edebiyat dergisinin yayın politikası nasıl olmalıdır?

SAAGeçmişte çok sınırlı sayıda, nitelikli, mutfak sayılabilecek dergi varken, günümüzde buna rastlamak hemen hemen olanaksız gibi. Günümüz dergilerinin – taşrada ve birkaç tane de büyük şehirlerde olan amatör birkaç dergi dışında- büyük bölümü sermaye ile ilişkili medyanın yayın organı durumundadırlar. Dergicilikte en önemli olan dağıtım ağları da bunların kontrolünde olduğundan, tanıtım, reklam ve dağıtım ağlarının içine katılabilmek büyük bir sermaye gerektirmektedir. Gerek rekabetçi yaklaşım gerekse Neo-liberal politikalarla olan ilişki nedeniyle, günümüzün piyasa dergileri, kazançları ve egemen ideolojiye hizmetleriyle ilgilidirler. Bunların sanata ya da sanatçıya katkıda bulunmaya ilişkin bir kaygıları yoktur, olamaz da! Daha çok amaçları için araç olarak kullanabilecekleri sanatsal ürün ve sanatçıya gereksinimleri vardır.

Yeni Gelen dergisinden ayrılma sürecine gelince, ayrılma gerekçelerimize ilişkin o tarihlerde yayınladığımız açıklama ve o açıklamadaki ana başlıklar bu ayrılma gerekçelerimize ve bir derginin yayın politikasının ne olmasına ilişkin bize fikir verecektir. O bildiri de biz şöyle demiştik:

“Yeni Gelen dergisi toplumcu değerleri sömüren, ezilenlerin insanlaştırılmasına yönelik mücadele pratiğinin her an yeniden üretilmesine düşmanca yaklaşan ve burjuva adına yönetenlerin gönüllü savunuculuğunu toplumcu değerleri alet ederek yapmaya yönelen bir yayın ve etkinlik olmaya evirilmiştir.”

Sonrasında ise belirli başlıklar haline eleştirilerimizi sıralamıştık. O eleştirile başlık olarak şöyleydi:

a. Kendini insanlığın güzelliğine adama iddiasında olan aydınlar ve sanatçılar yazılarını gerçekliğin açığa çıkarılması ve harekete geçirici edimler yaratma etkinliklerini sağlayacak tavırla yazarlar.

b. Aydınlar ve sanatçılar toplumsal sorunlara ve ezilenlerin bilinçlendirilmesi ve aydınlatılması aracı olan sanatsal üretim araçlarını kendi bireysel amaçları için kullanmazlar.

c.  Aydınlar ve sanatçılar ülkelerinin zor dönemlerinde sorumluluk üstlenir ve demokrasi güçleri ile dayanışma ve birliktelik koşullarını sonuna kadar zorlarlar, eşit yurttaşlık ilkesini savunur, hâkim etnik kimlik örgütlenmelerinin tekçi yaklaşımlarını reddeder, var olanların da yanlarında yer almazlar.

d.  Aydınlar ve sanatçılar, küçük burjuva beklenti ve çıkarlar amacıyla yazılar ve sanatsal ürünler ortaya koymazlar. Kendilerinde bu türden beklentileri oluşturacak ve sekterliğe neden olacak etkinliklerle aralarına mesafe koyarlar.

e.  Gerçekçi aydınlar ve sanatçılar kolektif çalışmalarda kolektifin çıkarlarını öncüller ve hiçbir koşulda bireysel egolarını ve beklentilerinin tutsağı olamazlar.

f.  Aydınlar, sanatçılar özellikle de önderlik iddiasında bulunanlar, eleştirilerden korkmaz, onlarla yüzleşir ve sorunların demokratik ortamlarda tartışılmasından kaçmaz ve çözümü ve birlikteliği sonuna kadar zorlarlar.

g. Aydınlar, sanatçılar önderler kolektif çalışmaların olumlu sonuçlarının ortak emek ürünü olduğunun farkında olur ve kendilerine mal etme gibi küçük burjuva sekterliği bataklığına düşmezler.

Bu sıraladığımız genel kuralların, altına detaylı bilgiler ve örneklemelerde koymuştuk elbette, ancak burada onları sıralamak ve anlatmak söyleşinin yönünü değiştireceğinden isterseniz okuyucuyu aşağıdaki linke giderek o bilgilere ulaşabilir.(http://sanatvetoplum.org/index.php/2018/07/18/yeni-gelen-dergisine-iliskin-zorunlu-bir-aciklama/)

Genel olarak sıraladığımız genel ilkeleri koruyan ve gereğini yapan her kolektif çalışmanın başarılı olacağına inanıyorum. Buna dergi çalışmaları da dâhil. Olgunlaşmış ve egolarından sıyrılmış insanların işidir bu türden toplumsal amaçlı çalışmalar. Özellikle de bu çalışmalara önderlik yapacak kişilerin küçük burjuva sekterliklerinden sıyrılmış ve insanlaşmış olmaları gerekmektedir.

MG: Şiir yarışmaları ve ödüller üzerinden sürekli gündemden düşmeyen tartışmalar yürütülüyor. Bir kısım sanatçı şiir yarışmalarını kökten reddediyor, bir kısımsa kural ve ilkelerinin iyi belirlenerek adam kayırmacılığın önüne geçilmesini yeterli görüyor. Bu bağlamda şiir yarışmaları ve ödüller konusundaki düşünceleriniz nedir?

SAA: Yarışmalar ve bu yarışmalarda verilen ödülleri tümden reddetmek gerekiyor. Bu durumun yumuşak geçişi ya da ara çözümü yoktur, olamaz da; ancak sanatçıların ürettikleri ürünlerin değerini görmeye ilişkin bir gereksinimleri de vardır.  Bu gereksinimi karşılayacak çözümler üretmek gerekiyor. Bazılarının söylediği gibi, “sanatın gerçek değerini halk belirler” ifadesi de konuya oldukça sekter yaklaşmaktır. Sanatçının sanat bilincinin olması ve bu bilinçle sanatsal yaratılar yapması gerektiğini söylediğimiz bir toplumsal yapıda, sıradan insanlar nasıl belirleyecekler bir yapıtın gerçek değerini?  Sanat eğitiminin olmadığı ve sanatın kendisine bile karşı olunan ve yıllardı tüketilmek, yok edilmek istenen bir ve çok az iyi örnekleriyle karşılaşılan ve özellikle de günümüzde post modern bir anlayışla şekillenmiş sanat beğenisi olan halk nasıl anlayacak hangi ürün nitelikli, hangisi değil?

Neyse, tekrar yarışmalara ve ödüllere dönecek olursak, söylemem gerekir ki ödüller için yarışmalara katılmak, bilinçsiz,  alternatif çözümleri üretemeyenlerin ya da tavrını egemen sanat anlayışı post- modern sanattan yana koyanların deneyledikleri bir tercihten öte piyasanın dayattığı bir zorunluluk gibi görünüyor. Çünkü ürettiği ürünü kabullendirmeyi ve değerini görmeyi böyle sağlayabiliyor ya da ürünün ancak böyle değer bulduğunu düşünüyor pazar-piyasa ilişkilerinin hâkim olduğu sanat alanında. Bu bakış açısını değiştirmek gerek. Oluşmuş bu kanının değişmesi, yukarıda söz ettiğim gibi alternatif sanat etkinlik ve değerlendirme çalışmalarıyla üretilecek çözümlerle olanaklıdır. Böylesi bir çözümün kalıcılığı ve sürekliliği gibi bir zorunluluğu ve yeni ortaya çıkan ürünlerin düzenli bir biçimde sanatsal değeri ve kabul edilebilirliğinin ne olduğunun belirlenmesi gerekiyor. Bu durumda daha derli toplu ve sanatsal değeri olan ürünler kitlelere ulaşacak ve bugün duyumsadığımız kaygıların daha uzağında olunabilecek ve toplumsal bir beğeni de oluşturulabilecektir. Bunun başarılması çabasının gerçekçi eleştirmenlere büyük bir yük bindireceği ve sorumluluk almalarını gerektireceği gün gibi açık. Tek tek sorumluluk üstlenen sanatçı ve eleştirmenlerle böylesi bir sonucun başarılması oldukça zor bir sonuç. Bu nedenle gerçekçi belirli çatılar altında bir araya gelinmesi ve bir imecenin ülke genelinde örgütlemesi ön koşul gibi görünüyor.

MG: “Toplumcu Gerçekçi Şiir” günümüzde toplumsal mücadelenin gerilemesiyle de görünür hale gelmekte zorlanıyor. Yayıncılık piyasasını sermaye gruplarının yönlendirdiği ve desteklediği iklimde kendine yeniden alan açmaya çalışan “Devrimci Gerçekçi Şiir” nasıl alternatif hale getirilebilir?

SAA:  Öncelikle şunu belirtmek isterim; “Devrimci Gerçekçi Şiir” tanımlamasını doğru bulmuyorum. Eğer bununla “Politik Şiir” demek istiyorsanız, onun da çok doğru bir tanımlama olduğunu sanmıyorum. Şiir ya da genel anlamda sanat değiştiren, dönüştüren özelliği ile zaten devrimcidir, olmak zorundadır. Bu özelliği şiirin olmazsa olmaz özelliğidir. Bu işlevin aksini iddia edenler, şiire farklı anlamlar görevler yükleyenler şiiri özü gereği var olan özelliklerinden uzaklaştırmak isteyen egemen gün yanlılarıdır. Tarihsel olarak var olan bu gerçeklik, her zaman, yönetenlerin ilgisini çekmiş ve bu özelliği nedeniyle her olasılıkta egemenliklerinin kalıcılığını istediklerinde genelde sanatı, ama daha çok şiiri kullanmak için gereğini yapmışlardır. Şiirin bu etkileyici işlevi anlamında “Politik Şiir” de farklı bir şiire değil, aksine değiştiren dönüştüren şiire tekabül eder, çünkü her şiir aynı zamanda politiktir ve bir bildiri içerir.

“Toplumcu gerçekçi” şiirin bugün ki durumunun toplumsal mücadelenin gerilemesinden çok şimdiye kadar bu söyleşide konuştuğumuz konularla ilişkisi var. Toplumcu gerçekçi geleneğin toplumsal mücadelenin yaygın ve güçlü olduğu dönemlerde de toplumcu şiir geleneği çok güçlü değildi, sadece toplumsal duyarlılıktan dolayı oluşan bir ilgi vardı. Bunu en iyi anlamak için eleştiri geleneğine bakmak gerekiyor. Türkiye sanatı geçmişine baktığımızda  “Toplumcu Gerçekçi”       eleştiri geleneğinin yetiştirdiği eleştirmen sayısı bir elin parmağı kadar yok, bunların birçoğu da bugün yaşamıyor ve geriye kalmış kitapları dışında devrettikleri bir gelenek ve yetiştirdikleri kimse yok! Bunun en güzel kanıt, 12 Eylülün hemen sonrasında sanat alanına hâkim olan “İkinci Yeni” sanatçıları post modern sanat anlayışı ve bu anlayışta olan eleştirmenler ve sanat direktörleridir. Hatırlarsanız bu dönem sonrası gerçekçi sanatçılar post modern kuşatmaya karşı bire direniş bile örgütleyemediler; bunun tek sorumlusu darbe sonrası oluşan iklim değildirgerçekçi sanatçı ve eleştirmenlerin bir gelenek oluşturamamış olmaları ve en ufak bir rüzgârda savrulmalarıydı. Yaklaşık 40 yıldan fazla bir süre ben ve benim gibi düşünenlerin hala bu geleneği bırakın oluşturmayı, yaratmayı, varlığını yeniden insanlara hatırlatmayı ve “sanatın farklı bir şey” olduğunu, post modern sanat anlayışının aslında tümüyle tahrif edilmiş “sanatın yeniden üretilmesi” olduğunu anlatma çabası bundan değil mi?

“Gerçekçi Şiirin” alternatif olması ideolojik olarak güçlü oluşuna, post-modern sanat karşısındaki kararlı duruşuna ve kitlelerle ve diğer sanatçılarla bir önceki soruda belirttiğim gibi güçlü bir “Gerçekçi Eleştiri” sürecini başlatıp yaygınlaştırarak bir geleneğin oluşturulmasına bağlıdır.

MG: İçe dönük bireysel sanat anlayışına karşı bu gidişattan hoşnut olmayan devrimci sanatçılar birlikte hareket etmenin zeminini yaratabilir mi? Yani bir karşı duruşun işaret fişeği sayılacak bir karşı oluş hali inşa edilebilir mi?

SAA: Ben bu soruyu “bireyci sanat anlayışı” karşıtı bir mücadele olarak görüyorum.  Her sanat yapıtı onu yaratandan dolayı aynı zamanda bireyseldir, çünkü bir toplumun ortaya çıkardığı hiçbir şiir yoktur. Bireyci yani varoluşçu sanat anlayışı ise toplumu, toplumsal sorunları ve bireyi o toplumsal sorunlar gerçekliği içindeki bir birey olarak değil de, onu bütün bu ilişkilerinden yalıtarak ele alan sanat anlayışıdır. Bu anlayışla post modern sanat örtüşürler. Bu nedenle bunlara karşı verilen mücadele de örtüşür. Bunlara karşı mücadelenin salt devrimcilerle değil gerçekçi bütün sanatçıları ve eleştirmenleri içine alacak bir karşı oluş ile yapılması gerektiğine inanıyorum. Bu mücadele aynı zamanda demokrasi mücadelesiyle de örtüşür ki her koşulda çözümü güçlü kararlı bir bilinçlenme sürecinden geçiyor. Yani kısaca haklı olduğumuzu bildiğimiz bir sorunu çözebilmek için işimizi iyi yapmamıza yarayacak bir perspektife sahip olmak için iyi bir kuramsal donanıma sahip olmalıyız.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

SAA: Son söz olarak şunu söyleyebilirim: Son yıllarda post-modern sanat anlayışı karşısında belirgin bir bilinçlenme ve karşı duruş gözlemliyorum. Bunun zamanla daha çok gelişeceğine ve başarısının da hızlı bir bilinçlenme sürecinde, entelektüel bilinçten geçtiğine inanıyorum. Başaracağız!


ÖZGEÇMİŞ

1957 Malatya doğumluyum, İlk, Orta ve Lise okullarını Malatya’da okudum. 1976’da ODTÜ Gaziantep Kampüsü Makine Mühendisliği Bölümünü kazandım ve yaklaşık 3,5 yıl G. Antep’te okudum.  12 Eylül öncesi politik iklimin doğal sonucu olarak bedel ödeyenlerden olunca 1979 sonlarında okuldan atıldım.

1980 Ekim ve sonrasında 4 yıl 9 Eylül Üniversitesi İngiliz Dili Eğitimi Anabilim Dalında okudum. Bu dönemde Fakülte Tiyatrosu’nu yönettim. Okulu bitirdikten sonra 1 yıl MEB bünyesinde İngilizce Öğretmeni olarak Erzurum Oltu’da. Bir yılın sonunda istifa ederek İstanbul’a geldim. Amacım Tiyatrocu olmaktı; ancak olası olmadı. Ekmek kavgası ağır bastı.

İstanbul’ da bir dönem gazete muhabirliği yanı sıra, 1986 – 1990 yılları arasında, Özel Öğretim Kurumlarında İngilizce Öğretmenliği, Yöneticilik yaptım. 1991 – 2004 yılları arasında kendime ait İstanbul’da Yabancı Dil Kursları işlettim.  Yabancı Dil Kurları işletmeciliği yaparken Eğitimde Perspektif Dergisi’ni çıkararak aynı zamanda Genel Yayın Yönetmenliği yaptım. Yine bu dönemde bütün bu çalışmalarım arasına İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi MBA (Yönetim Organizasyon Yüksek Lisans) öğrenimini sıkıştırmayı da ihmal etmedim.

2004 yılından günümüze Yabancı Dil yayınları alanında yayıncılık yaparken, yaklaşık 30 civarında Sınavlara Hazırlık ve İlk-Orta Öğretim İngilizce kitap yazdım.

Yayıncılık yaşamım sürecinde sanat alanında araştırma ve inceleme çalışmaları yapmaya çalıştım. Şu ana değin yayınlanmış iki şiir kitabım (Selam Ettin Yalnızlığında Ölümün ve Genele Açık Aşk) , farklı dergilerde ve web sitelerinde yayınlanmış sanat ve edebiyatla ilgili yazılarım bulunmakta. Ayrıca üzerinde çalıştığım bitmek üzere olan iki roman çalışmam var.

Yazma ve sanatsal üretim çalışmalarına devam ederken,   sorunlu bir dergi (Yeni Gelen Dergisi) süreci sonrası anlayış farkına düştüğümüz arkadaşlardan ayrılarak, gerçekçi sanat anlayışını savunan birkaç arkadaşla kurduğumuz http://www.sanatvetoplum.org sitesinin editörlüğüne de halen devam ediyorum.


(1) http://sanatvetoplum.org/index.php/2021/02/23/kitle-kulturu-sanat-ve-sanatci/

“Şair kendi şiir çizgisinin sürekliliğini sağlarken üstüne koyarak yol almalı”

Geçtiğimiz günlerde “İyi” adlı şiir kitabını okuyucusuyla buluşturan Önder Birol Bıyık’la geçmişten günümüze şiir yolculuğunu ve yaşamında şiire dahil olan ne varsa “gelecek ve sanat” üzerinden konuştuk…

MUSTAFA GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

Önder Birol BIYIK: İnsan sürekli keşif halindeyken, kendini en iyi tanımlayabilecek cümleleri bulması sanırım çok zor. Yine de deneyeceğim. Şöyle böyle yarım asra yakın bir hayatla hesaplaşmasını tüketip bir türlü rahata eremeyen, yaşadığı çağ ve sistemle uzlaşmaya namüsait bir kişilik… Sosyal, sınıfsal, aileden gelen mezhepler çelişkiler üniversite kesitinde hayat akışını kökten değiştirmiş ve hala o sürecin artçı şoklarını kendisiyle birlikte sürükleyen, gençliğini duvarların ardına bırakırken oradan iyi kötü bir şairlik damıtmayı becermiş biri… Çocukluk yaşamımın altın çağıydı. Doğum hikâyemi bir kaç kez dinlemiştim annemden. Doğum anı geldiğinde uzun süre annemin rahminden çıkmamak için inat etmişim. Elektrikli kanca ile çekmişler. Yaşanmaya değer bir dünya olmadığını daha doğmadan hissetmişim demek. Doğduktan sonra da uzun süre ağlamamışım. Sonra burnuma hortum uzatmışlar bu kez de susmak bilmemişim. Yani çok istekli geldiğim söylenemez dünyaya. O gün bugün, çatışma sürüyor ve besliyor beni.

MG: Refik Durbaş, “Ne şairler cezaevi kapısı önünde dursaydı, ne böyle şiirler yazılsaydı…” demiş. 90’lı yıllarda 10 yıl çeşitli cezaevlerinde yattınız. Cezaevi geçmişi olan pek çok şairin de yaşanılan yılların eylemliliği yüzünden şiirle cezaevinde tanıştığınızı biliyoruz. Hak ihlallerine karşı direnişle geçen cezaevi pratiğinizin şiirinize ne gibi etkileri oldu?

ÖBB: Çocukluğumdan beri şiir yazardım aslında. Üniversiteye gittiğimde hızla politikleşince o dönemin öncelikli motivasyonları gereği şiir de hayatımdan uzaklaştı. Yıllar sonra cezaevinde yeniden bağ kurdum şiirle. Şiir ve edebiyat dünyasını gözetleyen ve kalıcı olma muradıyla kurulan bir yeniden başlayıştı bu. Dışarı çıkalı on dokuz yıl oldu. Ancak hayatınızın gençlik çağlarındaki o büyük kırılmanın etkisi zamanla ölçülebilecek bir şey değil. Üstünden yıllar geçse de o etkiyi hep taşıyorsunuz içinizde. Mahpusluğun şiirime etkisini iki farklı boyutta değerlendirmek lazım sanırım. Birincisi sistemin, muhaliflerini dize getirmek için örgütlediği zor kurumlarında siyasi bir mahpus olarak yaşamak ve bunun şiir kavrayışına etkisi… Bu etki, mahpushane görmüş diğer şair ve yazarlarla benzerlikler taşır. Orada bir misyon insanısınız, siyasi bir duruşunuz var; dahası edebiyatla haşır neşirsiniz. Bu muhalif duruş şiirinizin evrimini de belirliyor. Ancak benim açımdan asıl öne çıkanı, içeride sol yapıların şekillendirdiği insan tipolojisine şiirin diliyle itiraz etmem oldu. Bireysel şiir sınıfına koyabileceğimiz şiirlerin arka planını, bu iç eleştiri ve itiraz içinde kendini keşfetme, kendinle barışma çabası oluşturuyor. Bunu şiirlere bakınca anlamak güç ama benim için böyle bir arka planı var. Bu, tersten özgürleştirici bir politik duruş. Bilirsiniz, sosyalist hareketlerde birey meselesi netamelidir. Bizim zamanımızda çok da önemsenmezdi açıkçası. Şimdilerde kırılıyor bu çarpık bilinç. Özgürleşme, toplumsal ve bireysel boyutuyla iç içe alınıyor. Politik ihtiyaçları öncelerken hep kolektivizme ve biz’e vurgu yaptık. Aynı tornadan çıkmış birörnek tipler haline geldik. Birey kimliği, burjuva kültürünün bir yansıması olarak hep hedef alındı. Ben olmadan biz olma meselesi hep kafamı kurcaladı içeride. Bireyin sosyalizm açısından önemini, içeride daha bağımsız hareket etmeye başladığımda keşfettim. O sert mücadele ikliminde ‘biz’ kişiliğinde, her şey ötelendi. Bu sadece süreçle izah edilebilecek bir şey değil, ideolojik bir şey. Bana sorarsanız kökü Leninist partiye kadar gider. Bir ‘parti kişiliği’ vardı ulaşılması gereken, bir de mücadele edilmesi gereken ben. Bu karşıtlık ilişkisini sorgularken ancak kendimle ve bireyselliğimle barışarak özgürleştirici bir yaşam eyleminin sahibi olabileceğimi düşünmeye başladım. Kendime döndüğümde o zamana kadar içimin sığınağına kapattığım nice yarım kalmışlıklarım, hüzünlerim, yalnızlıklarım, acılarım yüzeye vurmaya başladı. Çok dağınık ve nasıl toparlanacağını bilmediğim ama özgürleştirici bir şeydi bu. Bu noktada şiir sanırım bu travmatik yüzleşmeyi atlatmada, acıları ehlileştirmede, kendimle barışmamda etkili bir yol oldu. Bu bakımdan bireysel gibi görünen şiirlerimin aslında bu alt metin içinde, en politik şiirler olduğunu düşünüyorum.

MG: Geçtiğimiz günlerde sizinle yapılan bir röportajda; “Bütün zamanımı yeni yazmaya başladığım romanım alıyor,”(1) diyorsunuz. Sizce bir sakıncası yoksa yazmakta olduğunuz romanınızın teması nedir?

ÖBB: Bizler siyasi mücadelede, denilebilirse 90 kuşağıyız. 90 kuşağı, 20. yüzyıl sosyalizminin son kuşağıydı. Çöken sosyalizmin bütün enkazı bizim omuzlarımıza kaldı. Bütün argümanlarımız çöken sosyalizme aitti. Dünyanın üçte birinde hâkim olan sosyalizm kâğıttan kuleler gibi çökerken, biz çökmüş bir devrimin kavramlarıyla devrim yapabileceğimizi sandık. Hayat boşluk tanımaz. Gelişemiyorsan çürürsün. Bizim kuşağın çok cesur, özverili ve hiçbir bedel ödemekten kaçınmayan bir kuşak olduğunu söylemeliyim. Ancak yaşanan devasa dünya krizi, çoğu yirmili yaşlarını süren bir kuşağın özverisiyle çözümlenemezdi. Belki her şeyini ortaya koydu ama yenilginin travmasıyla yüz yüze gelmekten kaçınamadı. Romanımda bizim kuşağın trajedisine edebi bir kurgu içinde mercek tutmaya çalışıyorum. Soğuk savaş döneminin kapanışı, sosyalizmin aldığı yenilginin ardından gelen dibe vuruş hali ve bu hal içinde biriken insan hikâyeleri… İdeolojik, felsefi, yaşanmışlık içinde çok boyutlu bir sorgulama… 90’ların Sivas katliamı, Gazi direnişi gibi tek tek siyasi olaylarına ilişkin romanlar var ama bu dönemin yaşanmışlıklarının bütünsel bir anlatımı yok benim bildiğim. Biraz bu boşluğu doldurma muradıyla çıktım yola. Uzun yıllar kafamda pişirdiğim bir kitaptı. Zaten hızlı düşünüp hızlı yazan biriyim. Romanın yarısı birkaç ayda bitti.

MG- Bir şair olarak roman yazma süreçlerinin zorlukları nedir?

ÖBB-Şairliğin roman yazmayı olumsuz etkilediğini sanmıyorum. Aksine imgesel düşünebilme yeteneği, romanı besleyen bir şey haline de dönüşebiliyor. Bilirsiniz, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Vedat Türkali gibi pek çok yazar, edebiyata şiirle başlamış ama sürdürmeyince nesre yönelmiş. Bu şiirin cevher bir yazın türü olarak sürdürülebilme güçlüğünü de gösterir. Ancak şiir yazarken düzyazı yazamayan şairler de tanıdım ben. Şaşırdım da açıkçası. Alt yapı eksikliğinden ileri geliyor bu. İmgesel düşünebiliyorlar, fena dizeler çıkartmıyorlar ortaya ama iki satırlık metni yazarken tıkanıp kalıyorlar. Ben uzun yıllar yazının pek çok türüyle haşır neşirim. Kesintisiz altı yıl Halkın Nabzı gazetesinde köşe yazıları yazdım, Yazılarımın çoğu hayata dair, edebi dille kaleme alınmış yazılardı. Ayrıca öyküler yazdım, çeşitli dergilerde yayımlandı bunlar. Bazı arkadaşlar, nesir dilimin şiir dilimden daha iyi olduğunu söylüyorlar. Bilmiyorum tabii… Fakat şunu söyleyebilirim, romanda bazı bölümleri yazarken tüylerim diken diken oldu.

MG: Özellikle şiir kitaplarının yayınevleri tarafından üvey evlat muamelesi gördüğünü biliyoruz. Şiirin bir edebi tür olarak geçmiş yıllara göre irtifa kaybetmesinin sebepleri nedir?

ÖBB: Şiirin çaptan düşmesinin çok çeşitli nedenleri var. Şiir konusunda kafa yoran pek çok şair, şiire toz kondurmamak adına şiirin sorunlarını, yayınevlerinin tutumu, şairlerin sayısındaki artış, 12 Eylül’ün ve sonrasında gelişen post modernizmin etkisi gibi dönemsel mikro nedenlerle izah etmeye çalışıyor ama bence bu kadar basit değil mesele. Küreselleşmenin enstrümanları yeni bir dünya kültürü, yeni bir insan tipolojisi yaratıyor. Bu insan tipolojisi teknikle çok iç içe. Çok rasyonalist düşünüyor, hızlı üretip hızlı tüketmek istiyor, piyasayı hep gözeten bir yerde duruyor. Rahatına düşkün, büyük sorunları kendine dert edinmek isteyen bir yapısı yok. Sanatın bile teknolojik olanını seviyor. Böylesi bir jenerasyonda şiir gibi lirik ve okurdan çaba isteyen bir tür karşılık bulmuyor. Elbette diğer hususlar da var. Yayınevleri ve şairler elbirliği ile şiiri mahvetti. Resmi ya da sivil kültür yapıları şiiri görmezden geldi.12 Eylül sonrası İkinci Yeni’nin kötü taklidi, içeriksiz, şekil oyunlarına dayanan, yığma şiirler, okuru küstürdü. Yayınevleri şairin parasını alıp üç kuruş para kazanacağım diye her önüne geleni şiir diye bastı. Ancak bunlardan da öte değişen çağ ve değişen insan dinamiği var. Üç yaşında bilgisayarı takır takır kullanan bir çocuğun görsel zekâsı geliyor, imgesel zekâsı değil. Yoksa çok iyi şiirler yazan şairler de var günümüzde ama onların kitapları okur kitlesi yaratamıyor. Şiir ruhunu sinema, resim, plastik sanatlar, sahne sanatları gibi görsel sanatlara geçirerek kartezyenlere ayrılıyor sanki. Önümüzdeki süreçte görsel sanatların, yazılı sanatların alanını iyice daraltacağını kestirmek güç değil. Yazılı sanatın en saf ve en zor türü olarak şiir bundan ilk etkilenen tür… En azından işin başında ontolojik bir tartışma yapma taraftayım ben.

 MG- Geçenlerde “İyi” adıyla bir şiir kitabınız yayımlandı. Son kitabınızı diğer kitaplarınızla karşılaştıran okuyucularınız şiirlerinizde bir farklılık görecekler mi?

ÖBB: Her kitapta yeni tarzlar deneyen bir anlayışım yok. Dahası bunu hercai buluyorum. 30-40 yıllık bir zamanda modern şiirin ana akımları şiirimize yerleşirken bu akımlar kendi külliyatlarını oluşamadı. Her gelen akım bir öncekini yadsırken sürekli yeni arayışı, arkada zengin eserler bırakılmasına da mani oldu. Şair kendi şiir çizgisinin sürekliliğini sağlarken üstüne koyarak yol almalı. Eğer gerçekten radikal bir poetik açılım yakalayabilirse -ki şair için büyük varidattır bu- vakti gelince zaten olur o. Gelişme, yenilik ve miras arasındaki dengelerin sağlıklı inşasından söz ediyorum. Elbette her şiir kitabı bir öncekine yenilikler taşır. 2004’ten bu yana dört şiir ve bir deneme kitabım çıktı. Arada “Çözülüş Demleri” ve “Yanlış Kuşlar İskelesi” yeni baskılarını yaptı. İlk kitaptan bu güne süreklilik içinde kendini zenginleştiren bir şiirin izini sürdüğümü sanıyorum. Çözülüş Demleri’ndeki şiirlerin çoğu mahpushanede yazıldı. Az önce bahsettiğim keşif sürecinde içe dönük şiirlerdi, lirizmi daha yüksekti. Yanlış Kuşlar İskelesi’nde biraz daha kendinden çıkan, dış dünyaya açılan şiirler yer aldı. Öznenin sadece birinci tekil şahıs olmadığı daha genelleştiği bir çizgiydi bu. Eksik Canlar Sokağı’nda şiir hayata ve doğaya daha fazla açıldı. “İyi” ise tutunamayan insanlarla kentin sokaklarına, izbe barakalara, gecenin netameli karanlıklarına çoklu yalnızlıklara, yer altı yaşamına açıldı şiirim. Tematik açıdan böyle… Birçok şiirin arka planında toplum eleştirisi var aslında. Yanı sıra direkt toplumcu damara dahil edilebilecek şiirlerim var. Bir şiirin ilk üç dizesini okuyan iyi bir şiir okuru, o şiirin şairini tanıyorsa, o şair kendi sesini kurmuş demektir. Bugüne kadar yazdığım şiirler hepsi benim bir parçam, yaşanmışlığım, can kırıklarım. Hepsini alıp başucuma koyuyorum ama şiirde yeni bir yönelimin eşiğine geldiğimi de hissediyorum.

MG: Kimileri dergileri edebiyatın mutfağı olarak değerlendiriyor. Kimileri de piyasadaki dergilerin içerik bakımından aynılaştığını ve bir yayın politikasına sahip olmadıklarına vurgu yapıyor. İzlediğim kadarıyla çeşitli dergilerde şiirlerinizi okuyucuyla buluşturuyorsunuz. Hatta bazı dergi ve yayınevi seçici kurullarında görev üstlendiğiniz oluyor. Şiirlerinizi dergilerinizi gönderirken hangi ölçütleri gözetirsiniz?

ÖBB: Katı olan her şeyin buharlaştığı dönemdeyiz. Marshall Bermann bu sözü modernist kentleşmenin sonuçlarını tarif etmek için söylemiş ama sanırım küresel çağa daha çok oturuyor bu söz. Eskiden edebiyat dergilerinin de şairlerin de sayısı fazla değildi. İletişim olanakları bu derece gelişmemişti. Genç bir şair adayı edebiyat dergisinde bir şiirini yayınlatmak için bazen yıllarca beklerdi. Her derginin bir okur kitlesi ve şair kadrosu vardı. Dergiler hem ekol hem de okuldu o zamanlar. Bugünün dünyasında böylesi misyon dergileri kurmak güç. Birincisi, şairlerin şiirleri arasında öyle derin farklılıklar yok. Benzer şiir anlayışı genelin eğilimleri de belirliyor. İkincisi, o zamanlar bu dergilerin aynı zamanda ideolojik bir muhtevası olurdu. Edebiyatla ideoloji arasında sıkı bağlar vardı. Şimdi ise belki de bütün zamanların en apolitik şairler dünyasını yaşıyoruz. Her dergi cafcaflı bildirgelerle çıksa da bir süre sonra birbirine benzemekten kurtulamıyor. Bir ayda üç dergide imzası görünen şairler var. Bazen yapıcı tarafından yaklaşıp bu geçişkenliği şiir ortamının demokratikleşmesi ve çoğulculuğu olarak da okuyabilir miyiz, diye sormuyor değilim. Fakat emin değilim bundan. Tüketim kültürüyle de bağları var gibi geliyor bana. Belki de bu çağın kültürü bu. Aslında dergilerde çok şiir yayınlattığım söylenemez. Sürekli orada burada gözüküp piyasa yapmak için koşuşturanlardan, ismini dolaşımda tutunarak var olmaya çalışanlardan olmadım hiç. Taş yerinde ağırdır. Şiirlerimi gönderdiğim dergilerin milliyetçi, şoven çizgide olmamasına dikkat ediyorum. Büyük sermaye dergilerine hiç ilgi duymadım bugüne kadar.

MG: Cezaevi sonrası bir süre Cumhuriyet gazetesi kitap ekinde çalıştınız. Kitap eklerinin reklam ve tanıtım gelirleri üzerinden büyük yayınevlerinin etkisi altına girdiği gözlemleniyor. Özellikle bankacılık alanında faaliyet gösteren yayınevleri kitap eki sayfalarını parselleyerek okuyucu üzerinde etkili olmaya çalışıyor. Bu eşitsiz durumun yazın alanında müdahale anlamında ne gibi etkileri olabilir?

ÖBB: Yerleşik kapitalist sistemde son sözü sermaye söylüyor maalesefSanat Edebiyat dergisinin 1982 Temmuz sayısında “Türkiye’de büyük sermaye gruplarının kültür ve sanat alanlarına yatırım yapmalarını nasıl yorumluyorsunuz?” başlıklı bir soruşturma vardı. Birçok şair ve yazardan yanıt istemiş dergi. Derginin Temmuz sayısında Özdemir İnce şöyle yanıtlıyor soruyu; kısaltarak alıyorum buraya. “Büyük sermaye gruplarının kültür ve sanat alanlarına yatırım, daha doğrusu artık yatırım yapmalarını doğal karşılıyorum. (…) Unutmamak gerekir ki sermayenin, her şeye karşın, en iyiye karşı boynu büküktür. Ticaret için, hevesi ve itibarı için. İşte bu aşamada sanatçının ister istemez hizmetine girecektir. Sermaye sanatçıya kendi ideolojisine hizmet eden bir üretim aracı, bir meta muamelesi yapamaz.” (Sanat Edebiyat ’81, 1 Temmuz 1982, 14. Sayı, Sy. 11-12)

Bu soruşturmanın üzerinden 39 yıl geçti. Sermayenin yazarlar karşısında boynu bükük kalmış mıdır gerçekten? Kim kimi teslim aldı? Bir ülkede egemen sınıflar, kültür ve sanat alanını her zaman denetimde tutmak ister. Banka sermayelerinin yayın alanına girmesinin sebebi de bu… Bu banka yayınevlerinin bütün cirosu, bankanın diğer yatırım portföylerinin yanında devede kulak bile değil. Ama yayıncılığın iplerini de ellerinde tutuyorlar. Yayıncılık sermayeye hem ona prestij kazandıran hem de kültür endüstrisini biçimlendirme olanağı sunan bir şey. Kendisine yakın tehlike görmediği her şey tıpkı Che tişörtleri gibi sermayenin bir nesnesidir. Ömrü kapitalizmle düşmanlıkla geçmiş komünist Nazım’ın kitaplarını gururla sunmakta beis görmezler. Can acıtan şeyler bunlar. Sermaye yayıncılığı açısından amaç ve niyetleri anlamak güç değil. Ancak yazar açısından düşününce, vaziyet biraz daha karmaşık hale geliyor. Her şeyin kapitalist piyasa tarafından yönlendirildiği bir ortamda sadece yayıncılık bunun dışında kalacak, gibi bir beklenti ütopik geliyor bana. Kültür yayıncılığı yapan yayınevleri de piyasanın kuralları içinde hareket ediyorlar sonuçta. İmkânları olsa onlar da çok satmak ister. Şeytanın avukatlığını yaparak bir soru sorayım; bugün bir banka yayınevi “Senin şiir kitabını 20 bin basacağım, sana da yüzde 15 telif” dese “Yok sen banka sermayesisin, sana kitabımı vermem” diyecek kaç muhalif şair çıkar? Bundan dolayı şairi suçlayabilir miyiz? Mesela Yaşar Kemal kitaplarını YKY’ den çıkarırken sermayeye teslim mi olmuştu? İş Bankası Kültür Fethi Naci’yi, YKY Ahmet Oktay, Arif Damar, Gülten Akın’ı vs. bastı. Her yazar yıllarca emek verip ortaya çıkardığı eserinin çok insana ulaşmasını, telifini almayı ister. Hayatın her alanında zaten kapitalizmin içindeyiz. Her şey kapitalizme teslim olmuşken kitap nasıl kurtaracak kendini? Bunun için kooperatif tarzı örgütlenmeler ara bir yol olabilir belki. Daha önce Om, Piya, Yazko gibi örnekleri vardı. İyi işler de yaptılar ama sürdüremediler. Bazı şeyler devrim meselesi gibi geliyor bana.

MG: Şiir yarışmaları ve ödüller üzerinden sürekli gündemden düşmeyen tartışmalar yürütülüyor. Bir kısım sanatçı şiir yarışmalarını kökten reddediyor, bir kısımsa kural ve ilkelerinin iyi belirlenerek adam kayırmacılığın önüne geçilmesini yeterli görüyor. Bu bağlamda şiir yarışmaları ve ödüller konusundaki düşünceleriniz nedir?

ÖBB: Ödül konusun ilkesel olarak reddettiğimi başka söyleşilerde de çok sık dile getirdim. Birçok bakımdan hiyerarşi ve iktidar ilişkisi kuruyor ödül. Birincisi, jürinin şairler üzerinde iktidar haline gelmesi. İkincisi, ödül verilen şairlerle diğer şairler arasında kurulan hiyerarşi. Üçüncüsü, jüride sözü geçen şairlerle yanda oturan şair arasında kurulan iktidar ilişkisi. Dördüncüsü, ödül üzerinden şairin okur üzerinde kurduğu iktidar ilişkisi. Şiirin doğasıyla çelişen şeyler bunlar. Bir de çok nahoş şeyler yaşanıyor ödül piyasasında. Türkiye’de her akıl eden, üç beş jüri üyesini yan yana getirdi mi kolaylıkla şiir yarışması düzenleyebiliyor. Kimin adına, neden, gibi sorulara gerek yok. Nasıl olsa şiir dünyasında ilke, gerekçe, gereklilik gibi seçici kriterler aşınalı çok oldu. Çoğu zaman adına düzenlenen yarışmalarla yaşatılmaya değil, var edilmeye çalışılıyor şairler. Tuhaflık tabii…

Kamuoyuna yansıdığı için örneklemekte sakınca görmüyorum; geçen yıl İlhan Kemal’in Yitik Kitap adlı eseri kendisinden habersiz, yayınevi tarafından Ruhi Türkyılmaz Şiir Ödülü’ne gönderilmiş. Kitap yarışmada “dikkate değer” bulunuyor. İlhan Kemal sonradan bir açıklama yaparak kırgınlığını dile getirdi. Şiire yeni başlayan şair adayı gibi “dikkate değer” bulunmak incitmiş olmalı onu. Şimdi soralım, adına ödül konulan Ruhi Türkyılmaz’ın şiiri mi daha çok tanınır şiir kamuoyunda, “Dikkate değer” bulunan İlhan Kemal’in şiiri mi? Ruhi Türkyılmaz ismini Google’dan taradığınızda adına açılan kültür sanat evi, şiir yarışması ve sitelerdeki kitapları dışında pek bir şey çıkmıyor. Ne bir söyleşi, ne bir şiirine atıfta bulunulan yazı yok. Yani aslında adı, şiir yarışması ile kitlelere ulaştırılmaya çalışılan bir şairden söz ediyoruz. Daha geçenlerde Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü hakkında birçok iddia atıldı ortaya. İddialar doğrudur yanlıştır, bilemem ama Arkadaş Z. Özger’in isminin böyle tartışmalara karıştırılması bile üzüyor insanı. Mesela Haydar Ergülen’e neredeyse iki üç yılda bir ödül verilir. Bu yaşına kadar bilmem kaç ödül almış Ergülen’in ödüle mi ihtiyacı var? Neden verirsiniz hala? Aslında Haydar Ergülen ödüllendirilmiyor, Haydar Ergülen’in popülaritesiyle kendi şiir yarışmasını ödüllendiriyor jüri. Çiğ şeyler bunlar. Bence sanatçılara ödüller emek ödülü ya da onur ödülü biçiminde yarışmasız verilmeli. Ben şiirimi bir masanın etrafında oturan bört beş insana göndereceğim, onlar başka şiirlerle kıyaslayıp not verecekler! Niye dizelerimi başkalarının dizeleriyle yarışa sokayım? Ontolojik reddiye benimkisi…

MG: Son günlerde gündemden düşmeyen bir tartışmaya sözü getirmek istiyorum. Çünkü uzun zamandır “Türkçe Edebiyat” ve “Türk Edebiyatı” üzerinden çok hararetli bir tartışma yürütülüyor. Bu konuya ilişkin düşünceleriniz nedir?

ÖBB: Bu konu ulusalcı edebiyatçıların iştahını pek kabartan bir konu. Geçtiğimiz aylarda Cumhuriyet kitap yazarı Oğuz Demiralp’in kavramı kullanması üzerine Özdemir İnce’nin müdahalesiyleDemiralp’in yazılarına son verildi. Bunun üzerine kitap eki yönetmeni Turgay Fişekçi istifa etti. Tahir Abacı da ekteki yazılarına son verdi. Ardından Üvercinka konuya ilişkin dosya hazırladı. Oda TV’nin bir yazarı, Evrensel gazetesinde Çayan Okuduci’nin Helbestên Hevçerx Yên Tirkî kitabını tanıttığım bir yazıda kestirmeden “Türkçe Şairler” tabirini kullandığım için beni de topu ağzına sürdü. Buradan akılları sıra milliyetçilik devşiriyorlar. Benim de benimsediğim gibi Türkçe edebiyat diyenler yeni bir tanım öneriyor edebiyata. İki lafı bir başı edebiyatın ana yurdu dediğimiz dille mi, yoksa edebiyatı siyasal bir kavram olan ulus kavramıyla tanımlamak mı edebiyatın doğasına daha uygun? Teorik düzlemde bunu tartışmak yerine milliyetçi hezeyanlarla saldırıya geçiyorlar. Milliyetçilikte o kadar yol almışlar ki, Aydınlık’ıyla, Oda TV’siyle, Üvercinka’sıyla, Özdemir İnce’siyle, Seyyit Nezir’iyle ısıtıp ısıtıp toplumun önüne getiriyorlar bu tartışmayı. Her konuda olduğu gibi bu konuda da saldırganlar. Bunların derdi edebiyat tartışmak değil, edebiyat üzerinden milliyetçilik yapmak… Bu yüzden karşı çıkıyorlar edebiyatın kendi yapıtaşı dil üzerinden tanımlanmasına. Çünkü o edebiyatın doğasına daha uygun. Çünkü diller arasında hiyerarşi, kavga dövüş yok. Uluslar birbirini öldürür ama diller birbirine zarar vermez. Asıl şaşırtıcı olanı bazı solcuların tavrı… Ne zaman bu konu gündeme gelse öyle bir muhafazakâr kesiliyorlar ki, sorma gitsin. Tanrı yapısı sanki bu kavramlar! Ulus devletler kurulurken burjuvazi edebiyatı ulusal kimliğin kurucu bir parçası haline getirdi, diye bunu mutlak kabul edip neden edebiyatı, edebiyat dışı siyasi bir kavramla tanımlamak zorunda olalım? Sonsuza kadar böyle mi gitmeli bu? Tarihin bir kesitinde ortaya çıkan ve bir kesitinde ortadan kalkması kaçınılmaz gözüken ulus kimlikleri çözüldüğünde bu arkadaşlar hala Türk edebiyatı, Fransız edebiyatı, İspanyol edebiyatı diyecekler mi; merak ediyorum. Ömrümüz vefa etse de görsek. Burjuvazi nasıl ki edebiyatı özünde bir pazar birliği olan ulus örgütlenmenin kurucu öğelerinden biri haline getirdiyse, bugün edebiyatı dille tanımlayanlar da enternasyonalizmin kurucu öğesi haline getiriyorlar. Ulus hiyerarşilerinden uzak tutarak onu kurucu öğesine, “dil”e teslim ediyorlar. Edebiyat üzerindeki milliyetçi tahakkümü doğru bulmadıklarından yeni bir kavram tercih ediyorlar ve öneriyorlar. Bu kavram onların milliyetçi duygularını okşamayabilir, kavramlarının çalındığını düşünüyor olabilirler ama edebiyatın doğasına çok daha uygun olduğu çok açık. ‘Türkçe’ demek bile kesmiyor onları, illa ‘Türk’ diyeceksin!

MG: Bir süredir İzmir’de yaşıyorsunuz. Ege’de yaşamayı tercih etmenizin özel bir sebebi var mı? Pandemiyle birlikte (geçmişte cezaevi tecrübesi olan biri olarak) içinde bulunduğumuz tecrit koşulları edebi üretiminizi nasıl etkiledi?

ÖBB: Özellikle Ege’de yaşayayım, diye gelmedim İzmir’e. Geçim derdiydi, beni buraya iten. Sen de biliyorsun, çocuk kitapları üzerine bir yayınevi kurma niyetimiz vardı. Ancak pandemi koşulları nedeniyle hayata geçiremedik. Şimdilik buradayım. Başka bir yere gitsem de fark etmeyecek nasıl olsa. Eve hapsolmak benim için sıkıntı teşkil etmiyor. Zamanımı üretken geçirmesini biliyorum sanırım. Tabii ki insan arkadaşlarını, sosyal ortamları özlüyor ama bu koşulları bol bol yazmak, okumak için bir fırsat olarak da kabul edebiliriz. Pandemi koşullarında “İyi” adlı şiir kitabım çıktı. Roman yazımında kısa sürede bir hayli yol aldım. Bunların arasına bir sinema filmi senaryosu girdi, onu yazdım. Söyleşiler, dergi yazıları çıkıyor arada. Tabii yazdıklarının boşa gitmediğini görmek sevindiriyor insanı. Mesela, benim “Ah Şu Anneler Babalar” isimli bir çocuk tiyatro oyunum vardı. İki kez Eskişehir’de, biri Uluslararası Çocuk Festival’inde olmak üzere iki kez de Ankara’da oynanmıştı. Şimdi onu tekrar sahneye koymayı düşünüyorlarmış: Böyle güzel haberler şu tecrit koşullarında hayata renk katıyor. Alışığım yani ben… Bir an evvel şu bela insanlığın başından def olsun da insanlar ölmesin yeter ki…

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

ÖBB: Herkese bol şiirli günler diliyorum. Edebiyatın güzelliğiyle…


ÖZGEÇMİŞ

1972 yılında bir memur ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. İlk ve ortaöğrenimini Çorum’da tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne girdi. Üniversite yıllarında sol düşüncelerle tanıştı. On yıl değişik cezaevlerinde siyasi mahkûm olarak yaşadı. Mahpusluk yıllarında yeniden üniversiteye girerek Marmara Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nü bitirdi. Cezaevinden çıktıktan sonra bir süre Cumhuriyet gazetesi Kitap ekinde çalıştı. Haberajans.com, Halkı Nabzı, GazeteDuvar, Evrensel gazetesi, Özgür Gündem, Artı Gerçek, Nokta Haber Yorum gibi gazete ve internet gazetelerinde köşe yazıları, söyleşi ve kitap tanıtımları yazdı. Mahsus Mahal Dergisi’nin ilk yayın kurulunda yer aldı. Dizi ve TV programı editörlüğü, reklam yazarlığı gibi işlerde çalıştı. Teklif üzerine 2014 yerel seçimlerinde İstanbul Sarıyer Belediyesi Eşbaşkan adayı oldu. 25. Dönem seçim hükümetinde AB Bakanı Başdanışmanlığı görevinde bulundu.

“Görüngüler” adlı ilk şiirlerinden oluşan dosyasıyla Cemal Süreya anısına düzenlenen 2002 Hatay Şiir Ödülü, mansiyon aldı. Daha sonra dizelerin yarıştırılamayacağı düşüncesinden hareketle şiir yarışmalarına katılmadı.

Şiir, öykü, deneme ve felsefe yazıları Berfin Bahar, Bilim ve Ütopya, Cumhuriyet Dergi, Cumhuriyet Kitap, Eski, İsimsiz, Mahsus Mahal, Mavi, Öteki İstanbul, Radikal Kitap, Simurg, Sincan İstasyonu, Akatalpa, Edebiyat Nöbeti, Akköy, Şiir Ülkesi, Şiirden, Uzun Yürüyüş, Yalın Ses, Yaratım, Yeni E, Sarmal Çevrim gibi dergilerde yayımlandı.

Kitapları

-Çözülüş Demleri (Şiir, Chiviyazıları Yayınevi-2005, Fidenti Kitaplığı, Yeni baskı Kaos Çocuk Parkı Yayınları 2019)

– Yanlış Kuşlar İskelesi (Şiir, Belge Yayınları-2010, Yeni baskı Klaros Yayınları-2019)

– Eksik Canlar Sokağı (Şiir, 2018, Şiirden Yayıncılık- 2018 )

– Maymunun Kitabı (Deneme, Klaros Yayınları-2019)

Çocuk Tiyatrosu

 Ah Şu Anneler Babalar (2018 Eskişehir gösterimleri, 2019 Ankara Uluslararası Çocuk Festivali gösterimleri)

Katkıda Bulunduğu Kitaplar

-Aşık Olmadan Önce Okunacak Yüz Şiir (Şiir Seçkisi, Hazırlayan: Sabri Kuşkonmaz; Nokta Yayınları)

-Yedi Mavi Renk Şiir Seçkisi (Hazırlayanlar: Sezai Sarıoğlu-Aytekin Yılmaz; Kanat Yayınları)

-Yeniden Başlayabilirdim (Öykü Seçkisi, Hazırlayanlar: Behçet Çelik-Aytekin Yılmaz; Kanat Yayınları)

-Hapishane Dünyası (Deneme Seçkisi, Aytekin Yılmaz; Kanat Yayınları)

– Hapishaneden Şiirler (Hazırlayanlar Sezai Sarıoğlu, Aytekin Yılmaz; Metis Yayınları)

-Hapiste Yazmak (Deneme Seçkisi, Hazırlayan: Aytekin Yılmaz; Kanat Yayınları)

– Çocukluğuma Mektuplar (Anı-Deneme, Derleyen; Seçkin Zengin. İzan yayıncılık)

-Söyleşiler 3 (Söyleşi, Derleyen: Seçkin Zengin, Şiiri Özlüyor Kitaplığı)

-Şairime Mektuplar 1 (Mektup, Derleyen: Seçkin Zengin, Klaros Yayınları)

– Çocukluğuma Mektuplar (Mektup, Derleyen: Seçkin Zengin, İzan Yayıncılık)

________________________

(1) https://www.ilksesgazetesi.com/kultur-sanat/siir-sairin-hayatinda-her-zaman-bas-kosede-oturur-h109979.html?fbclid=IwAR3D4I9Qs7fBaw4Q13HAqHK43-

“Savaşlara, yoksulluğa ve adaletsizliğe dur demek elbette devrimci edebiyatçıların görevidir”

İlk gençlik yıllarında yayımlanmamış şiirleri yüzünden bir süre Ulucanlar cezaevinde yatarak muhalif bir sanatçı olmanın getirdiği zorluklarla yüzleşen Şerif Temurtaş’la geçmişten günümüze şiirin toplumsal mücadeledeki yerini ve devrimci şiirin piyasa edebiyatı karşısındaki tutumunu konuştuk.

MUSTAFA GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

Şerif TEMURTAŞ: Öncelikle bir köy çocuğu olmanın ayrıcalığını yaşıyorum. Şiirin bilincinde olmadığım yaşlarda (ilkokul yıllarım) hayvan otlatırken uydurduğum maniler. Ardından ortaokul yıllarında şiirle tanışma ve şiirle başlayan bitmek bilmez acılı bir yolculuk. Sonra şiirle başı belaya girmeler. Tarihe tanıklık etme çabası şiire sarılışın güçlenmesi… Ekmek kavgası derdinde dergilerden uzak kalmışlığımız. Geriye dönüp baktığımda ne çok anı birikmiş. Yaşama şiirle sarıldım hep. Şimdi geldiğim durum üç kitap.

MG: Refik Durbaş, “Ne şairler cezaevi kapısı önünde dursaydı ne böyle şiirler yazılsaydı…” demiş.80’li yıllarda bir süre Ulucanlar Cezaevinde yattınız. Cezaevi geçmişi olan pek çok şairin de yaşanılan yılların eylemlikleri yüzünden şiirle cezaevinde tanıştığını biliyoruz. 12 Eylül’ün zor koşullarında geçen cezaevi pratiğinizin şiirinize ne gibi etkileri oldu?

ŞT: Ben zaten yayımlanmamış ilk şiirlerimden dolayı tutuklanmış bir gençtim. Romanlarda, şiirlerde okuduğum cezaevi pratiğini, oradaki devrimci ağabeylerimi yakından tanıma fırsatım oldu. Bir çeşit okul oldu benim için. Bol bol okumaya zamanım vardı, ben de öyle yaptım. Dışarıda okuduğum ideoloji insanlarını tanıdım, kendimce iyi ve eksik taraflarını gözlemledim. Edebiyatın bir slogan olmadığını ancak içinde çığlıklar da barındırdığını yaşayarak öğrendim.

MG: Sosyal medya mecralarının yaygınlaşmasıyla artık her şeye daha kolay ulaşılabiliyor. Yine bu ağlar toplumsal mücadelenin yürütüldüğü bir miting meydanı havasında etkinliklerle dolu. Sanaldaki mücadele içinde bulunduğumuz kapanma günlerinde daha da görünür hale geldi. Bu durum zaten toplumsal mücadele alanlarından çekilen sanatçıyı özellikle şiiri nasıl etkiler?

ŞT: Sosyal medya buz üstüne yazı yazmak gibi. Anlık etkisi olduğunu varsaydığım, düşündüğüm bir mecra. Ancak sosyal medyanın günlük yaşama katkısının olduğunu da yadsıyamayız, bunu en iyi Gezi’de gördük. Önemli olan doğru ve iyi şeylerin paylaşılması. Ancak ben dergiden ya da kitaptan okumayı tercih ediyorum, çünkü usumda başka türlü etki etmiyor yazılanlar.

MG: Ülkemizde “Yaratıcı Yazarlık Atölyeleri “ adı altında özel eğitim kurumları tarafından sanatın her alanında çalışmalar yürütülüyor. Özellikle alanında tanınmış bir ismin yürüttüğü bu tür çalışmalar belirli bir katılım ücreti karşılığında gerçekleşmekte. Hatta kurs sonunda yapılan çalışmaya ilişkin bir sertifika düzenlenerek katılımcıya verilmekte. Bu tür atölyelerin yaygınlaşmasının edebi üretime olumlu yönde katkı sağlayacağını düşünür müsünüz?

ŞT: Ne yazık ki bu ülkede edebiyatı ticarileştirenlerin körüklediği, ödülleri kirletenlerin sermaye işbirlikçisi kişilerin ekmek kapısı olarak değerlendirdiği yaratıcı yazarlık atölyeleri açılıyor. Belgeler, ödüller de veriyorlar kurs bitişlerinde. Bu atölyelerin edebiyata bir katkısı olmadığı gibi edebiyatın mekanik bir şey olduğu algısı yaratılıyor. Bir de bu atölyeleri açanların kendi çevrelerinde destekçi bir şürekâ oluşturduklarını görüyoruz. Bu atölyelerin edebiyatı yozlaştırdığını düşünüyorum. Yazarlık öğretilebilen bir şey değildir, diye düşünüyorum.

MG: Kimileri dergileri edebiyatın mutfağı olarak değerlendiriyor. Kimileri de piyasadaki dergilerin içerik bakımından aynılaştığını söylüyor ve bir yayın politikasına sahip olmadıklarına vurgu yapıyor. İzlediğim kadarıyla çeşitli dergilerde şiirlerinizi okuyucuyla buluşturuyorsunuz. Hatta bazı dergi ve yayınevi seçici kurullarında görev üstlendiğiniz oluyor. Şiirlerinizi dergilere gönderirken hangi ölçütleri gözetirsiniz?

ŞT: Ben de dergilerin edebiyatın mutfağı olduğunu düşünüyorum. Ancak bazı dergiler kadrolaşma ve kendi ürünlerini basmak üzerine oluşturuluyor. Bazı yayınevi dergileri kendilerine müşteri yetiştirmek üzerine yayın yapıyor. Sermayenin ve bankaların emrindeki dergilerin, edebiyatı toplumsallıktan uzak tutmak gibi bir amaç güttüğünü düşünüyorum. Ürünlerimi gönderirken bunlara dikkat ediyorum. Çok sayıda dergi çıktığı için herkes kendi poetikasına göre bir dergi buluyor. Esas olan zaman, elbette hangi ürünün kalıcı olduğunu gösterecek.

MG: Şiir yarışmaları ve ödüller üzerinden sürekli gündemden düşmeyen tartışmalar yürütülüyor. Bir kısım sanatçı şiir yarışmalarını kökten reddediyor, bir kısımsa kural ve ilkelerinin iyi belirlenerek adam kayırmacılığın önüne geçilmesini yeterli görüyor. Bu bağlamda şiir yarışmaları ve ödüller konusundaki düşünceleriniz nedir?

ŞT: Yetmişli yılların sonlarında, seksenli yılların ilk yarısında ödül almış şiir kitaplarını hiç düşünmeden raftan indirerek satın alırdım. Ancak yukarıda söylediğimiz gibi edebiyat ödülleri ve jürileri inandırıcılıklarını yitirdiler. Ben ödül aldığı için hiçbir kitabı satın almıyorum artık. Her ödül bir grubun önceden belirlenmiş kişilerinin üzerine kurulu. Bu yüzden ödüllerin kaldırılmasından yanayım. Ödül kurumu çok yıprandı ne alana ne verene hiçbir katkısı yok.

MG: Son günlerde gündemden düşmeyen bir tartışmaya sözü getirmek istiyorum. Çünkü uzun zamandır “Türkçe Edebiyat ”ve ”Türk Edebiyatı” üzerinden çok hararetli bir tartışma yürütülüyor. Bu konuya ilişkin düşünceleriniz nedir?

ŞT: Son günlerde “Türk edebiyatı mı Türkçe edebiyat mı” tartışmalarının kapitalist sistemin temsilcilerince bir ayrıştırma unsuru olarak körüklendiğini düşünüyorum. Yazarların kökenlerine göre edebiyat kimliği belirlemenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Hangi dilde yazıldıysa o dil edebiyatın hangi edebiyata ait olduğunu belirler.

MG: “Toplumcu Gerçekçi Şiir” günümüzde toplumsal mücadelenin gerilemesiyle de görünür hale gelmekte zorlanıyor. Yayıncılık piyasasını sermaye gruplarının yönlendirdiği ve desteklediği iklimde kendine yeniden alan açmaya çalışan “Devrimci Gerçekçi Şiir” nasıl alternatif hale getirilebilir?

ŞT: Günümüzde toplumcu gerçekçi şiir yazanların bile sermaye yayınevlerine teslim olduklarını görüyoruz. Hayatın gerçeklerinden koptuklarından seçkincilik tuzağına düştüklerini düşünüyorum. Oysa adını ne dersek diyelim “toplumcu gerçekçi-devrimci gerçekçi- sosyalist gerçekçi” edebiyata özelliklede şiire bu toplumun en çok gereksinim duyduğu çağdayız. İnsanlar açlıktan, işsizlikten, umutsuzluktan intihar ederken başka edebiyatın bu halkın hangi acısını dillendirebilir ki? Devrimci gerçekçi, toplumcu gerçekçi edebiyatçıların kendi alanlarında örgütlenmesi, kendilerine yeni alanlar yaratması gerekmektedir.

MG: İçe dönük bireysel sanat anlayışına karşı bu gidişattan hoşnut olmayan devrimci sanatçılar birlikte hareket etmenin zeminini yaratabilir mi? Yani bir karşı duruşun işaret fişeği sayılacak bir karşı oluş hali inşa edilebilir mi?

ŞT: Yaşam var olduğu sürece bir karşı duruş olanağı da var olacaktır. Dünyanın ve Türkiye’nin en çok devrimci sanatçılara ihtiyaçları var. Savaşlara, yoksulluğa ve adaletsizliğe dur demek elbette devrimci edebiyatçıların görevidir. Kapitalizmin bilerek isteyerek postmodern ve anlamsız, amaçsız edebiyatı körüklediği bu zamanlarda biz devrimci yazarlara, şairlere ve sanatçılara çok iş düşmektedir. Bu mücadelenin örgütlü yapıya kavuşması güç verecektir.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

ŞT: Edebiyatçıların-şairlerin hayata müdahil olmaları gerektiğini düşünüyorum. Hayata müdahil olmayan bir metin neye yarar ki. Okuyucunun yayınevi ve isme bakmadan iyi şiiri araması, desteklemesi gerektiğini düşünüyorum. Dakika başı şiir kitabının basıldığı bir ortamda okuyucunun da işinin kolay olmadığını düşünüyorum. Şairler kitap yayınlamakta aceleci olmamalı, şiiri yakalamanın peşinde olmalıdır. Şiiri yakalayan şaire kitabın kendiliğinden geleceğini düşünüyorum.


ÖZGEÇMİŞ

1965, yılında Salihli’de doğdu. Gazi Üniversitesi Kastamonu Eğitim Yüksek Okulu Sınıf Öğretmenliği Bölümünde eğitim görürken, şiirlerinden dolayı 1985 yılında tutuklandı. Ankara DGM’de yargılandı. 7 ay Ulucanlar Cezaevi’nde yattı, aklandı. Kamuda memur olarak çalıştı. Vergi Dairesi memurluğundan 2018 yılında emekli oldu. Salihli’de yaşıyor; evli, iki çocuk babası.

Şiirleri; 1986 yılından bu yana Afrodisyas Sanat, Akatalpa, Akköy, Berfin Bahar, Bezuvar, Birgün Kitap, Cumhuriyet Dergi, Çağdaş Yaşam, Çini Kitap, Deliler Teknesi, Ekin Sanat, Eliz Edebiyat, Emeğin Sanatı, Gediz, Har, Hayal, Hayal Bilgisi, Ihlamur, İmece, İz, Karahindiba, Kasaba Sanat, Kıyı, Kum, Kurşun Kalem, Lacivert, Mühür, Papirüs, Parende, Patika, Sanat Cephesi, Sunak, Şehir, Şiiri Özlüyorum, Tay, Temren, Tmolos Edebiyat, Varlık, Yarın, Zarf gibi dergi ve gazete eklerinde yayımlandı /yayımlanıyor. Kasaba’dan Esinti ve Zarf dergilerinin yayınına katkıda bulundu.

Şiir Kitapları:

Zemheriden Sonra Bahar

Güz Çığlığı

Ten ve Kül

“Ben sırtına notalarını vurup dolaşan bir gezginim”

Müzik yaşamını uzun yıllar Türkiye’de sürdürdükten sonra Hollanda’ya yerleşerek çalışmalarını orada devam ettiren Efkan Şeşen ile yeni şarkılarından oluşan “ID” (kimlik) adlı 15. müzik albümünü ve müzik serüvenini konuştuk…

MUSTAFA GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

EFKAN ŞEŞEN: Özgürlüğüne düşkün, üretici, doğal yaşamı ve sadeliği seven, doğru insanlarla paylaşıma açık, esprili ve yapılan haksızlığa da bir o kadar tahammülü olmayan, çekirdek ailesine çok bağlı bir insan, baba, eş bir müzisyenim diyebilirim.

MG: Beş yıldır yurt dışında yaşıyorsunuz. Bu bir zorunluluktan mı yoksa bilinçli tercihten mi kaynaklandı? Buna bağlı olarak farklı bir kültürde yaşamanın ve üretmenin zorlukları ya da kolaylıkları neler?

EŞ: Yurt dışında yaşama sebebim tabii ki zorunluluktan (oğlum için). Ama bana yarayan bir zorunluluğa dönüşmüş oldu, istemeden. Farklı bir kültürde yaşamak beraberinde farklı bir coğrafya, farklı bir dil zorunluluğunu da getiriyor. Bu beni öğrenme yönüyle biraz zorluyor ama başarma sonucuyla da çok mutlu ediyor. Yani kolaylık yok. Dünyanın neresine gidersek gidelim bahsettiğim başlıklar karşılar sizi oradaki gerçek hayata katılabilmeniz için. İşte yol ayırımı burada. Ya yaşadığınız yerin size yarayacak pozitif yeniliklerine açık olup bir yol alacaksınız ya da “eski” ile zaman geçirip yeni hayatı kendi zindanınız haline getireceksiniz. Ben tabii ki ilk yolda ilerleyenlerdenim. Bir yol aldığımı da düşünüyorum. Ama her defasında yeterli değil, daha ileri diyorum kendime.

MG: 1963 yılında İstanbul’da doğdunuz. Aslında Arhavili bir ailenin çocuğusunuz. Artvin’de doğmamakla birlikte bir parçası olduğunuz Karadeniz hem kültürel anlamda hem de doğal zenginlik anlamında görkemli bir coğrafyaya sahip. Bu destansı toprakların kişiliğinize ve müziğinize ne gibi yansımaları oldu?

EŞ: Annem ve babam genç yaşlarda İstanbul’a gelmişler. İstanbul’da doğmama karşın köken olarak Artvin/Arhaviliyim diyebilirim. Doğduğunuz yer veya kökeninizden ziyade hayata bakışınız önemlidir ama. Ki bu anlamda tamamen farklıyım bu coğrafyadan. Çünkü benim için doğa, her yerde korunması gereken bir gerçeklik. İnsanların, insan gibi eşit yaşamaları, dillerini, inançlarını, tercihlerini özgürce konuşup gerçekleştirebilmeleri konulu bakış, beni Karadenizli olmak kavramından uzaklaştırıyor. (Bu arada, doğaya ve kendi yaşam alanlarına sahip çıkmaya çalışan bir avuç cesur insanımızı tenzih ediyorum ve saygıyla selamlıyorum.) Yani daha geniş bir coğrafyadan bakıyorsunuz hayata. Sonuçta Karadenizli veya Artvinli olmak benim hamurumda büyük etkileri olmuş bir olgu değildir. Müziğimi tabii ki yer yer etkilemiştir. Aslında bunun en büyük sebebi de eşim Didar’ın oradaki doğaya olan aşkıdır. Ata topraklarına gitmemin tek sebebi o’dur. 1994 yılından bu yana akan hayatımızın bir kısmını büyük bir sevgi ve emek ile bu topraklarda yaşadık. Evimizi yaparken yaşadığım gerçekler, yöre geleneğindeki espri üslubunu da katarak yansıdı şarkılarıma. 2003 yılında çıkardığım; “Pek de Tanınmayan /Karadeniz” albümüm bu şarkılarımdan oluşur. Yaşadığım ve emek verdikçe sevdiğim bir toprağa olan saygımın müziğe yansımasıdır. Ama köyün ve farklı vadilerin insanlarıyla bir temas kurmasaydım; “Su ne etsun yanmişe” olmazdı. Ya da Trabzon’da Hamsiköy’den geçmeseydim. Emine Hala’nın ve güzelim insanların diyarı Amlakit yaylasına defalarca çıkmasaydım. “Oy Trabzon”, “Kotençur/bu gaybana sevdaluk” baladları yazılmayacaktı. Ben sırtına notalarını vurup dolaşan bir gezginim. Yolum doğası muhteşem Karadeniz’den de geçti ve hikâyeleri şarkılarıma aktı.

MG: Laz kültürüne özellikle diline ilişkin araştırmalar ve yayınlar son yıllarda oldukça arttı. Laz Enstitüsü, Laz Kültür Derneği vb. kuruluşların çalışmaları sonucu Lazca okullarda seçmeli ders olarak okutuluyor. Fakat seçmeli bir ders olarak bölgede bildik sebeplerle pek de rağbet görmedi. Sizin kendi anadilinizle tanışıklığınız nasıl oldu? Kazım Koyuncu ile başlayan dil ve kültür konusundaki farkındalık gelecekte dilin kaybolmaması ve geliştirilmesi için Laz sanatçılara ne gibi sorumluluklar yüklüyor?

EŞ: Ben köken olarak “Laz” olabilirim ama bir “Laz müzisyen” veya “Karadenizli bir müzisyen” olarak yerimi almadım. Dinleyicimin gözünde de öyle değilim zaten. Ben, öncesi devrimci bir müzisyen, sonrası da kazandırdığı değerlerden vazgeçmeden kendi ürettiği müziği ile ayakta durmaya çalışan duyarlı bir müzisyenim. Yaşadığım durumları hikâyeleştiriyorum. Bölge, siyaset, inanç üstü bir yerden sesleniyorum. O yüzden bu sorunuzu “Karadeniz” veya “Lazlık “üzerinden müzik yapan müzisyenlerin yanıtlaması daha doğru olur. Doyurucu yanıtları onlardan alabilirsiniz. Ama diyebilirim ki; sadece ilgili yerde değil, dünyanın neresinde yaşarsanız yaşayın, sonuçta, ana dilinizi konuşmanız, inançlarınızı, fikirlerinizi özgürce ifade etmeniz ve sömürülmemeniz çok önemlidir benim için.

MG: Dağların, vadilerin ruhundan süzülerek hırçın dalgaların hamsilerin kıpırtısını yansıtan tulum ve horon, Laz kültüründe önemli bir yer tutuyor. Buradan hareketle halk kültürü ve folkloru hakkında geçmişte yapmış olduğunuz çalışmalar var mı? Genelde aynı ezgiyle farklı farklı sözlerle söylenen bir anlamda ağıt olan destan (destani) geleneğinin sizin müziğinize bir etkisi oldu mu?

EŞ: Evet, önceki sorunuzda da yanıt vermeye çalıştım. O topraklarda yaşadığım ve emek verdiğim süreçten bu yana Laz kültürünün renklerini benim müziğimde de görürsünüz. Fark, yaşanmışlıklardır. Dikkat ederseniz neredeyse tamamı eser üretimi biçimiyle olmuştur bu. Çok sevdiğim Şavşat türküsü “Dağlarda kar sesi var” ve “Cilveloy” dışında bir türkü seslendirmedim. Oranın güncel yaşantısından çıkan yaşanmışlıkları taşıdım dinleyicime. Çoğu da benim o topraklarda yaşadığım hikâyelerim yani. Ama çarpıcı hikâyelerden yansıyan bu şarkıların, dinleyicisiyle tam buluşamadığını da biliyorum. Nedenleri benim dışımdadır. “Fırtına’ya Requiem”deki “…çakıl taşı yatağına” derken derenin dibinden koyduğum bir ses efekti, sadece bir efekt değildir benim için ve hala orada dinlenmeyi bekler. Müziğime zaman zaman şifreler koyarım, hoşuma gider bu. Zamanla bulunacak tabii koyduğum şifreler. Sorunuza dönersek araştırma, destanları dinleyici ile buluşturma gibi bir misyon edinmedim. Kendi ürettiğim müziği ulaştırmaya çalıştım. Ama ayrıca bu alanda müzik yapan bazı arkadaşlarımın misyon edinerek sundukları çok yönlü katkıyı da çok değerli buluyorum.

MG: 70’li yılların hızlı siyasallaşmasından siz de nasibini alanlardansınız.1980-1987 yılları arasında cezaevinde yattınız. Bir röportajınızda ,”17 yaşında cezaevine girdim” diyorsunuz. Genç yaşta tutsaklıkla tanışan biri olarak bu sürecin müzikal gelişiminize ne gibi katkıları oldu?

EŞ: Yıllarca süren hapishane koşulları… Aslında bu geçmişe gidişler, müziği öncelediği için iki cümle ile özetlesek de anlatım yarım kalmış gibi gelir bana her defasında. Çünkü onurunuzu ve siyasi kimliğinizi ve de insanlığınızı koruyup faşizmin işkenceye dayalı teslim alma politikasına karşı amansız bir mücadele içinde yaşanıyor müzik ile buluşma. Birçok yasağın yanı sıra radyo, TV, gazete ve enstrümanın elinizden alınıp verilmediği zamanlar. Benim müzisyenliğimin temelini bu koşullar oluşturur. Diğer havalandırmalar da duysun diye oktavından ve nefesim yettiğince volümlü çalardım ıslığı. Rezonans ile uyuşan yüzüme ve seğiren gözüme rağmen devam ederdim. Bazen bir özlem, bazen hüzünlerim rengine yansırdı. Adını bilmesem de çocuk yaşlarımda kulağıma yansıyıp birikmiş ne kadar güzel yeryüzü ezgisi varsa çalardım mektup akşamlarında. Islığım, Allı Turnam’dan Haçaturyan’a, El Condor Pasa’dan Rodrigo’nun Gitar Konçertosu’na diyarları dolaşırdı. Yıllar hızlı aktı. Müzik yolculuğum sonra Grup Yorum’un ilk yıllarıyla buluştu. Devrimci bir müzisyen olarak devam eden, üretime katkı sunduğum ve sesimle şarkılara hayat verdiğim yıllarım.

MG: Son albümünüz ID(Kimlik) 1 Mayıs’ta dinleyicilerle buluştu. Türkçe, Hollandaca, İngilizce, Kürtçe, Ermenice, Arapça, Zazaca, Pontosca ve Lazca olmak üzere 9 dilde söylediğiniz çok dilli bir çalışmayla karşımızdasınız. Günümüzde savaşlar, açlık, kıtlık, anti-demokratik uygulamalar yüzünden adeta yeni bir kavimler göçü gerçekleşiyor. Tanıklığını yaptığımız bu kitlesel hareketlilik toplumları kültürleri nasıl etkiler? Buna bağlı olarak albümünüze seçtiğiniz ismin “Kimlik” olmasının özel bir anlamı var mı?

EŞ: Dediğiniz gibi zorunluluktan kaynaklanan bu göçler, gelinen yeri de, orada önceden beri yaşayan insanı da direk etkileyen bir gerçeklik. Çok da pozitif olmayan, daha çok uyumsuzluk başta olmak üzere, açlık, hastalık, ayrımcılık, ırkçılık, ölüm ve yalnızlık ile sonuçlanan bir süreç. Sonrasıyla da, asıl yaşayanı tarafından dışlanmak, ayrımcılık ile devam eden ve devletler tarafından insani hak değil de daha çok çıkar için kullanılan bir konu olmaktan öte gidemeyen acılarla dolu bir durum bütünseli. Ve dünyada garip bir ırkçılık… Ben, biri bir başkasına kötü dedi, diye onu kötü ilan etmem mesela. İnsani normların bunu göstermesi gerekir. Ama halklar çok çabuk dolduruşa gelebiliyor maalesef. “ID” (kimlik), ön yargıları kırarak başkalarına düşmanlık yapmamayı hatırlatan, hoş görüye davet eden bir sorumluluk benim için. Dinleyicilerimde de bu algı olsun isterim. Ayrıca tamamının da sabırla dinlenilmesini beklerim. Sesen Muziek Youtube kanalımda Türkçe ve İngilizce çevirilerden yararlanılabilir, hikâyelerine de bakılabilir. (1)

MG: Yıllardır Karadeniz’de hayata geçirilen yıkım projeleri hız kesmeden çeşitlenerek sürüyor. Karadeniz, sahil yoluyla kıyısız ve taştan bir sahile mahkûm edildi. Geçtiğimiz yıllarda HES’ler, madencilik faaliyetleri, yanlış çay dikimi, yaylalardaki çarpık yapılaşma vb. nedenlerle tahribata yol açan çalışmaların sayısı arttı. Yine son günlerde İkizdere’de kendi yaşam alanlarını savunmak zorunda kalan köylülerin taş ocaklarına karşı bir mücadelesi var. Karadeniz’deki iktidar eliyle gerçekleştirilen doğa yıkımı ve İkizdere köylülerinin mücadelesi hakkında neler söylemek istersiniz?

EŞ: Doğa katliamları ve kıyımı birçok yerde gerçekleşirken, yalnızca kendi toprağınıza, kapınıza veya ailenize dayandığında harekete geçerseniz, bu davranış, gerçek sahiplenmeyi görememenizi de beraberinde getirir. Sorun genel ve sorumsuzluk da genel halk nezdinde… “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığı bir gün sırayı size de getiriyor. Bir sorun varsa top yekûn mücadele etmek gerekir. “Benden değil, benim gibi düşünmüyor, benim değil” diye bakmaya devam edersek sonumuzu hızlı getireceğiz. Doğaya ve yaşam alanlarına yönelik saldırı, sistematiktir. Öncesi ve sonrasıyla devamlılık taşıyor. Can havliyle parlayan direnişler onur ve haklılık ile başlıyor. Ama yeterince örgütlü olmadığı ve de desteklenmediği için süreç doğayı yok edenler lehine gelişiyor. Bir de bunun bireysel bencillik ve cahillik ile yapılan kısmı var ki ona da değinmeden geçemeyeceğim. Ürettiğiniz şeyler her bir yıl daha da değersiz hale geliyor ve zaten hak ettiği geliri alamıyorsunuz. Hak aramak değil de ne yapıyor bizim insanımız? Size bu koşulları dayatan yere hesabını sormadan gidip dağdaki ormanı keserek açılan yere çay ekiyor. Kaybettiği kazancını oradan denkleştirmeye çalışıyor. Oysa sizin üstünüzdeki büyük güçlere daha kötü bir kapı açmış oluyorsunuz. Kendiniz toprağınıza kıydıktan sonra, el alem haydi haydi kıyar. Yeni bir olay anlatayım size: konu yol. Benim köyümde bir alt komşum önünden geçen yola rağmen, evine 30 basamakla çıkmamak için benim toprağımdan yol geçirmeye çalışıyor. Tesadüfen öğreniyorum ve “ben izin aldım” diyerek kepçe dayamaya çalışıyor. Evinin kapısının önüne kadar arabası çıksın diye oradaki toprağı hoyratça hiç etmeyi gayet hak buluyor kendinde. Ben doğayı korumak istediğim için de beni tehdit etmekten tutun da, ana avrat dümdüz küfür etmeye kadar vardırıyor işi. Ne için? Kendi bencil düşüncesini gerçekleştirmek için. Oysa ben orada bir ağacı kesmeye kıyamadığım için evimi bir yıkıntının üzerine yapmaya çalıştım yıllarca. (2003-2018) İşte bu da insanların kendi coğrafyasına, köyüne, komşusuna, akrabasına, insanlığa yaptığı çirkinliktir.

MG: Ülkemizde benim de içinde bulunduğum bir grup sanatçı “edebiyatta ödül ve yarışmaları” sistemin sanata müdahale ve güdümleme aracı olarak gördüğü için karşı çıkıyor. Müzik alanında da düzenlenen pek çok ödül ve yarışma var. Popüler kültürün bir parçası olmayan sanatçılar bilinçli şekilde göz ardı ediliyor. Genel anlamda sanatta ödül ve yarışmalar hakkında neler düşünüyorsunuz?

EŞ: Ben de sanatta ödül hedefli yarışma gibi güdümleme ve müdahale araçlarına karşıyım. Ve sanatçının ödülü halk tarafından sahiplenilmektir. Ama bir açmaz var ki anlayabiliyorum. Sanatına devam etmek, daha önemlisi geçinebilmek için imkân veya hak ettiği desteği bulamayan çeşitli sanat disiplinlerinden yaratıcılar, bu tür platformlara ürünleri ile katılmayı bir fırsat olarak görüyor. Dediğim gibi bu büyük bir problemin sonucudur da. Ve tabi ki, sanatta performans esaslı şenlik, festival, gösteri altında bir araya geliş, güzel ve anlamlıdır. Toplumcu ve alternatif sanat üretiminde bulunanların dayanışma ve örgütlülüğü de bu noktada önemli. Sanat üreticisi geçinemezse ve motivasyonun ödül veya para olmadığı sanat organizasyonları gerçekleştirilip dayanışma büyütülemezse bu olumsuzluk bir kaygan zemin olarak her zaman var olacaktır.

MG: Şimdiye kadar çıkardığınız her albümün insani duyarlılıkları yansıtan, bizi bize imleyen tınıları ve kapsayıcı içerikleri var. Bazen kavgacı, en önde siperde yumruk yumruğa, bazen içe kapanık ve gecenin içindeki hüzünde umuda yol alan ezgilerle ilerliyor çalışmalarınız. Buradan hareketle sanatın toplumsal değişim ve dönüşümdeki rolü hakkında neler söylemek istersiniz?

EŞ: Sanat, zaten kendi farklı disiplinlerinin yaratıcılarının kendine özgü imgeleriyle var olan gerçekliğin yeni bir yorumla değiştirilerek yeniden yaratılışının ürünüdür. Yaratıcısı ve tüketicisi için zengin haz ve deneyimi barındırır kendi güzelliğiyle. Bunu yaşarız. Burada estetik var. İyi, kötü, çirkinin konu olduğu, coşku, haz ve heyecan veren, düşündürüp değiştiren, eğlendirip öğreten “güzellik” var. Güzellik bilimidir, estetik ve sanat! Facebook veya Instagram ya da Twitter spotçuluğundan bahsetmiyoruz! Yani onu tanımlayıp somuta dökmek için kullanılan matbaa mürekkebi veya dijital müzik programıyla yakın ilişkisine rağmen bambaşka bir şeyden; sanattan bahsediyoruz. Ben eserlerimi üretirken bu hazzı ve keyfi yaşıyorum. Bu tutkunun yerini hiçbir şey tutamaz. Dünyanın olumlu yönde değiştirilebileceğini de vurgulayan sanat üretimi; hüzün, hasret, ayrılık, aşk, acı yanı sıra, başta umut, direnç, kolektivizm duyguları da yaratarak birçok bildiri, metin, söylevin de üstüne çıkar. Önce insan kalbine ve oradan zihnine ulaşır. Bizi insanlaştırır. Sanatsız büyük bir savaşı kazanamazsınız. Sizi insanlığınızdan çıkarmaya ve kafanızı bir süngere çevirmeye çalışanlara karşı verilen savaşta bence en etkili güçlerdendir sanat. Çünkü doğası gereği bir roman veya şiir ya da tablo, şarkı veya film, hemen beğeni koridorundan içeri alır sizi ve değişime tabi tutar ardı sıra ki eşsiz bir devrimcidir sanat. Ha, baskılanabilir, yasaklanabilir veya yalıtılabilir. Ama zamanın yıpratıcı özelliğine direnir ve sözde görkemli gözüken bir duvarın zamanla yıkılan duvar tuğlalarından ayrışarak doğal ışıltısıyla yaşamaya ve etkilemeye de devam eder.

Müzisyen olduğum için mutluyum. Çünkü benim kavgamı esaslı verdiğim en özgür alanım müzik. İçinden yeni yaratılar çıkardığım güzel dünyam. Bana şarkınızı yaratırken mi yoksa söylerken mi hangisinde en büyük hazzı alıyorsunuz diye sorarsanız? Diğerinin güzelliğini yabana atmadan yine de yaratırken derim. İşte, benim sanatım yaşanmışlıklarımdır derken sarmal ve iç içe geçmiş bir süreçten bahsetmiş oluyorum. “Vakitsiz”, “Bir de Ay Düşse” veya “Sızı”nın “Gün Ağarırken” gibi şarkılarımın oluşumları ve dinlenebilir hale gelmeleri; hikâyeleriyle, sözcüklere ve ezgilere dönüşen süreçleriyle bir bütündür. Acı, hüzün, hasret, aşk, kırılganlıklar ve kavga ürünleri ama hepsinde umudumu kaybetmeden, dinleyicime de aynı duyguyu yansıtarak yazdığım, seslendirdiğim şarkılarım.

MG: Oldukça üretken bir sanatçısınız. Evrensel bir üst kimliğe kapı aralayan yeni albümünüzden beklentileriniz neler? Gelecekte hayata geçirmek istediğiniz projeleriniz var mı?

EŞ: “ID” (kimlik) ‘den en büyük beklentim şarkıların ayırım yapılmadan dinlenmesi ve sonra beğenilmesi. Bir de tabii ki bu dillerdeki hikâyeleri, ortak bir çeviri dili olan İngilizce ile bütün dünyadaki duyarlı insanlara iletebilmek, anlatabilmek. Ana coğrafyamın temel sorunsallarına denk düşen hikâyelerden yansıyan şarkılarım farkındalık yaratsın isterim. Bu arada projelerim çok ama hayat kısa. Bu balansı bozmadan ömrümün yettiği kadar yeni müzikler yapmaya devam edeceğim. Gençler bazen bestelerini gönderiyorlar veya albüm yapmak istiyorlar benimle. Ben “ya gençler, benim kendimle yapacağım işlerim daha bitmedi bu yüzden bunları tamamlamak istiyorum” dediğimde hafif buruluyorlar ama 20 yaşında değilim ve bir başka sorumluluğu almak kendime bir çalışma yapmaktan daha zor bir şey. Böyle söyleyince düşünüyor ve hak veriyorlar tabii. Yapımcılık da yapan genç müzisyen kardeşlerim var. Biraz da onlara yönlendiriyorum.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

EŞ: Bütün insanlığa; bu hayatın yolcuları olduğumuzu, her şeyin kendimiz olmadığını ve hiçbir şeyi de öbür tarafa götüremeyeceğimizi unutmamalarını söylemek isterim. Hep birlikte olmak, hep birlikte paylaşmak, hep birlikte zorluklara karşı koymak, insanı insan yapar ve insanın kendisini insan gibi hissettirir. Emek vermekten, üretmekten, paylaşmaktan vazgeçilmemesini ve mümkünse saçma sapan insanların dolduruşuna gelmeyerek kendimiz olmayı canı gönülden dilerim.

Sevgiyle…


(1) Albüme ulaşmak için:

 Sesen Muziekproductie

 YouTube channel of Sesen Muziek:

 Album “ID” Spotify:

Album “ID” YouTube:

Videoclip “Het Nieuwe Leven” (The New Life):

“Sanatın özgürlüğü ve sanatçının eşitliği üzerinden bir inisiyatif oluşturulabilir”

2002’den beri Strasburg’da yaşayan Hilmi Nar, “Geride Aşk Kalsa” adlı son çalışmasını dinleyicileriyle buluşturdu. Aynı zamanda yayımlanmış şiir kitapları da bulunan Hilmi Nar ile yurtsuzluğunu, şiirleri ve şarkılarındaki “zamana isyanını” konuştuk.

Mustafa GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

Hilmi NAR: Her insan kendinden söz ederken güzel kelimeler kullanır, iyi şeyler söyler. Sübjektif olabilirim bunun farkındayım. Ama bunu yine de denemek isterim. (Kendinden söz etmeyi pek sevmem, bu yüzden şiirin ve notaların gizemine saklandım desem okuyucuların dikkatini söyleşiye çekebilir miyim, bilmiyorum.). Hilmi Nar, fayans ustasıdır. Ağır olsa da keyif alarak yapar işini. Çünkü kafası rahattır, şiirlerini şantiyede yazar. Baba olmaktan çok mutludur. Bazen karamsar, çokça hüzünlü ama hep umutludur. Daha süslü kelimelerle anlatabilirim kendimi, ama bu kadar yeterli sanırım. Üçüncü şahısların benim hakkımdaki fikirlerini de merak etmiyor değilim açıkçası.

MG: Uzun yıllardır yurtdışında yaşıyorsunuz. Bu bir zorunluluktan mı yoksa bilinçli tercihten mi kaynaklandı? Buna bağlı olarak farklı bir kültürde yaşamanın ve üretmenin zorlukları ya da kolaylıkları nelerdir?

HN: Kafamda bir sürü kaygıyla zorunluluktan çıktım yurt dışına. Cezaevinden yeni çıkmıştım (16 yaşında mahpushaneye girmiştim). Daha dışarıya alışmadan, ailemle yeniden birlikte olamadan koptum bir kez daha onlardan. Her şeye (yeni bir ülkede) yeniden başlamanın zorluğunu uzun uzun anlatmama gerek yok sanırım. Yurdumu terk ettiğimde kafamdaki sorunlara yenileri eklendi Fransa’da. Kendini var etmenin ifade etmenin olanakları çok sınırlı ve içe dönüşlerin çok yaşandığı zor zamanlardı. Irkçılığın her halini görüp kendime olan saygımı yitirmeden kendi sesimi bulup kendi kelimelerimle hayatıma devam etmeye çalıştım. Artık her yerin yabancısıyım bunun farkındayım. Sürgün ve kimliksizlik hali, şiirimin arka planında hep kulağıma bir şeyler fısıldar bu yüzden.

MG: “İsyanım Zamana” adlı bir albüm çalışmanız var. Albümde söz ve müziği size ait iki şarkının yanı sıra Kürtçe, Zazaca seslendirdiğiniz eserler de var. İlk albüm olması itibarıyla beklentilerinize ulaşabildiniz mi? Kısacası yaşadığımız zamana isyanınız dinleyicide karşılığını bulabildi mi?

HN: Öncelikle bahsettiğiniz albümümde 5 şarkı ve 2 şiir bana ait. Diğer üç şarkı anonim. Bunlardan biri Kürtçe diğeri Zazaca. Sonuncu ise Pir Sultan Abdal deyişi. Şiirlerden birini sevgili Mehmet Çetin (saygıyla anıyorum) diğerini ise Hüseyin Şahin okudular. Kemal Sahir Gürel, albümün müzik yönetmenliğini yaparken sevgili Meral Coşkun sesiyle katıldı albüme.

Albümün geniş kitlelere ulaştığını söyleyemem ama bundan ötürü mutsuz da değilim. Çünkü albümü yaparken bu olasılığın farkındaydım. Amacım kendi müziğimi ve eserlerimi bir albümde toplamaktı. Sonuçta olumlu tepkiler aldım dinleyicilerden. Güzel eleştiriler ve öneriler aldım. Bunlar hem beni onore ederken hem de yüreklendirdi. Müzik çalışmalarım albümden sonrada devam etti. 11 Şubat 2020’de “Aşk ve Keder ” ve 3 Mayıs 2021 ‘de “Geride Aşk Kalsa” (Türkçe – Zazaca) adlarındaki single’larım Anadolu Müzik’ten yayınlandı. Sevgili Zeynep Kılıç’la düet yaptık bu eserde. Tüketim kültürünün giderek her şeyin içini boşalttığı şu günlerde üretmekte ısrar ediyorum. Umarım bu üretimlerin bir yankısı olur.

MG: Refik Durbaş, “Ne şairler cezaevi kapısı önünde dursaydı, ne böyle şiirler yazılsaydı…” demiş. 90’lı yıllarda sekiz yıl cezaevinde yattınız. Cezaevi geçmişi olan pek çok şairin de yaşanılan yılların eylemliliği yüzünden şiirle cezaevinde tanıştığını biliyoruz. Cezaevi pratiğinizin yaratıcılık anlamında şiirinize ve şarkılarınıza ne gibi etkileri oldu?

HN: Refik Durbaş’a katılmamak mümkün değil. Sözünü ettiği o günleri görmek isterdim. Sanırım hepimiz isterdik. Cezaevlerinde mekân ve zaman algısı farklı işler. 90’lı yıllarda cezaevlerinde zaman durağan geçmedi ne yazık ki. Hep tehdit altında olmak başlı başına üzerine düşünülmesi gereken bir durum. Çelişkilerin çok keskin olduğu koşullarda, çatışmaların hızla trajedilere dönüşmesi kaçınılmaz. Açlık grevlerinin ölüm oruçların yaşandığı bu koşullarda maltada, havalandırmada, hücrelerde izler oluşur, izler sizinle yaşar. İşte bu koşullarda yaşanılanı ifade etmek için sanat gibi bir araç gerekir. Kimi resimle anlatır bunu kimi öyküyle romanla. Bende şiir kendine bir yol buldu, buradan dile geldi. Bu yönüyle yaşadığım anda değil belki ama çok sonra imgeler ve notalarla. Geçmişe bir borç öder gibiyim. Bu yüzden şiirimde ve müziğimde hüzünlü bir el çalışır durmadan.

Havalandırmaya düştü kanadı kırık bir kırlangıç

Yüksek duvarları aşmak istedi

Aşamayınca duvarlara vura vura öldürdü kendini

O günden beri yasını tutarım kırlangıcın

Ve kırlangıcın yanına düşen dostlarımın

Ben gördüm bir de gardiyan

Bir de…

MG: Sizinle yapılan bir röportajda, “Solun sanat ve sanatçıyla kurduğu ilişki sağlıklı ve geliştirici gelmiyor bana.” diyorsunuz. Kendini sol cenahta sayan gazeteler, dergiler sayfalarını toplumculara açmıyor. Sendikalar, sivil toplum örgütleri de etkinliklerine popüler kültürden sanatçıları davet ediyor. Niçin “sol” sanat ve sanatçıyla sağlıklı bir ilişki kuramıyor?

HN: Evet, bir söyleşide bunu dile getirmiştim. Hala aynı şeyleri düşünüyorum. Çünkü olumlu hiçbir gelişme yok gördüğüm kadarıyla. Teknoloji ve bilginin hızla değiştiği bir zamanda değişimin yönünü kavramak ve doğru müdahale etmek gerekiyor. Ama solun büyük kesiminin değişim karşısındaki tavrı oldukça tutucu. Sol yayınları, müzik şirketleri vb. alternatif bir şeyler söyleyip bunun pratiğini örgütlemekten uzak değil mi sizce de? Popüler kültür karşısında tavrı ne? Müzik ve sanat piyasası olarak sisteme yedeklenmiş ve onunla uyum içerisinde değil mi?

Bir albüm çıkardığınızı varsayın ya da bir kitap. Önünüze gelen sözleşmede, sanatçı bütün haklarını şirkete devreder ya da yayınevine. Sanatçının yasal hakkı yok denecek kadar azdır. Ve bu, sol müzik şirketlerin ve yayınevlerinin kullandığı sözleşme biçimleridir.

Kimseyi zan altında bırakmak değil amacım ama bu kadar sıkıntılı bir sözleşmenin bile hala aynı biçimde kullanılıyor olması sorun değil midir?

Sesli düşünüyorum yalnızca. Soruları artırabiliriz. Ayrıca sol sanata ve sanatçıya, hedefleri noktasında pragmatik yaklaşır. Yukarıdan aşağıya bir hiyerarşinin içinde görüp, emir talimatlarla yönetmeye çalışır (farklı duruşları olanları ayrı tutuyorum). ‘Benim romanımı yazın’ ya da ‘filmimi yapın’ ya da şöyle müzik yapın vb. söylemleri sanırım siz de duymuşsunuzdur. Sanat ne talimatla ne sipariş üzerine yapılır. Bu yönüyle sol mevcut durumuyla sanatın ve sanatçının önünü açıp ona özgünlük ve özgürlük kazandırmak zorunda. Dar grup sanatçıları yazarları, şairleri olmak ne kadar doğru? Aşılması gereken başlıklardan biri de bu bence. Sanat ve sanatçı dar grup ilişkileri içerisine girip, ufkunu daraltmamalı. Özgür düşüncenin ve özgür sanatın düşünü kurmalı. Ayrıca solun kendi popüler kültür üzerinden kitleyi koşullandırması ne kadar doğru? Tepkilerin fanatizmin sınırlarına kadar ulaştığı örnekleri de görmek mümkün. Küçük bir örnek vereyim. (Selahattin Demirtaş’ la ilgili hiçbir sorunum yok, eleştirilerim saklı kalmak şartıyla) Selahattin Demirtaş; içerde şiirler, öyküler yazdı. Resim, müzik yaptı. Üretken olması elbette güzel. Sanatın içinde olması ve dışarıyla bağ kurması önemli. Tam da burada şöyle bir sorun oluşuyor; (Tabi bazıları bunu sorun olarak görmeyebilir) Selahattin Demirtaş’ın üretimleri üzerinden dışarda gösterilen tepkiler çok abartılı değil mi sizce? Her şiiri her öyküsü ayakta alkışlandı neredeyse. Popüler bir mağduriyetin sahiplenilmesi böyle olmamalı. Eğer haksızlık yapıldığını düşünüyorsanız kampanyalar yürütür özgürlüğünü istersiniz. Ama ölçüsüz ve abartılı sahiplenmeyle sanata haksızlık etmiş olmuyor musunuz?

MG: Şiir yarışmaları ve ödüller üzerinden sürekli gündemden düşmeyen tartışmalar yürütülüyor. En son Arkadaş Zekai Özger Şiir Ödül’ü tartışmalara yol açtı. Bu bağlamda şiir yarışmaları ve ödüller konusundaki düşünceleriniz nedir?

HN: Kendi adıma şiir yarışmalarına şiirlerimi göndermiyorum. Bu etkinlikler şaire bir ödül, küçük de olsa kendini gösterme olanağı sunuyor olabilir. Ama şiirin kendisine ve şairin yaratıcılığına bir şey kattığını düşünmüyorum. Türkiye’de yapılan yarışmaları ve tartışmaları uzaktan izliyorum. Bazı tartışmalar gerçekten çok düzeysiz. Kendi adıma, bir süre sonra yapılan tartışmaları okumaktan bile rahatsız oluyorum. Herkes şiirinin onurunu ayakta tutmalı. Ne şairi kutsayarak ne de şiiri.

MG: Son günlerde gündemden düşmeyen bir tartışmaya sözü getirmek istiyorum. Çünkü uzun zamandır “Türkçe Edebiyat ve “Türk Edebiyatı”  üzerinden çok hararetli bir tartışma yürütülüyor. Bu konuya ilişkin düşünceleriniz nedir?

HN: Bu tartışmayı takip ettim. Dildir belirleyici olan. Hangi dille yazılıyorsa o dilin edebiyatında yer alınır. Bir Türk’ün Fransızca yazılan eseriyle Türk edebiyatında yer alması ne kadar mantıklı?

Bir Kürdün Türkçe yazdığı eserleriyle Kürt edebiyatında yer alması da öyle. Kürt kökenli biri olarak Türkçe yazıyorum. Elbette Türk edebiyatı içinde ele alınacak yazdıklarım. Ama asimilasyondan kaynaklı ana dilimi iyi kullanamıyorum. Bu yönüyle bu tartışmayı yürütmektense Kürtler kendi ana dillerinde üretimlerine ağırlık vermek zorundalar. Bu daha geliştirici bir durum olsa gerek.

MG: En son çıkan çalışmanız “Geride Aşk Kalsa”nın oluşumu hakkında bilgi verebilir misiniz? Oldukça zahmetli bir çabanın ürünü olan süreçlerde kimlerle çalıştınız?

HN:  “Geride Aşk Kalsa” single olarak Anadolu Müzik etiketiyle yayınlandı. İsyanım Zamana” albümünden sonra albümü CD olarak yayınlamama kararı aldım. Yeni teknolojiyle birlikte artık CD’nin yerini dijital paylaşım şirketleri aldı (YouTube, Spotify, Deezer vb.).

Geride Aşk Kalsa” Türkçe düşünülmüş, Türkçe yazılmış bir şarkı. Şöyle bir arka plandan bahsedebilirim. Annem babam Kurmanci konuşurlardı bizimle. Bizim yanımızda bilmemizi istemedikleri bir konu olduğunda Dımılki konuşurlardı (bizim orda Zazaca ya da Kırmançki denmezdi).

Türkçeyi çok iyi konuştuğumu düşünüyorum. Kurmanci’yi geliştirmem, Zacaca’yı da öğrenmem lazım. Zazaca UNESCO tarafından kaybolacak diller listesinde yer alıyor. Bu şarkıyı Türkçe ’den Zazaca’ya çevirerek bu dilin kullanıma ve yaygınlaşmasına küçük de olsa katkıda bulunmaktı amacımız. Türkçe ve Zazaca düet yaparak tersten yola çıkıp kaybolan dillere bir vurgu yapmak istedik.

Duduğuyla şarkıya renk verdi Taylan Acar. Düzenleme kayıt ve masteringle şarkıya Erhan Erdener Stüdyo Mameki’de hayat verdi. Türkçe yazılmış şarkıyı Zazaca’ya çeviren Qemera Bariye (Şengül Tamaç) ve Hawar Tornecengi (Zazaca’nın arka plandaki emekçileri) katkı sundu. Eşsiz bir yorumla sesini kattı Zeynep Kılıç. Sanırım onun sesi ve yorumu olmasaydı bu şarkı bu kadar güzel olmazdı. Önerileri ve eleştirileriyle çok güzel şeylere vesile oldu Zeynep. Kısaca çok güzel kolektif bir çalışma oldu. Katkı sunan destek olan emeği geçen herkese çok teşekkür ederim

MG: İçe dönük bireysel sanat anlayışına karşı bu gidişattan hoşnut olmayan devrimci sanatçılar birlikte hareket etmenin zeminini yaratabilir mi? Yani bir karşı duruşun işaret fişeği sayılacak bir karşı oluş hali inşa edilebilir mi?

HN: Bu birlikteliğin kendiliğinden ihtiyaca dönüşmesi gerekirdi. Güzel bir düş kuran insanların bir araya gelmemesi sıkıntılı bir durum. Bu konuda birileri öncülük yapmak zorunda. Sanatın özgürlüğü ve sanatçının eşitliği üzerinden bir inisiyatif oluşturulabilir. Yüzlerce sanatçının bir araya gelip edebiyat etkinlikleri düzenlemesi, tartışması, belki yeni şeylerin kapısını açabilir. Sanatın diliyle sanatçıların birliğine gidilemez mi?

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

HN: Son olarak şunları söylemek istiyorum. Her gidenin ardından “demirin tuncuna insanın piçine kaldık” deriz. Elbette çok değerli insanlar terk ediyor hayatı. Ama unutmamak gerek, hayat devam ediyor. Ve yanımızda, sağımızda, solumuzda çok değerli insanlar var. Belki de ölmeden değerini anlamıyoruz. Çok iyi şiir yazanlar çıkacak yine. Çok iyi romanlar… Çok iyi müzikler… Bu yönüyle güzel olanı bulup desteklemek önünü açmak ve teşvik etmek gibi bir sorumluluğumuz olmalı. Bu bağlamda bir iki isimden söz etmek istiyorum. 90 kuşağının yüzlerce sanatçısı vardır. Hiç birine haksızlık etmeden Önder Birol Bıyık’ın şiirlerini okumalarını öneririm. Yine Aynı kuşaktan İnan Sabırcan’ın kitabı okunmalıdır: Zombiyi Isıran Adam. Strasburg’da yaşayan, iyi bir entelektüel olan şair, sevgili dostum Reha Yünlüel’ in şiirleri de unutulmamalıdır.

Ayrıca bu röportaj için teşekkür ediyorum. Sevgi ve dostlukla…


ÖZGEÇMİŞ

Hilmi Nar, 1975 yılında Bingöl Karlıova’da doğdu. Uzun yıllar cezaevinde yattıktan sonra siyasi nedenlerle Fransa’ya göç etmek zorunda kaldı. 2002’den beri Strasburg’da yaşayan Hilmi Nar, Kürtçe ve Türkçe ezgilerden oluşan “İsyanım Zamana” adlı albümünü, “Yurdundan ayrılmak zorunda kalmış ve bir daha dönüp dönemeyeceğini bilmeyen bir sürgünün yurduna ve aşkına duyduğu özlemin dile gelmesi” olarak yorumluyor. Yine geçtiğimiz günlerde çıkan son albümü Geride Aşk Kalsa”da ilk albümündeki çizgisini toplumsal konulara duyarlılığını hüzün, inanç ve kavga ile harmanlayarak sürdürüyor.

Şiir

Hayata Ve Zamana Dokunuşlar (2012)

Aykırı Kelimeler (2015)

Modern Zaman Sürgünü (2020)

Müzik

İsyanım Zamana (2018)

Aşk ve Keder(2020)

Geride Aşk Kalsa / Hilmi Nar, Zeynep Kılıç (2021)

“Şairin ve şiirin ölçüsü ödül değildir, olmamalıdır da”

Mazlum Çetinkaya 1969, Yeşilyurt, Malatya’da dünyaya geldi. Burdur Eğitim Yüksekokulunda ve Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesinde öğrenim gördü. Halen sonhaber.ch gazetesinde köşe yazarı olarak yaşamını sürdürmektedir.

KHK’li şair Mazlum ÇETİNKAYA ile bu zorlu süreçte yaşadığı sıkıntıları konuştuk. Muhalif bir kişilik olarak “edebiyata ve dünyaya” bakışı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

MUSTAFA GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

MAZLUM ÇETİNKAYA: insanın kendisini anlatması kadar zor bir şey yok. Ki anlatabilseydik kendimizi, kendimiz olurduk bir parça. Zor bir soruyla başladınız ama dilim yettiğince cevap olmaya çalışayım.

Yıl 1987 Burdur’da bir aylık öğrenciliğim dolmamış daha, sabah saatleri, kredi yurtların öğrenci yurdunda kalıyordum. Pencereden bakıyordum, yüksekokulun önündeki küçük meydanda bir Atatürk büstü vardı, tanımadığım bir grup öğrenci “YÖK’e hayır” diye slogan atıyordu, sayısını tam hatırlamıyorum, küçük bir öğrenci grubu. Terliklerle indim hemen, polis etrafı sarmış polisin çemberinden geçip büstün önünde oturan öğrencilerin yanına iliştim, kimseyi tanımıyordum, polis gözaltına almaya başladı herkes birbirine kenetlendi ama bana kenetlenen kimse olmadı, tanımadıklarından tabii ki.

Kimliğine bakmadan haksızlığa uğrayanın kim olursa olsun yanında otururum, destek olmaya çalışırım. Buradan şu sözcüklere ulaşmam mümkün: dayanışma, doğruluk, mazlumdan yana olma… Şiire, aşka ve hayata kendimce dokundum dersem sanırım bu kavramlar yeterli olur.

MG: Şairlerin geçmiş yaşantıları özellikle çocukluk çağları onların şiir yolculuğunda önemli yer tutar. Çocukluğunuzda yaşadıklarınız şiirinize nasıl yansıdı? Sizi şiire yönlendiren ya da şiir yazmanızda etkili olan özel biri var mı?

MÇ: Yoksul olup Alevi Kürt bir toprak parçasında doğmuşsanız, diliniz, inancınız yasaklıysa ve hep hor görülmüşseniz kurucusu olduğunuz cumhuriyet tarafından; çocukluğunuzda Mahzuni Şerif plakları evinizin kıymetli yerinde durmuşsa, halk ozanları köyünüzden yörenizden geçmiş ise, düğünlerinizde söylenen Alevi türkülerinden Pir Sultan’dan dizeler kulağınıza vurmuşsa, şiire yolculuk oradan başlar. Çocukluğumun şiire yansıyan özeti benim için budur.

Şiir için beni yönlendiren biri olmadı, ”aşk” denilen, hayatın kışkırtıcılığını dışında tutarsak eğer yazmamda etkili olmak anlamında özel biri hep oldu. O biri “Edebiyat Fakültesi” mezunu değildi tabi.

Şiirin ve aşkın derinliğine gömüldüğüm bu güzel etki bir kitabımın da baştan sona güzelliğidir, binlerce kilometre uzağımda olsa da…

Koştum, bu konuda çok koştum, şiirle koştum, yorulmadım ama yenilgisi ağır oldu, koştuğum bu yolun yenilgisi…

MG: Bir yıl önce Artı Gerçek’teki köşenizde,” Kürt pazarında acılara mendil uzatmak ”başlıklı bir yazı yayımladınız. “Birileri durmadan Kürt pazarından hâlâ alışveriş yapıp işini yürütüyor. Yazarı, çizeri, şairi, hukukçusu; iktidarından muhalefetine, solundan muhafazakârına…”diyorsunuz. Sizi böyle bir serzenişte bulunmaya yönelten sebepler nelerdir?

MÇ: Bu sorunuzun cevabı yıllardır var olan bir yaşanmışlıktan geliyor -tabii ki Kürtlerin gerçek dostlarını tenzih ederek cevap vereyim, çünkü onlara hep saygı duydum-

Bir kere bu coğrafyada ciddi ciddi önü alınmayan sosyal travmalar yaşandı. İşin teorisine genelde samimi olmayanlar baktı, Fırat’ın bu yakasından öteki yakasına geçmeyenler yani. Acı çekenlerin acısını bu acıyı yaşamayanlar yazınca, zor dönemlerde kabuğuna çekilip rahat dönemlerde de elinde bayrak eksik olmayınca bazılarının, işte o yüzden dedim; Kürt pazarında acılara mendil uzatmak, bir serzenişti, özelikle de bu acılara ortak olmayıp “al bu mendili gözünün yaşını sil” diyenlere.

MG: 675 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile eşinizle birlikte görevden ihraç edilen bir eğitim emekçisisiniz. İhraçlar nihayetinde sizinle aynı kaderi paylaşan pek çok emekçi için zorluklarla dolu bir süreç. Geçenlerde Doç. Dr. Mustafa Çamaş, iş cinayetinde yaşamını yitirdi. Karşılaştığınız bu hukuksuz uygulamanın yaşantınıza ve sanatsal üretiminize ne gibi etkileri oldu? Ülkenin içinde bulunduğu durumu göz önüne alırsak bu zorlu süreci nasıl göğüslemeye çalışıyorsunuz?

MÇ: Zorlu bir süreç oldu diğer arkadaşlarım gibi benim için de. İş cinayetlerinde Mustafa hoca gibi birçok arkadaşımız yaşamını yitirdi. Hepsinin anısına saygı duyarak!

23 yıl yaptığım öğretmenlik mesleğinden uzaklaştırılmak kolay değil tabi. İhraçtan sonra uzun bir süre İstanbul Kadıköy’de oturma eylemleri yaptık bir grup arkadaşımızla. KHK’lerin kalkmayacağını biliyorduk tabii ama bu korku tünelinin ucundaki ışığı anlatmak adınaydı bu eylemlilikler.

Ülke genel anlamada her geçen gün daha da karanlığa sürükleniyor, maske, mesafe, mafya cumhuriyeti yolunda ilerliyoruz. Bu durum herkes gibi benim de yaşantımı çok zorladı, zorluyor. Sanatsal üretimim ise beni bu zorluktan kurtaran alanlardan biriydi. Sadece eylemliliklerle değil yazarak da üstesinden gelmeye çalıştım bütün bu dayatmaların. Kendi karanlığından çıkıp toplumun karanlığına bakan sanat üretenleri, bu karanlığa yenilmezler. Düşmanın esas korktuğu şey de budur. Bu süreçte daha çok ve daha dikkatle yazıp etrafıma mum olmaya çalıştım. Bu yüzden beni çok da ürettiklerim noktasında korkutmadılar, daha da biledim bıçağımı, onlara dert olsun.

MG: Geçmişte “Har” dergisini büyük bir özveriyle okuyucuyla buluşturdunuz. Ardından Har Yayınları’nı kurdunuz. Aslında edebiyat alanına bir müdahale olarak düşünebileceğimiz bu girişimlerinizi piyasa koşulları yüzünden sürekli kılamadınız. Geçmişteki tecrübeleriniz ışığında muhalif çizgideki yayıncılığın zorlukları nelerdir?

MÇ: Har dergisi dört yıl sürdü, farklı dillerden yayımcılık yaptı. Hâlâ hayallerimin bir kenarında durur, yeniden adım atsak mı diye. Har Yayınları konusunda ise, evet tutunamadık. Hem parasız olmak hem de muhalif kalmak zordur, bunu aşabilecek yöntemler var ama bu durum da bir örgütlülüğü gerektirir. Muhalif çizgide yayın yapmak gerçekten zor. Bir o kadar da tersinden düşünürsek muhalif çizgide yayıncılığın özgür bir tadı vardır.

Muhalif olduğunda yayıncılıkta, bir kere dağıtım denilen bir baraja takılırsın, reklam denilen o büyük yayınevlerinin baskılarına takılırsın, okuru reklamla yönlendiriyorlar, eskisi gibi değil bazı şeyler; okur içerikten habersiz kitaba yöneliyor ya da yönlendiriliyor. Sosyal medyanın o önemli yanını çok iyi kullanamıyoruz, tabii KHK’li olmamın da bu yayıncılık mevzusuna olumsuz etkileri çok oldu. Popüler yazarlar da büyük yayınevleri ile çalışıyorlar, bu da muhalif yayıncılığa olumsuz etkiler yaptı, yapıyor.

Yine de muhalif çizgide durmak devam ediyor, devam edecektir her şeye rağmen.

MG: Şiir yarışmaları ve ödüller üzerinden sürekli gündemden düşmeyen tartışmalar yürütülüyor. Bir kısım sanatçı şiir yarışmalarını kökten reddediyor, bir kısımsa kural ve ilkelerinin iyi belirlenerek adam kayırmacılığın önüne geçilmesini yeterli görüyor. Bu bağlamda şiir yarışmaları ve ödüller konusundaki düşünceleriniz nedir?

MÇ: En son 23 Nisan şiirleri yarışmasında ilkokul üçüncü sınıfta sonuncu olmuştum. Şiir yarışmalarına karşı değilim, yarışma ve ödüle karşı olanlara da.

Ancak karşı olduğum bir şey var bu konuda, o da şu: ödüllere karşı olup hiçbir ödülü kaçırmayan, kazanınca boy boy övgü yapan, kaybedince de karalamalara başlayıp ortalığı ayağa kaldıranlara karşıyım. Adam kayırmacılık olmamalı tabii ki ve bu işler bir kural ve ilkeyle belirlenmelidir.

Şairin ve şiirin ölçüsü ödül değildir, olmamalıdır da. Az önce de belirttim sanırım, şiir durup dururken yazılmaz, hayatla derdi olmayanlarla şiirin de çok işi yoktur.

Adam küfrediyor, ama bakıyorsun küfrettiği ödüle dosya göndermiş aynı kişi. Tutarsızlık değil midir bu? Bir diğer konu da bütün ödüllere aynı yaklaşımı göstermek ne kadar doğru bir yaklaşımdır!

MG: Son günlerde gündemden düşmeyen bir tartışmaya sözü getirmek istiyorum. Çünkü uzun zamandır “Türkçe Edebiyat ”ve ”Türk Edebiyatı” üzerinden çok hararetli bir tartışma yürütülüyor. Bu konuya ilişkin düşünceleriniz nedir?

MÇ: Türkçe Edebiyatı ile Türk Edebiyatı kavramsal olarak daha önce işlediğim bir konuydu. Bana kalırsa biraz da “Türk Edebiyatı” diyenlerin kendi içindeki Kürt / Kürtçe karşıtlığı Türkçe Edebiyatı kavramını ortaya çıkarttı.

Ne olursa olsun “öteki karşıtlığı ya da inkârı ” üzerinden bir kavram değilse Türk Edebiyatı denilebilir. Tabii sorunun bir diğer sebebi de şu; benim gibi Kürt olup Türkçe yazanlar…

Bu durum, bu kavramların sınırlarını çizmek konusunu da zorluyor, tartışmanın bir sebebi de bu realitedir.

MG: “Toplumcu Gerçekçi Şiir” günümüzde toplumsal mücadelenin gerilemesiyle de görünür hale gelmekte zorlanıyor. Yayıncılık piyasasını sermaye gruplarının yönlendirdiği ve desteklediği iklimde kendine yeniden alan açmaya çalışan “Devrimci Gerçekçi Şiir” nasıl alternatif hale getirilebilir?

MÇ: Her dönem kendi kavramlarını üretir. Bazı kavramlar ise her dönem geçerlidir, “birey” ve “toplum” gibi. Hayatın her anlamını biçen dünyanın bu noktası, bu kavramları ve bu kavramlar üzerinden yükselen değerleri de daha anlamlı kılmaya başladı.

Toplumcu ya da devrimci şiir gerçekçi çizgilerini kaybetmedikçe toplumsal ilerleme veya gerileme ne olursa olsun, nasıl olursa olsun şiir yeryüzünde varlığını sürdürecektir. Toplumcu gerçekçi şiiri kötüleyenler kendi bireysel sorunlarını o kadar dert ediyorlar ki sanki dünya sadece o bireylerin etrafında dönüyor.

Komşusunun evinde yangın varken bir şairin gözleri kör olmamalı. Komşusunun acısını hissedendir şair, kendi gövdesine dikmelidir bazı şeyleri. Yeni dönem kavramlar değil de hayatın içinden çıkan kavramlar şiire yön verecektir bana göre.

MG: İçe dönük bireysel sanat anlayışına karşı bu gidişattan hoşnut olmayan devrimci sanatçılar birlikte hareket etmenin zeminini yaratabilir mi? Yani bir karşı duruşun işaret fişeği sayılacak bir karşı oluş hali inşa edilebilir mi?

MÇ: Bu sorunuz tüm röportajın özeti gibi olmuş. İşte konuştuğumuz tam da bu, işaret fişeği, birlikte olmak, yan yana durmak ama dışa dönük ve içimize oturan bir amaçla olmalı bu, mümkündür bu inşa. Devrimci kavramı yeniye dair bir kavramsa eğer, bu dünyadan hoşnut olmayan herkesin ortak inşası olmalıdır bu yeni inşa. Ve bu da mümkündür, gerçekçi olduğumuz sürece.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

MÇ: Bu güzel sorularınız için teşekkür ederim. Bizi okuyan herkese sevgiler olsun.

ÖZGEÇMİŞ

Mazlum Çetinkaya Kimdir 1969, Yeşilyurt, Malatya’da dünyaya geldi. Burdur Eğitim Yüksekokulunda ve Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesinde öğrenim gördü.

Newroz, Günlük, Evrensel Kültür, Bezuvar, Ekin Sanat, Ihlamur gibi gazete ve dergilerde yazı ve şiirleri yayımlandı. Bir grup arkadaşıyla birlikte kültür, sanat ve edebiyat ağırlıklı Hâr dergisini çıkardı.

Çetinkaya’nın birçok yayımlanmış öykü ve şiir kitabı var. Gülüşün Hücrelere Takılı Kaldı, Zevebân, Taşta Uyuyan Zaman, Hecesini Onaran Çocuk, Repesa, Dağ Suskunluğu adlı şiir kitapları dışında altı tane de çocuk öykü kitabı yayımlandı.20 Temmuz 2016 OHAL ilanından sonra KHK ile yaptığı öğretmenlik mesleğinden ihraç edildi. Har Yayınları’nın kurucusudur. Malatya’da yaşıyor. Civan Berdan ile Muharrem’in babasıdır.

“Ağaçlarla, kuşlarla, insanlarla, çağlarla, insanlığın acılarıyla konuşabilmek…”

1990 yılında Cengiz Gündoğdu’yla İnsancıl dergisini çıkaran, 1998 yılında İstanbul’da yine Cengiz Gündoğdu ile birlikte kurdukları İnsancıl Atölye‘de edebiyat seminerleri düzenleyen Berrin Taş ile kişisel sanat serüveninden yola çıkarak “yaşamı ve karşı sanatı“ konuştuk

Mustafa GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

Berrin TAŞ: Şiiri seçmem bir rastlantı değildir. Kendimi var edebilmek ve kendi şiirimi yazabilmek için çok çalıştım. Hiç kimseyle yarışmadım. Hep bir önceki kendimde eksik bulduklarımı tamamlamaya çalışarak yol almayı önemsedim. Kendimle konuşmayı severim. Şiir de sözcüklerle konuşma sanatı değil midir? Ben hiçbir şey bilmeyen biri olmayı seçtim. İnanıyorum ki bilmeyen öğrenir. Özne – Nesne arasındaki ilişki şairin ben’iyle dünya, şairin ben’iyle insanlar arasında kurulan iletişim demektir. Bu iletişim sözcüklere döküldüğünde şiir konuşmaya başlar. Şiirin coşkun akan bir ırmaktan dökülebilmesi için şairin konuşmayı öğrenmesi gerekir. Hem konuşmayı, hem dinlemeyi öğrenmelidir. Ağaçlarla, kuşlarla, insanlarla, çağlarla, insanlığın acılarıyla konuşabilmek şairin tutumunu belirler. Bu aynı zamanda söze dökülmemişlerin de duyulmasını sağlar. Sonra şiir derin bir kaynaktan gürül gürül akar.

Şairin şiiriyle yaşamını koşut olarak kurmasının bir örneği olduğunu söyleyebilirim. Bu anlamda yaşamımı yeniden yarattım.

1990 Kasım ayından bugüne dek tam otuz bir yıldır bir dergi çıkarıyorum. Sayıl Cengiz Gündoğdu’yla gerçekçilik kavgası verdiğimiz “İnsancıl Kültür Sanat “dergisini.

Bu süreçte bir yandan dergiyi yaşatma kavgası verirken, öte yandan kendimi var etmek için çalıştım. İnsancıl ve benim varoluş çabam iç içe geçti. Bir bütün oldular. Yıllarım gece gündüz çalışarak geçti. Bu çalışmanın itici gücü benim için şiirdir. Yapıp etmelerimin kökeninde şiirin sağaltıcı gücünü buldum hep.

İnsancıl’dan önce ne yapıyordunuz derseniz, kısaca söyleyebilirim. Sayıl Cengiz Gündoğdu’yla karşılaşmadan önce bir karar vermiştim. Ya insan gibi yaşa kızım, ya da öl demiştim kendi kendime. Ataerkil değerlerle büyütülmüş bir kadın olarak baskıların egemenliğinin dışında insan-kadın Berrin Taş’ı anlamak için kendimi sorguladım. Evden çıkmış, ev kadını diye tanımlanan bir kadın olarak kültürel alanda var olabilmek amacıyla bir arayışa girmiştim. Bu süreçte karşılaştım Sayıl Cengiz Gündoğdu’yla. İnsancıl bu karşılaşmadan doğdu. Benim de kendimi var etme yolculuğum başladı böylece.

Apaçık söyleyebilirim. Ben engellenmediğinde bir insanın kendi alanını genişletebileceğinin somut bir örneğiyim. Kadınlar engellenmezlerse aydınlık bir yaşam kurabilirler. Elbette kimileyin önümüze çekilen duvarları yıkmamız gerekiyor. Yine de acılar, sıkıntılar ne yaptığını bilen bir bilinci durduramaz. Kendimi “ Gelecek Ağacı “ adlı kitabımdaki bir şiirimle anlatabilirim.

Zaman

Zaman bir uçurtma
dalgalanıyor
gelecek çağlara
zamanın ipini
sımsıkı tutuyorum
ben
şair
kadın
insan
tabanlarımda
çağın kirini
taşıyorum
adımlarımla eziyorum
karanlıkları
ilerliyorum
ben
şair
kadın
insan
zamanın ipini
sımsıkı tutuyorum

MG: Şairlerin geçmiş yaşantıları özellikle çocukluk çağları onların şiir yolculuğunda önemli yer tutar. Çocukluğunuzda yaşadıklarınız şiirinize nasıl yansıdı? Sizi şiire yönlendiren ya da şiir yazmanızda etkili olan özel biri var mı?

BT: Çocukluğum şiir yolculuğumu nasıl etkiledi. Bu soruya net bir yanıt veremeyebilirim. Bildiğim tek şey içe dönük bir çocuk olduğum. Yıllar içinde yaşamın örsünde bilene bilene, şimdi dışa dönük sayılabilirim. Belki de geçmiş – bugün – gelecek ekseninde kendimi kavramaya çalışırken kimi sorunları sorun olmaktan çıkarmış olabilirim. Yaratıcılığın güzelliği burada. Kendi ben’ini insanlığın ortak ben’iyle buluşturabildiğinde sorunlar da nesnelleşebiliyor. Bu biraz da benim değişimimle ilgili. İçsel bir süreci kendi içimde yürüdüm. Tür bilinciyle bakıyorum. Dar ben’den dışarıya… İnsana… Doğaya… Canlıya doğru yürüdüm. Bütünlüklü bakış kendi hapishanenden çıkmanı sağlıyor.

MG: Eskiye oranla günümüzde kadın şair sayısında gözle görülür bir artış var. Divan şiirinden beri erkek egemen bir alanda kadın olarak üretmenin zorlukları nelerdir? Bir de kadın duyarlılığı adı altında cinselliği ön plana çıkaran, yani fetişist boyutta kadın bedenine yönelen şiir hakkında neler söylemek istersiniz?

BT: Gerçekten kadın olmak yaratıcılık alanında var olmak çok zor. Seni övüyor gibi yaparlar. Överken dış görünüşünü, güzelliğini gündeme getirirler. Bunu yaparken yaratıcılığını küçümsemek isterler. Kısaca çok zor. Benim bu konuda duvarlarım vardır. Onlara gülmeyi ve moralimi bozmalarına izin vermemeyi benimsedim. Ben şiir yolunda yürümeyi seçtim. Onların bilir bilmez konuşmalarını dikkate almadım.

Şiirlerime hayran bir erkek şair dergiye gelip kadınlar şiir yazamaz, bu kadında erkek geni var diyordu. Beni ancak erkek geniyle bir şair olarak kabul edebiliyordu. Bir başkası, kadın kendisi şiirdir şiir yazmasına gerek yoktur derken gülümsüyordu. Üstelik benim bu iltifata bayılacağımı sanıyordu. Ben de donuk donuk bakıyordum. Yaratıcılığımı küçümsemek istiyordu. Böyle durumlarda anlamazlıktan gelmek ve bu tür insanları yakınında tutmamak önemlidir. Onlara kendinizi anlatamazsınız. Zihinsel bir değişim geçirmeleri gerekiyor.

Kadın bedenine yönelen şiirlerden birini anımsadım. Necip Fazıl Kısakürek’in “Kadın Bacakları” şiiri. Kadın bacağını fetişleştirmiş bu şiirde. Şaşırtıcı olan, bu şiirin antolojilerde kadın teması adı altında yer alması. Kadını insan olarak görmeyen bu tür şairler kutsanıyor ülkemizde. Küçük İskender’in kimi şiirlerinde de tecavüzün doğal bir insanlık durumuymuş gibi dile geldiğini görebilirsiniz. Şiiri yalnızca güzel dizeye indirgeyenler şiirin ne söylediğiyle ilgilenmezler. Yüceltirler de yüceltirler bu şairleri.

Gerçekçi şairler insan kadının şiirini yazmışlardır. Onlar kadını yalnızca bedene indirgemezler. Kemal Özer “Oğulları Öldürülen Analar”ı yazmıştı. Rıfat Ilgaz “Sarı Yazmalı” şiirinde kadını kendini var etmeye çağırıyordu. “Al paçalıklı, sırtı küfeli / Başı çifte çifte sarı yazmalı / Siler gibi alın terini çevrene / Bu kara yazıyı alnından silip / Kendi öz yazını kendin yazmalı”.

MG: İnsancıl dergisi piyasa edebiyatının yarattığı tahribata karşı kuramsal anlamda karşı koyabilmek için çalışmalar yürüttü. İnsancıl’ın pratiği ile özdeşleşmiş bir isimsiniz aynı zamanda. İnsancıl dergisinin çıkış sürecini, bu süreçte yaşadığınız zorlukları anlatabilir misiniz?

BT: İnsancıl’ın çıkış süreci… Otuz bir yıl öncesini soruyorsunuz.

1989’da Varlık dergisine gitmiştim. Şiirlerimi götürmüştüm. Kemal Özer’le, Sayıl Cengiz Gündoğdu’yla orada karşılaştım. Canlı, hareketli bir ortam vardı. O küçücük odaya gençler geliyordu. S. Cengiz Gündoğdu’nun tartışan, konuşan, anlatan karakteri ortamı hareketlendiriyordu. “Sanatta Star Sistemi” yazısı yayımlanmıştı daha önce. Ben geldiğim dönemde “Kaç İnsanı Yaşadım” yazısı yayımlanmıştı. Bütünlüklü bir bakış vardı. Bilgi birikimiyle kendi varlığının bir potada eridiği yazılar insanları etkiliyordu. Sanatta Star Sistemi üstüne tartışılıyordu. Ben böyle bir ortam içine kendi yaratıcılığımı aramak için gitmiştim. Sonra bir gün Kemal Özer ve S. Cengiz Gündoğdu’nun oradan ayrılacaklarını öğrendim. Üzüldüm. Dergi çıkarmak gerekiyor diye konuşuluyordu, tartışılıyordu. Sultanahmet’te bir çay bahçesinde gençlerle oturulup konuşulduğunu anımsıyorum. Ben de oradaki ortamın bozulmasına üzüldüğüm için birlikte dergi çıkarabiliriz demiştim. S. Cengiz Gündoğdu bana “neden dergi çıkarmak istiyorsunuz bizimle” diye sormuştu. Ben de “düşüncelerinizin para karşısında yenilmesini istemiyorum” demiştim. İnsancıl süreci böyle başladı. İlk sayı Kasım 1990’da yayımlandı. Kapağında “ İnsan için ”…yazıyordu. Logosunda yürüyen insanlar var. Dergiyi bayilerden birine götürdüklerinde gençler şöyle bir yanıt almışlar; “ Bu ne ya, yok hayvan için çıkacaktı ”. Hani diyorsunuz ya bu süreçte yaşadığınız zorlukları anlatır mısınız diye. Bir derginin insan için olduğunu bile anlatamamak nasıl bir kısır ortamda yaşanıldığını gösterebilir. Bu süreçte yaşanılan zorlukları anlatmak istesem sayfalara sığmaz. Anlattıkça kendimi dertli dolap gibi duyumsayabilirim. Bunu istemiyorum. Ama temel iki sorunu dile getirerek bu konuyu kapatayım. Birincisi ekonomik sorunlar. İkincisi insani sorunlar. İkisi de yorucu ve üzücü sonuçlara yol açabiliyor.

MG: Yine yukarıdaki soruya bağlı olarak şu an salgın nedeniyle çalışmalarına ara verdiğiniz” İnsancıl Atölyeleri ” pek çok kişiyi özellikle emekçileri felsefe, sanat ve estetikle buluşturdu, adeta bir okul görevi üstlendi. Cepheden eylem ve yaratımlarınızla tavır aldığınız “star” sistemine karşı mücadelenizde yol alabildiğinizi düşünüyor musunuz?

BT: Star sistemine karşı yol alabildiğimizi sanmıyorum. Yine de zaman zaman küçük sevinçlerimiz olabiliyor. Birkaç gün önce Genç Fikir İvriz dergisinden ileti geldi. 12. sayılarında “Sanatta Star Sistemi“ yazısını yayımlamak için izin istiyorlardı. S. Cengiz Gündoğdu’ya “verdiğin mücadele boşa gitmedi” dedim. Öte yandan İnsancıl’da romanlar estetik bir değerlendirmeyle gündeme getirildi. “Romanda Estetik Kalkışma“ kitapları yayımlandı. Osmanlı’dan günümüze romanlar gerçekçi bir bakışla değerlendirildi. “Sanatta Star Sistemi“ eleştirisi temelinde gelişen bir süreç yaşanıyor. Bu yeni bir durum Türkiye’de. Romanlar estetik ölçütlere göre – özetleyerek değil – yorumlandı. Bu zorlu bir süreç. Yol aldığımızı sanmıyorum dedim ama bir yandan da verilen emeklerin boşa gitmeyeceğini düşünüyorum. Bir gün mutlaka anlaşılacak. Bunun ipuçlarını İnsancıl’dan yetişmiş kimi kişilerin roman öykü üzerine etkinlikler düzenlemelerinden anlıyorum. Biraz daha zaman gerekiyor sanki. S. Cengiz Gündoğdu “ Estetik Kalkışma “ kitabıyla gençlerin eline bir kılavuz verdi. O kılavuzu anlamaya çabalayarak kendi yollarını bulmaya çalışıyorlar.

MG: Edebiyat dergilerine her ay onlarca şiir geliyor. Piyasada yayımlanan edebiyat dergilerinin kendi yayın çizgilerini oluşturduklarına inanıyor musunuz? Size gelen şiirleri seçerken hangi kıstaslarla nasıl bir yol izliyorsunuz?

BT: Çoğu derginin yayın çizgisini oluşturduğunu sanmıyorum. Bunu da yayımladıkları yazılardan ve şiirlerden çıkartabiliyorum. Eleştirel bakış eksik. Öte yandan günümüz insanı her şeyi bildiğine inanıyor. Usta – Çırak ilişkisi önemsenmiyor. Herkes bir bilen olmak istiyor ama hiçbir şey bilmiyor.

İnsancıl’a gönderilen şiirleri seçerken öncelikle kullandıkları dile dikkat ediyorum. Kendini var etme kaygısı duyan gençlere anlayışlı davrandığımı söyleyebilirim. Engelleyici değil yol açıcı olmak istiyorum. Eskiden Arapça – Farsça sözcüklerle yazılmış şiirler daha çok gelirdi. Şimdi bir değişiklik oldu. Sorunlarla yüklü ülkemizde şairin sorunsalını taşıyacak dil onun ana dilidir. Bunun ayırdına varıldıysa bunda İnsancıl’da verilen gerçekçilik kavgasının etkisi olduğunu düşünüyorum.

Gençlere hazır bir model önermiyorum. Tam tersi kendi yapabileceklerini yapabilmeleri için onları destekliyorum. Bu da şiirin alanını genişletiyor. Açık, anlaşılır insanı söyleyen şiirin geliştirilmesi gerekiyor. Bunu yapabilmek için sayısız yol ve yöntem denenebilir. Bizim ülkemizde, şairler başkalarının şiirlerine bakarken kendi şiirlerini ararlar onda. Bulamadıkları şiirleri sevmezler. Ya da genç insanlarla ilgilenirken onlardan kendileri gibi yazmasını beklerler. Bu dar ben’lik kavgası şiiri eksiltiyor. Hem ülkemiz şiirinin hem dünya şiirinin oluşturduğu şiir birikimini bir yana bırakacaksın, kendi dar ben’ini merkeze alacaksın. Bu şiir alanını daraltır. Ben tam tersi bir yol izliyorum. Şair şiiriyle konuşabilsin. Şairin sözcükleri insana giden yol olsun. Bunu sağlayabilmek için gelen şiirlerdeki güzele nesnel bir bakışla bakabilmek gerekiyor.

MG: : Şiir yarışmaları ve ödüller üzerinden sürekli gündemden düşmeyen tartışmalar yürütülüyor. Bir kısım sanatçı şiir yarışmalarını kökten reddediyor, bir kısımsa kural ve ilkelerinin iyi belirlenerek adam kayırmacılığın önüne geçilmesini yeterli görüyor. Bu bağlamda şiir yarışmaları ve ödüller konusundaki düşünceleriniz nedir?

BT: Sanat eseri biriciktir. Yarıştırılmasını doğru bulmuyorum. Nesnel davranabileceklerini de sanmıyorum. Beni jüri üyesi olmam için davet etmişlerdi bir yarışma için. Beni davet ederken otelde kaç gün kalınacak, yenilip içilecek onu anlatıyorlardı. Ama elimde yarışmaya katılanların şiirleri yoktu. Katılmayı reddettim.

Bana sorarsanız yalnızca onur ödülleri verilebilir. Emek vermiş sanatçılara saygı niteliğinde ödül verilmesini değerli buluyorum. Bunun dışında ödül mekanizmalarını üç maymunu oynamak olarak görüyorum. Ben bu oyunda yokum.

MG: İnsancıl’ın Nisan ayındaki 369. sayısında “İnsancıl Okurları için 111 Şair Seçtik” başlığının altında seçilen şair isimleri sıralanmış. Yine sizden başka bir kulvarda hareket eden Notos dergisinin Mart-Nisan/85.sayısında “Yüzyılın 100 Şairi” soruşturmasında seçilen şairlerin listesi yayımlandı. Bu listeyi görme imkânınız oldu mu? Sizin İnsancıl’da yayımladığınız “111” şairi içeren liste hangi kıstaslar doğrultusunda oluşturuldu?

BT: Dediğiniz listeyi Doğan Hızlan yazmıştı, benim anladığım şu: Herkes kendi köşesinde kendini büyük şair ilan ediyor. Ben Nazım Hikmet’in kendine büyük şair dediğini anımsamıyorum. Ona biz büyük diyoruz. Şiirimize getirdikleri, mücadelesi, onu gözümüzde büyüttü. Şiirimizde gerçekçilerle karşı gerçekçiler arasında bir kavga var. Karşı gerçekçiler ben ve benim gibi gerçekçileri görmezden gelirler. Bizleri yok sayarak kurtulabileceklerini sanıyorlar. O 111 şairi bu nedenle seçtik. Kesinlikle o listede unuttuklarımız da var. Bugün Müştak Erenus’u kim anımsıyor. A.Kadir’i kim anımsıyor. Atölyede A.Kadir şiirlerini okuyalım dediğimde kitapçılarda zorlukla bulabildiler “ Mutlu Olmak Varken “ kitabını. Birçok şairin kitabının baskısını bulamadılar. Bunlar arasında Hasan Hüseyin Korkmazgil, Mehmet Başaran, Mehmet Aydın’ın kitaplarını sayabilirim. Birçok kitabı fotokopiyle çoğalttık. Şiirlerini böylece okuyabildik. Gerçekçi damarı geliştirmek gerekiyor. İnsana giden yol gerçekçilikten geçer.

Aslında şairlerin adını saymak bir yanıyla komik görünüyor bana. Ama işte bu şairleri de tanıyın, okuyun. Hiç değilse anlayarak yok sayın, ya da anlayarak destekleyin demek istedik. Şiire emek vermiş şairleri anlayarak okumak gerekiyor. Ülkemizin direnen şiir damarı güçlüdür. Bu damar mücadelesi verilmiş, bedelleri ödenmiş bir damardır. Hilmi Yavuz, Talan şiirleri yazmış. Bir de söyleşi okudum şiirlere ilişkin. Bir yerde çok güldüm. Şair kendini talan ediyormuş. Eh… İstiyorsa talan etsin, etsin de onun talanı kime yarayacak. Kim için yazıyor bu şiiri. Bu soruyu sormayalım mı?

MG: Toplumsal mücadelenin gerilemesi hatta oldukça cılız seviyelerde varlık yokluk savaşı içinde olması toplumcu şiiri olumsuz etkiledi. İnsancıl’ın 1990 yılında yayımlanan ilk sayısının giriş yazısında;“ İnsancıl, sanatta, insani – gerçekçi çizginin dergisi. “ saptaması yapılmış. İnsani-gerçekçilik kavramını açıklayabilir misiniz?

BT: İnsani gerçekçilik kavramı bir sorundan ortaya çıktı. Kuram olarak sosyalist gerçekçilik diye bakılınca yeterli gelmiyordu. Bu durumda Hesiodos’u nereye yerleştirecektik. Lirik şiirin temelindeki Sapho’yu, Antik Yunan tragedyalarını nasıl yorumlayacaktık. İnsani gerçekçilik kavramı, sosyalist gerçekçilik kavramını genişleten, çoğaltan bir işlev edindi.

MG: Son günlerde gündemden düşmeyen bir tartışmaya sözü getirmek istiyorum. Çünkü uzun zamandır “Türkçe Edebiyat ”ve ”Türk Edebiyatı” üzerinden çok hararetli bir tartışma yürütülüyor. Bu konuya ilişkin düşünceleriniz nedir?

BT: Türkçe Edebiyat ve Türk Edebiyatı tartışmalarını okudum. Bu tartışmaları gereksiz buluyorum. Eristik bir tartışma. Anadilinde okuyup yazmanın tartışılacak nesi var. Bu ülkenin edebiyatı o ülkenin adıyla anılır. Türk Edebiyatı demenin neresi yanlış.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

BT: Teşekkür ederim. Soruları kısa yanıtlamaya çalıştım. Bu söyleşileri yararlı buluyorum.


ÖZGEÇMİŞ

1957’de Kayseri’de doğdu. Babasını erken yaşta kaybetti. İlk ve orta öğrenimini Adana’da tamamladı. Adana Kız Lisesi’nde yatılı öğrenci olarak okudu. Genç yaşta evlendi, bir kızı oldu.

1990 yılında Cengiz Gündoğdu ile İnsancıl dergisini çıkarmaya başladı. “İnsana Gecikmeden'” adlı ilk şiir kitabını 1992 yılında yayımladı. 1998 yılında İstanbul’da Cengiz Gündoğdu ile birlikte kurdukları İnsancıl Atölye’de edebiyat üzerine seminerler vermeye başladı.

2002’de yaşamına son veren kızı Pelin İstanbulluoğlu’nun yazı ve şiirlerini 2007’de “Bir Çift Martı Görmüştü Çocuk” adlı kitapta topladı. Kendisi de bu olayın ardından yaşadıklarını konu edinen “Peluşko”‘yu yayımladı.

Şiirin işlevi, güzellik kavramı, şiir-insan ilişkisi konularında denemelerini “Şiir Nedir, Şair Ķimdir” adlı kitapta bir araya getirdi.

ESERLERİ

İnsana Gecikmeden (1992)

İnsanın Ayak Sesleri (1994)

Bir Kenti Ağlıyorum (1996)

Işığa Doğrulum (1996)

Aşk: Yeni İnsanın Dili (1997)

Karanfil Alevleri (2003)

Cehennem Şiirleri (2005)

Bir Çift Martı Görmüştü Çocuk (2007)

Peluşko (2007)

Gelecek Ağacı (2008)

Zamanın Hırçın Soluğu (2010)

Fırtına (2010)

Değerler Kitabı: Güzele Şarkı (2011)

Şiir Nedir, Şair Kimdir? (2016)

“Devrimci gerçekçi şiir Anka kuşudur; küllerinden yeniden doğar”

Dicle Üniversitesi, Fransız Dili ve Eğitimi Bölümünü bitirdikten sonra, 1985-1987 yıllarında aynı fakültede araştırma görevlisi olarak çalışan 1990 yılından bu yana da Fransa’da yaşayan Aytekin Karaçoban’la “devrimci sanat“ üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik…

MUSTAFA GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

AKYTEKİN KARAÇOBAN : Bir şiirimde şöyle demiştim : “Bulamadık işte, bulamadık yüzyıllardır sözün gizli hazinesini : Yazılan onca kitap, araştırma tutanaklarımız.” Kalıplaşmış ifadeler dışında beni en iyi yansıtacak sözcükler bu şiir cümlesinde yatmaktadır. Bulamayacağını bilse de sözün gizli hazinesini arayan, bu arayışlarının tutanaklarını yazan biriyim.

MG: Uzun yıllardır yurtdışında yaşıyorsunuz. Bu bir zorunluluktan mı yoksa bilinçli tercihten mi kaynaklandı? Buna bağlı olarak farklı bir kültürde yaşamanın ve üretmenin zorlukları ya da kolaylıkları nelerdir?

AK: Yurtdışına ilk çıkışım, 1988 yılında bir yüksek lisans eğitimi için Fransa’ya gidişimle başladı. Diyarbakır’da, Dicle Üniversitesi, Eğitim Fakültesi’nin Fransızca bölümünde araştırma görevlisi olarak çalışıyordum o zamanlar. Diplomamı alıp geri döndükten sonra işler hiç iyiye doğru gitmedi. Bir yandan siyasal İslamcıların giderek ağırlıklarını duyurmaları, benim de siyasal olarak onlara karşı tavrım bu üniversitede geleceğimin hiç de parlak olmadığını göstermekte gecikmedi. Onlar tarafından izlenmeye alınmama başka kişisel etmenler eklenince yeniden Fransa’ya dönmeye karar verdim. Kısacası, zorunluluklar bir seçimi dayattı.

Farklı bir kültürde yaşamanın zorlukları ve kolaylıklarına gelince, bu konuda Müslüm Kabadayı’nın yayımladığı “Farklı Coğrafyalarda Üretenler” (Klaros Yay., 2021) adlı yapıtında uzun uzadıya anlattım. Merak edenler oraya bakabilirler. Burada kısaca şunları söyleyebilirim: Başka bir ülkede kendini yitirmeden, ruhsal yaralar almadan yaşamanın, o ülkenin toplumunda bir yer edinebilmenin olmazsa olmaz koşullarından biri öncelikle dil ve iştir. Her iki konuda da güçlüklerim kısa sürede çözüldü. Bu iki cümleye sığdırıverdiğim süreç elbette birkaç yılımı aldı.

Üretmeye gelince, anadilimi hiçbir zaman gözden ırak tutmadığım gibi daha da geliştirmenin bütün yollarını arşınladım. Bu arada Fransızcaya, Fransız yazınına ilgimi ve sevgimi de diri tutmamda çeviri en iyi araç oldu. Fransızcanın olanaklarını Türkçenin olanaklarıyla iç içe geçirerek yazmanın gizine ulaştım. Bu, ister istemez şiirime bir atılım kazandırdı. Sonra genel ağın ortaya çıkışı hem Türkiye’deki insanlarla iletişimimi hem de olup biteni yakından izlememi kolaylaştırdı. Bu arada Fransız vatandaşlığını aldım, toplumun yazın ve siyaset ortamından epeyce insanla tanıştım, yazın dergilerinde yapıtlarımı, çevirilerimi yayımladım. Kısacası burada da toplumun her alanında etkin bir vatandaşı olarak yaşıyorum.

MG: Özellikle Fransız şiirinden Türkçeye çeviriler yapmaktasınız. Yakın zamandaki bir paylaşımınızda Rimbaud’nun “Mayıs Sancakları” adlı şiirinin “Mayıs Sürgünleri” olarak çevrilmesini sorguluyorsunuz. Çeviri şiirin zorluklarını göz önüne aldığımızda verdiğiniz örnekte olduğu gibi asıl metnin özünden sapmalar neden gerçekleşiyor?

AK: Çevirmenler bazen bir sözcüğün anlamını bildiklerinden emin oldukları için sözlüğe bakma gereği duymazlar. Ya da anladıklarının doğru olduğunu sanırlar. “Mayıs Sancakları” (Bannières de mai) adlı şiirin “Mayıs Sürgünleri” (Bannis de mai) biçimine dönüşmesi bu yüzdendir. Yukarıda ayraç içinde Fransızcasını yazdığım başlıklarda dikkat edilirse birbirine benzeyen iki sözcüğü görürüz. “Bannis” sözcüğünün Türkçe karşılığı “sürgünler, sürülmüşler” demektir. Oysa Rimbaud’nun şiirinin aslında “bannières” yani “sancaklar” söz konusudur.

Rimbaud’nun şiirini çözümleyen bir yazıyı çevirirken bu yanlışın ayrımına vardım. Burada bir örnek daha vermek istiyorum. Rimbaud’nun “Sonsuzluk” başlıklı bir şiirinin bir dörtlüğünde şu dizeler yer almaktadır:

“İnsan onaylarından
Ortak atılımlardan
Uzaklaşırsın
Uçarsın göre.”

Bu şiir Türkçeye çevrilmiş mi bilmiyorum, bilmek isterim. Elimdeki Türkçe Rimbaud çevirilerinde göremedim.

Bu dizeleri çevirirken son dizedeki “Uçarsın göre”ye takıldım ve kendimce bir anlam vermeye çalıştım. Sözünü ettiğim yazıdaki şu cümleleri görünce ne büyük bir yanlışın içine sürüklendiğimin ayrımına varıverdim: “Göre… Bu ilgecin tamamlayanı yoktur ve uçarken boşlukta asılı gibidir, daha sonra esrime geçince ciddi bir sorun oluşturacaktır: Bu uçuş neye göre olmakta, hangi kurala boyun eğmektedir? Gel Gör ki Sonsuzluk’ta böyle bir soru saçmadır çünkü atılım, kendi ölçütlerini yaratacak bir eylemin zamansal gelişimi içinde yer almaz, kendi yasasını yaratması gereken bir özgürlük devinimiyle bir tutulamaz (…)” (Jean Pierre Richard, Poésie et profondeur, Ed. Le Seuil)

Buradaki cümleler bize hemen şunu kavratıveriyor: Bir şiiri çevirirken kendinizce anlamlar veremezsiniz. O şiir hakkında yazılanları da okumak, araştırmak gerekir. Ne yazık ki herkes bu olanağı elinde bulunduramıyor.

Şiir çevirisinde sapmaların daha birçok nedeni var ki, hepsini burada sayıp dökmek olanaksız.

MG: Fransız PEN Yazarlar Kulübü üyesi bir yazarsınız. Bulunduğunuz kentteki kültür sanat çevreleriyle ilişkileriniz hangi boyutta? İçinde yaşadığınız toplumda farklı kültürleri dışlayan bir tutum var mı? Bir başka deyişle yabancılık hissediyor musunuz?

AK: Türkiye’de olduğu gibi başka ülkelerde de yazın ortamının yoğunlaştığı yerler çok büyük kentlerdir. Benim yaşadığım kent olan Bordeaux’da kültür sanat ortamı, nedense, cılızdır. Ülkenin birçok yerinde tanıdığım bazı yazarlarla, şairlerle, yayıncılarla ilişkilerim canlıdır. Konuk bir yazar ya da yayıncı kente geldiğinde, şenlikler, kitap tanıtım etkinlikleri düzenlendiğinde giderim. Biliyorsunuz, bu yerler yeni ilişkilerin kurulduğu ortamlardır. Son bir yılda küresel bulaşkı salgını yüzünden yerimizden pek kıpırdayamasak da geçen yıl Türkiye’yi temsil etmek üzere bir uluslararası şiir şenliğine konuk edildim. Geçenlerde, vurguladığınız gibi, Fransız PEN Kulübü üyesi olarak Türkiye’deki yazarların durumunu ele alan bir çevrimiçi toplantıya katıldım. Yine geçen yıl ikinci Fransızca kitabım yayımlandı (birincisi 2000 yılında yayımlanmıştı). Üçüncüsünün eli kulağında ve dolayısıyla haziran ayında yaşadığım kentten pek uzakta olmayan başka bir kente bu kitabın çıkışı dolayısıyla bir etkinliğe katılmak üzere gideceğim. Kısacası, bu ortamla ilişkilerim iyi, gün geçtikçe de gelişiyor. Başka bir deyişle, yabancılık çekme gibi bir durum söz konusu değil. Her toplumda olduğu gibi, burada da yabancıdan, ötekinden korkan, kin güden ırkçı, faşist, bilinçsiz çok insan var. Onları ciddiye almıyorum.

MG: Ülkemizde “Yaratıcı Yazarlık Atölyeleri “ adı altında özel eğitim kurumları tarafından edebiyatın her alanında çalışmalar yürütülüyor. Özellikle alanında tanınmış bir ismin yürüttüğü bu tür çalışmalar belirli bir katılım ücreti karşılığında gerçekleşmekte. Hatta kurs sonunda yapılan çalışmaya ilişkin bir sertifika düzenlenerek katılımcıya verilmekte. Bu tür atölyelerin yaygınlaşmasının edebi üretime olumlu yönde katkı sağlayacağını düşünür müsünüz?

AK: Yazarlığın Okulu, atölyesi yoktur. Bu yerler, düzenleyenlerin kendilerine para kazanma olanağı yarattıkları, katılımcıların bir yol gösterici eşliğinde birkaç satır yazabildiklerini görerek kişisel doyuma ulaştıkları yerlerden biridir. Gerçek yazarlık uzun yılların, emeğin, çok okumanın, çok yazmanın, yeni biçimler, biçemler deneme, üretme çabasının sonucu olan bir etkinliktir. Yazarlık yalnız başına çalışma, öğrenme, bilgilenme, üretme deneyiminin doruk noktasıdır. Bu yerlerin katılımcılara kimi eksiklerini görmekten, onlara bir tür disiplin sağlamaktan başka bir şey vereceğini sanmıyorum.

MG: Şiir yarışmaları ve ödüller üzerinden sürekli gündemden düşmeyen tartışmalar yürütülüyor. En son Arkadaş Zekai Özger Şiir Ödül’ü tartışmalara yol açtı. Bu bağlamda şiir yarışmaları ve ödüller konusundaki düşünceleriniz nedir?

AK : Ödül ve ceza yaşamın her alanında var. Bu düzenek aile içindeki eğitimden, okuldaki eğitimden tutun, toplumsal yaşamın bütün alanlarına yayılmıştır. Dengeli yapıldığı sürece her ikisi de gereklidir bence. Ne ki salt ödül ve salt ceza ya da ödül yerine ceza, ceza yerine ödül verilmesi hem kişisel hem de toplumsal alanda dengeyi bozar. Bizi ilgilendiren alanı, yani yazın ortamını aldığımızda da yaşanan bu dengesizliktir. Bugünkü ödül düzeneği daha çok belirli kesimlerin çıkar ilişkilerini sürdürmesinin bir çarkı olarak döndüğü için sakat bir yapıya dönüşmüştür. Bu yapı elbette daha birçok başka sakat yapıyla bağlantılı olarak işlemektedir. Yaratılacak seçenek bu sakat yanların belirlenmesi, ortadan kaldırılması, bunların dışında bir ödül düzeneğinin kurulmasıyla olanaklıdır. Bunu gerçekleştirmenin ne denli zor olduğunun, ne çok zaman alacağının bilincindeyim. Ödül, bir yazarın yapıtlarıyla okura ulaşmasının yollarından yalnızca biridir. Yapıtın öne çıkarılarak okura kısa yoldan ulaşmasını sağlar. Günümüzdeki ödül düzeneğinde yapıt değil, yazarın kişisel ilişkileri ve yer aldığı yayınevlerinin parasal güçleri öne çıkarılmaktadır ne yazık ki.

Dikkat ettiyseniz, son çıkan tartışmalar da, daha öncekilerde olduğu gibi yapıtlar çevresinde değil, kişiler çevresinde dönmektedir.

MG: Son günlerde gündemden düşmeyen bir tartışmaya sözü getirmek istiyorum. Çünkü uzun zamandır “Türkçe Edebiyat” ve “Türk Edebiyatı” konusunda çok hararetli bir tartışma yürütülüyor. Bu konuya ilişkin düşünceleriniz nedir?

AK: “Türk Edebiyatı”, “İsveç edebiyatı”, “Japon Edebiyatı” dendiği zaman doğrudan Türkçeyle, İsveççeyle, Japoncayla yapılan edebiyatı anlıyorum. Bir yazarın yapıtlarını üretirken doğrudan kullandığı dildir belirleyici olan. Latin Amerika’da olduğu gibi sömürgecinin dilini kullanarak yapıt üretenler bu kuralın dışında tutulur. Orada belirleyici olan doğrudan kullanılan dil değil, ülke yazınıdır. Bulgar kökenli olup doğrudan Türkçe yazan yazarların, Kürt kökenli olup doğrudan Türkçe yazan yazarların yerleri Bulgar ya da Kürt edebiyatı içinde değil de Türk edebiyatı içindedir. Örneğin Milan Kundera, Fransız vatandaşı olmasına karşın uzun yıllar kitapları Çekçeden çevrilip yayımlandığı için Fransız yazarı olarak değil, Çek yazar olarak anılmıştır. İki dili de yapıtını yazarken doğrudan kullanan insanlar var. Bizde Metin Kaya bunun en güzel örneğidir. Dolayısıyla doğrudan doğruya hem Kürtçe hem de Türkçe yazabildiği için şair hem Kürt edebiyatı hem de Türk edebiyatı içinde yerini almıştır.

MG: “Toplumcu Gerçekçi Şiir” günümüzde toplumsal mücadelenin gerilemesiyle de görünür hale gelmekte zorlanıyor. Yayıncılık piyasasını sermaye gruplarının yönlendirdiği ve desteklediği iklimde kendine yeniden alan açmaya çalışan “Devrimci Gerçekçi Şiir” nasıl alternatif hale getirilebilir?

AK : “Devrimci Gerçekçi Şiir” yanlıları içinde yaşanan düzende her zaman itilip kakılsalar da varlıkları hiçbir zaman ortadan kaldırılamamıştır. Bu şiirin her yönden saldırıldığı, kuşatıldığı, güçsüz düştüğü zamanlar olmuştur. Devrimci gerçekçi şiir Anka kuşudur; küllerinden yeniden doğar. Sorumluluğu da bu yeniden doğuşu direngenlikle gerçekleştirmekte yatmaktadır.

MG: İçe dönük bireysel sanat anlayışına karşı bu gidişattan hoşnut olmayan devrimci sanatçılar birlikte hareket etmenin zeminini yaratabilir mi? Yani bir karşı duruşun işaret fişeği sayılacak bir karşı oluş hali inşa edilebilir mi?

AK : Dokununca içine çekiliveren bir kaplumbağa ya da kirpi dili kullanan şairlerin sayısı gittikçe artıyor. Adı açıkça dile getirilmese de “saf şiir” denen bir söz salatası ortalığı kaplamış durumda. Aslında bu, korkuya, sessizce kendi köşesinde gözyaşları dökmeye, çaresizliğe, umutsuzluğa, edilgenliğe giydirilen cafcaflı elbiseden başka şey değil. Genellemelerden her zaman uzak durduğumu burada ayraç içinde belirteyim. Sözünü ettiğim şey ilk bakışta göze çarpandır. Bunun yanı sıra sözünü esirgemeden, yani dilini cebinde saklamadan, söyleyeceklerini yoğun söz bulutu, sisi içine sokmadan, gerçekliği devrimci bir bakışla sanat yapıtına dönüştüren; günlük yaşamın köleleştirici dayatmaları karşısında özgürlüğünü elde etmeye çalışan insanın yanında olduğunu gösteren, yalınlıktaki derinliği gözeten, yaşanması git gide güçleşen dünya karşısına yazdıklarıyla daha yaşanır bir dünya koyan şairlerin sayısı artmalı.

Şiir artık yaşama dönmelidir. Karşı duruşun işaret fişeği ancak oradan fırlatılabilir.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

AK: Bu söyleşi olanağını verdiğiniz için teşekkür ediyorum.


ÖZGEÇMİŞ

1958’de Kırşehir’de doğdu. Lise öğrenimini Ankara’da tamamladı (1976). Diyarbakır’da, Dicle Üniversitesi, Fransız Dili ve Eğitimi Bölümü’nü bitirdikten sonra, 1985 yılından başlayarak aynı fakültede iki yıl araştırma görevlisi olarak çalıştı. Bunun ardından Fransa’da yüksek lisans yaptı. Bitirme tezi “Fransız Direniş Şiiri” üzerinedir. 1990 yılından bu yana Fransa’da yaşıyor.
1978 yılından bu yana şiirleri, yazıları, düzyazı ve şiir çevirileri Türkiye’de ve Fransa’daki dergilerde yayınlanmaktadır. Türkiye’deki dergilerden bazıları şunlar: Yeni Türkü, Türkiye Yazıları, Edebiyat 81, Yazın Dergisi (Anyazko), Akdeniz, Su, Yarın, Sanat Rehberi, Promete, Sombahar, Yeni Biçem, İzlek, Edebiyat ve Eleştiri, Varlık, Kavram ve Karmaşa, Şiir-lik, Dize, Pencere, Poetik’us, Düşlem, Amida, Şiir Odası, Kum, Adam Sanat, Akatalpa, Şiirden, Kurşun Kalem, Edebiyat Nöbeti, Yaşam Sanat, Sözcükler…

YAPITLARI

Şiir:

-Ben Gülün Kardeşiyim, Memleket yay., 1988, Ankara

-Pablo Neruda’yla Söyleşi, Mezopotamya yay., 1995, Stockholm

-Anlık Görüntüler, Öteki yay. 1998, Ankara

-Kavuşma Tadında, Pervaz yay., 2000, Ankara

-Yüksek Gerilim Hattı, Bencekitap, Ekim 2015

-Zaman Sızdı, Ürün Yay., Eylül 2018, Ankara

-1000+1 Soru, Ürün Yay., Eylül 2019, Ankara

-Çatlak Çan, Ürün Yay., 2020, Ankara

-Çalkantılı Deniz, (Toplu Şiirler), Klaros Yay., 2020, Ankara

Düzyazı:

-Pablo Neruda, Yaşamı ve Şiirleri, Chiviyazıları Yay, 2017.

Fransızcadan çeviri:

-Joyce Blau, Kürtler ve Kürdistan, Eleştirel Bibliyografya, Mezopotamya yay.,
1994, Stockholm

-Nureddin Zaza, Bir Kürt Olarak Yaşamım, Mezopotamya yay., 1994, Stockholm

-Thomas Bois, Folklorları Işığında Kürtleri Ruhu, Mezopotamya yay., 1994,
Stockholm

-Charles Dobzynski, Külü Yok Belleğin, Öteki yay., 1997, Ankara

-Volodia Teitelboim, Pablo Neruda, Kavram Yayınları, 1999, Istanbul

-Isabelle Desesquelles, Her Seyi Hatırlıyorum, Dünya, 2005, Istanbul

-Volodia Teitelboim, Senin Zamanın, Pablo Neruda, Doruk Yayınları, 2008, Istanbul

-Marc Jimenez, Estetik Nedir, Doruk Yay. 2008, Istanbul

-Şiir, Büyülü Çığlık, Şiirden Yay., 2017, İstanbul.

-Michel Onfray, Gerçekleşmeyen Gerçeklik, Don Kişot İlkesi, Everest yay, 2017

-Jean Pierre Richard, Baudelaire’in Derinliği, Ürün Yay., Eylül 2018

-Claire Lajus, Kulağı Kirişte Ve Yayınları, 2021

-Şiir, Kafada Çakan Şimşek, Klaros Yayınları, 2021

Fransızca yapıtları:

-İmages Instantanées (Anlık Görüntüler), Ed. Le Bruit des autres, 2000

-Par la porte entrouverte (Aralık Kapıdan), Ed. Domens, 2020