“Şiir üzerine düşünmek veya neyin şiir olduğunu, şiir olmadığını düşünmekle iç içe”

İnsancıl dergisinde yayımladığı şiirleriyle yazın serüvenine başlayan ve yaşamını bir şiir emekçisi olarak sürdüren İsmet Alıcı’yla “şiir ve hayat” üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik…

MUSTAFA GÜÇLÜ: Okuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

İSMET ALICI: Benim kurtulamadığım ya da kurtulmak istemediğim bir özelliğim muziplik. Bazen içinde bulunduğum olay ve olguları sulandırsam da bu şaka tarzı, bu muziplik hayatımın bir parçası sanki. Neden böyle niçin böyle nedenleri üzerine pek düşünmedim. Çocukluğumdan gelen bir huy işte. Ben bilinen anlamda bir şair değilim, diyebilirim ki son alaylıyımdır. Lise birden terkim, 1981’ de İstanbul’a geldim, hayatımın çoğu işçilikle geçti. Bir süreçte İnsancıl, Broy, Scala Yayınları’nda çalıştım. Bu yüzden dergi ve yayın piyasasını iyi bilirim. Bunun yanında demokratik kitle örgütlerinde yer aldım. Şiire, 27, 28 yaşlarında yani oldukça geç başladım. Şiir kitapları okurdum ama sadece bir sanatsal faaliyette bulunma isteğiyle şiir yazmaya başladım. Estetik yetimin gelişmesi sadece estetik kitapları ve sanat eserleri okumakla olmayacağını anladım. Önce resim yapayım dedim, sonra tiyatro, en sonunda şiirde karar kıldım. Bu süreçten sonra kendime yakın bir dergi aradım, bir süre sonra İnsancıl yayınlarına karar verdim. On iki yıl kadar hem İnsancıl’da çalıştım hem de derginin bütün etkinliklerine katıldım. Bu anlamda Cengiz Gündoğdu’nun ve Berrin Taş’ın üzerimde emeği çoktur. Dışarıdan bakıldığında ’’ Bu nasıl şair olmuş’’ denilecek bir tipim vardır. Bilinen anlamda bir şair sayılmam.

MG: Edebiyat toplum ilişkisi üzerine düşünceleriniz nelerdir? Toplumsal mücadelenin gerilemiş olması hatta oldukça cılız seviyelerde varlık yokluk savaşı içinde olması özellikle toplumcu şiiri nasıl etkilemiştir?

İA: Bunun çok çeşitli nedenleri vardır. Seksen sürecinin ve Sovyetlerin yıkılışının etkisi çok tabii ki. Seksen süreciyle bir direniş oluşturulmaması edebiyat alanında güçlü olan toplumcu gerçekçi edebiyatın gerilemesine neden oldu. Bunun yanında sol, olumsuz koşulları aşarak kendini yeniden üretebilmenin yollarını bulamadı. Büyük yayınevlerini ellerinde tutan yazarlar ve aydınlar daha çok; yoz bir edebiyat yarattılar. Sonradan ortaya çıkan post modern edebiyat bu insanların destekleriyle ortaya çıktı. Toplumcu gerçekçi edebiyat yerine mücadele kaçkını, küçük burjuva kültürünün yoğun yaşandığı İkinci Yeni edebiyatına yakın; biçimci, toplumsal sorunları dışlayan bir edebiyat yerleştirildi. En önemlisi sınıfla birlikte sınıfın yanında mücadele eden aydınlar dışlandı. Bu sürecin çoğu büyük yayınevi ve dergiler toplumsal mücadeleyi dışlayan bir çizgi izledi. Bu grup aynı zamanda ödül komitelerini, kitap eklerinin içeriğini belirledi. Böylece çoğu yazar bu küçük burjuva aydınların belirttiği çeper içinde var aldı. Çoğu sol aydın da bu çeper içinde kalarak devrimci özünü yitirerek sistemin istediği bir aydına dönüştü. En önemlisi yeni medya olanaklarının ortaya çıkması ve bu olanaklarla var olma isteği aydınların oto sansür uygulamasını sağladığı gibi, hızlı bir şekilde onları sistemin aydını yaptı.

Burada ortaya çıkan sonuç da, Türkiye solunun kültürel alan mücadelesindeki yetersizliğidir. Sanatın genel olarak siyasi araç olarak kullanılması, toplumsal dönüşümün en önemli nedeni olan sanatın insanlara ulaşmasını engelledi. İnsanlığın büyük amacı olması gereken sanat, kullanılması gereken bir nesne gibi araçsallaştırıldı. Kültürel mücadelenin önemi ne yazık ki ekonomi mücadelesine indirgendi.

MG: Sosyal medya mecralarının yaygınlaşmasıyla artık her şeye daha kolay ulaşılabiliyor. Bu durum aynı zamanda insanların ürettiklerini toplumla buluşturmasını kolaylaştırıyor. Şiir yazanın okuyandan çok olduğu ülkemizin şiir iklimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İA: Şiir için bir kolaylaşma ortamı yaratırken çoğu sanat alanı için de kolaylıklar yaratıyor sosyal medya. Bu kolaylık niteliksiz eserlerin veya temelsiz söylemlerin de hızlı bir şekilde yayılmasını sağlıyor. Sosyal medya niteliksiz eserlerin dolduğu bir alan şimdilik. Süreç içinde nasıl bir dönüşüm sağlar şu an kestiremiyorum ama yeni otoriteler ortaya çıkıyor bu niteliksiz sanal ortamda. Eskiden dergiler edebiyatın mutfağıydı şimdi o süreç de bitti. Edebiyat dergilerinde pişmemiş onlarca eser, sanal âlemde görücüye çıkıyor. Böyle olunca edebiyatın sahiciliği yok oluyor ve devrimci özü kayboluyor. Bunun yanında bu kolaylık hazır yiyici, sorgulamayan, kopyala yapıştır kültürlü bir toplum yaratıyor. Şiir de artık günümüzde hazır yiyici olmuştur. Bu kopyala yapıştır dünyasında yetkin bir şiire dair tarih bilinci oluşturmak çok zor. Garip akımından, Toplumcu Gerçekçilerden, Tanzimat edebiyatından habersiz onlarca şair var sosyal medyada. Hem de her şeyi biliyormuş edasıyla takılan.

MG: Yine sosyal medya üzerinden gidersek Facebook, Instagram vb. sosyal ağlarda zaman zaman sadece çıkar ilişkisi üzerinden şekillenmiş gruplaşmalar görüyoruz. Özellikle kitap basma bastırma üzerinden yürüyen herhangi bir ideolojik ya da estetik temele dayanmayan bu gruplaşmalar hakkında ne düşünüyorsunuz?

İA: Sanal ortamda çıkar ilişkileriyle şekillenen gruplar gitgide çoğalıyor. Bu grupların kirli ilişkileri kısa sürede de belli oluyor. Kitap yayımlama, antoloji oluşturma, ödülleri organize etme, ödüllere baskı altına alma bu grupların izlediği yollar. Çoğu niteliksiz eser, dijital baskıyla birlikte yayın hayatımıza girdi. Eskiden dergiler edebiyatın mutfağıyken şimdi bu dijital baskıcılar edebiyatın mutfağını denetimsiz bir alana dönüştürdü. Böyle olunca hızlı sürede edebiyatta seviye düştü. Sanal alem de bu seviyesiz edebiyatın sürekli öne çıkarıldığı bir alana dönüştü. Sanal alemin verdiği olanaklarla kendini sürekli ifade etmek isteyen insanlar bu ifade alanının en başına şiiri koydular. Şiirin demlenmesini bekleyen şairlerden bahsedebilmenin olanakları gitgide azaldı. Hele tüketim toplumuna dayanan kapitalizmde böyle bir gereksinmenin imkânı hiç kalmadı. Şiir üzerine düşünmek veya neyin şiir olduğunu, şiir olmadığını düşünmekle iç içe. Günümüz üretilen şiirinde bile bu gayeyi artık göremiyoruz. Bir yandan bir kara delik gibi her şeyi yutan sosyal medya, diğer yandan dijital baskıcılık; şiirin mükemmelliğine, saflığına darbe vuruyor. Şiir adına öne çıkanlar denetlenemez bir şekilde çoğalıyor. Bunu denetleyebilmenin veya organize hale getirebilmenin imkânları azalıyor. Şiir sanatının gerekliliklerini yerine getiren şairler de. Küresel tüketim kültürü, hızlı bir şekilde şiire darbe vuruyor. Bir yandan reklam, tanıtım ve ödüllerle şekillenen popülerlik şiirin içini boşaltıyor, onu hızla yenilen metaya dönüştürüyor.

Dijital baskıcılar kendilerini yayıncı olarak gösterseler de doğru dürüst yayıncılık yapanlar da bunları merdiven altı yayıncılık olarak görüyor. Dijital baskıcılara tam anlamıyla yayıncı demenin imkânı yok. Bunlar dağıtıma, kitapevlerine kitap vermeden daha çok internet üzerinden satış yapan yayıncılar. Bu pandemi süreci de bunların ekmeğine yağ sürdü. Böylece sanal alemde internet üzerinden satış yapa yapa güç haline geldiler. Aslında bastıkları kitapları daha çok şaire ve şairin çevresine satıyorlar. Bu ise genelde iki yüz, üç yüzü geçmeyen kitap basımı anlamına geliyor. Böylece yazar elinde kitabı görmüş oluyor ve sosyal medya da dönen bildik tanıtımlarla mutlu oluyor. Yani alan razı veren razı. Her önüne gelenin kitabını basıyor bunlar. Sağcı, solcu, dinci, ateist fark etmiyor bunlar için. Önlerine gelen estetik nesne mi, estetik nesne değil mi, onlar için fark etmiyor. Böyle olunca niteliksiz post modern ve yoz edebiyat kök salıyor.

MG: Yazdıklarınıza baktığımızda şiir ödüllerine karşı olduğunuz görülüyor. Oysa ülkemizde her yıl pek çok şiir ödülü veriyor. Ödüllerin sanatçıyı hem tanınır kıldığı hem de onun üretkenliğine katkı sunduğunu dile getirenler var. Bu ödül mekanizmasına hangi gerekçelerle karşı çıkıyorsunuz?

İA: Ödüllere dair ülkemizde her zaman bir karşı çıkış olmuştur. Nurullah Ataç ödüllere karşıydı. Cengiz Gündoğdu “Sanatta Star Sistemi” söylemiyle ödüllere karşı olduğunu her zaman belirtmiştir. Sanatta star sistemini belirleyen önemli bir öğedir ödüller. Sanat eserinin yarıştırılamaz olduğunu her zaman vurgulamıştır Gündoğdu. Ben ise ödül sisteminin ekonomik yanını göstermeye çalıştım her yazımda. Ödülle kapitalizm arasındaki ilişkiyi, ödüllerle pre-kapitalist toplumlardaki ilişkiyi göstermeye çalıştım. Ödül sistemi insan emeğinin sömürüsüne dayalı toplumların vazgeçilmez bir unsurudur. Ödül ,artı değerin bölüşümünü sağlarken toplumun yeniden şekillenmesini sağlar. Aynı zamanda toplumsal ittifakları belirler ve emek sömürüsüne dayalı toplumun uzun süreli kalıcı olmasını sağlar.

Sanat eserine ödül verilmesi ve yarıştırılması kadar tuhaf bir durum yoktur. Çünkü sanat eseri biriciktir, yarıştırılamaz. Yarıştığı an sanat eseri olmaz, çünkü biricikliği ortadan kalkar ve sanat eseri sahiciliğini yitirir. Yarışmalar ve ödüller bu anlamıyla sanat eserinin estetik bir nesne olmasına yönelik bir saldırıdır. Ödüllerin çoğalmasıyla sanat eserlerinin sahiciliğini yitirmesi meta derekesine inmesi at başı gider. Bu ödül sisteminin en önemli etkisi, sanat eserinin yarattığı katharsis duygusunu, kirli bir haleye dönüştürmesidir. Böylece sanat eserinin yarattığı sahicilik duygusu yok oluyor.

MG: Günümüzde toplumcu şiir bütün mecralardan kovulmak üzere ve çok yönlü bir kuşatma altında. Kültür endüstrisinin yarattığı süreçte bir meta haline gelen edebi ürünün niteliğini göz önüne alırsak piyasacı edebiyata karşı “Devrimci Gerçekçi Şiir” nasıl bir süreci örgütleme sorumluluğuyla karşı karşıya?

İA: Burjuva edebiyatı kendini yok edecek bir edebiyatı öne çıkarmaz, onun yerine kendini yok etmeyecek ve sürekliliğini sağlayacak bir edebiyatı önde tutar. Sınıf mücadelesinin gerilediği günümüzde devrimci edebiyatın “devrimci şiirin” öne çıkmasına olanak yok. Üst yapıda dolanan bütün şiirler daha çok burjuva toplumunun devamlılığını sağlayacak şiirlerdir. Seksenden sonra bilakis İkinci Yeni geleneğinden gelen küçük burjuva edebiyatçıları devrimci şiir geleneğinin yok edilmesine büyük destek verdiler. Murathan Mungan, Küçük İskender gibi her şey diyen ama sınıfsal mücadeleyi dışlayan şairler, Cezmi Ersöz, Ahmet Telli, Nevzat Çelik gibi insanlığın tarihsel acısını duyurmaktan çok vıcık vıcık acı edebiyatı yapan insanlar öne çıktı. Bunun yanında dil oyunlarına dayalı biçimci edebiyat hep baş tacı edildi. Böyle olunca devrimci bir şiir çizgisinin oluşumu zorlaştı. En önemlisi edebiyat ile sınıfsal mücadele arasındaki bağ, sönük ve yetersiz sınıfsal mücadeleden dolayı azaldı.

Basit bir örnek vermek gerekirse, Orhan Pamuk, Ahmet Altan, Elif Şafak gibi burjuva yazarlar mega star yapılarak devrimci edebiyatın yok edilmesi sağlandı. Geçmişte demokratik kitle örgütlerini kuran onlarla birlikte mücadele eden yazarların yerine bu yazarlar lanse edildi. TÖS’ün kurucusu Fakir Baykurt’un yerine veya yazarlar sendikasını kuran Aziz Nesin’in yerine toplumsal sorunu olmayan tuzu kuru bu burjuva edebiyatçıları dayatıldı. Halkın içinde yaşayan ve yerinden memnun halkla birlikte mücadele etmekten onur duyan Orhan Kemal’in Enver Gökçe’nin yerine Orhan Pamuklar, Elif Şafaklar lanse edildi. Bir yandan Enver Gökçe bir yandan Küçük İskenderler. Bir yandan Rıfat Ilgaz bir yanda Cezmi Ersözler. Devrimci şiir geleneğinin böyle içi boşaltıldı.

Devrimci geleneğini yitiren sol ise bu insanların imajla cilalanmış paketlerine aldanarak sayfalarına taşıdı. Böylece devrimci şiir geleneğinin çöküşüne yardımcı oldu. Sanatta Star Sisteminin nesnesi ve kültür endüstrisinin üreticisi oldular. Kültür endüstrisinin üreticisi olarak bir kitle bağı kuracakları sanısıyla hareket ettiler. Oysa her gün daha çok burjuva toplumunun üreticisi oldular ve kitle bağlarını kaybettiler. Ülke solunun trajik durumudur bu. Sermayenin ele geçirdiği veya sermaye partilerinin alanlarında edebiyat yapmak. Bunun tipik örnekleri çoktur, bunlardan en önemli örnek ise Haydar Ergülen’dir.

MG: Artık günümüzde şiir, yayınevlerinin basmaktan sürekli kaçındığı üstüne para versen de bulaşmak istemediği bir edebi tür haline geldi. Şiir; ödüller, dergiler üzerinden piyasanın belirlediği koşullarda ahbap çavuş ilişkisiyle pazarlanıyor. Piyasa kuşatması altındaki devrimci gerçekçi şiir niye okuyucusuyla buluşamıyor?

İA: Devrimci şiirin azalması ile burjuva kültürünün yaygınlaşması arasında ilişki var. Burjuva kültürü yaygınlaştıkça gerçekçi şiir azalır. Böyle alanlarda çeteleşme olması olağan. Ödüllere müdahale edenleri bir ahbap çavuş ilişkisinden daha çok çete ilişkisi olarak görüyorum. Basitçe söylemek gerekirse, Küçük İskender yazısından sonra bana saldıranların tarzı bir ahbap çavuş ilişkisinden daha çok bir mafyatik çete tarzıdır. Hele bunlardan birinin Kadıköy sokaklarında bir psikopat tarzıyla sağa sola bağırması, mafyavari bir çete kültürünün getirmiş olduğu olgudur. Edebiyat daha çok kendini ürettiği eserlerle ortaya koymalıdır, böyle sokak kabadayısı tarzıyla değil.

Kültürün politikasının nasıllığı üzerine düşünen bir sol yok günümüzde. Daha doğrusu kültür politikası olan siyasi hareketlerimiz yok. Temel mücadele kültürel mücadele alanı olması gerekirken bu alan yok sayılmış durumda. Kimse bir kültür hareketi nasıl oluşturabiliriz, kültürel alana yönelik nasıl siyaset yapabiliriz diye pek düşünmüyor. Böyle olunca burjuvazinin egemenliği her gün daha çok etkin hale getiriyor.

MG: Günümüz şairleri arasında severek okuduğunuz, şiirinizle aynı damardan beslendiğine inandığınız kendinize yakın bulduğunuz şairler var mı? Bu yakınlığı belirleyen ölçütler nedir?

İA: Aslında buna dair pek bir şeyler demek istemiyorum. Toplumcu Gerçekçi şiir geleneğini sürekli severek takip eden biriyim. Yazılarımda bu geleneğin önemli unsurlarına dair düşüncelerimi belirtmişim. Beni Sennur Sezer de etkilemiştir Kemal Özer de. Toplumcu şiirin çoğu şairiyle kaynaşarak kendime yakın hissettim. Yunan şiir geleneğinden çok etkilendiğimi de söylemek isterim. Ülkemizin şiir geleneği içinde biçimci ve imgeyi öne çıkaran, simgeyi unutan şiir geleneğine hep uzak durdum. Beni her zaman toplumcu gerçekçi şiir geleneği içinde, “Gel benim sarı tamburam/Sen ne için inilersin/İçim oyuk derdim büyük/Ben anınçün inilerim” diyenlerdenim.

MG: Son söz olarak neler eklemek istersiniz?

İA: En önemlisi devrimci eleştiri geleneği yok oldu. Sanat eserine yönelik sınıf savaşımını merkez alan eleştiri yok artık. Eleştiri daha çok bir methiyeye, tanıtıma yönelik övgüye dönüştü. Bu durumda gerçekçi bir şiirin ortaya çıkmasına olanak yok.

Bir sanat hareketi oluşturmaktan daha çok bir kültür hareketi oluşturmayı düşünen biriyim. Bunun yol yordamı için sürekli kafa yoruyorum. Sizler de kafa yorarsanız bir yol açılacak inancındayım.

_________

Özgeçmiş

İsmet Alıcı, 1966 yılında Malatya’da bir bakırcı ustasının dördüncü erkek çocuğu olarak dünyaya geldi. Malatya’da acı izler bırakan “Hamido” olaylarında ailesine ait işyerleri zarar gördü. Yaşadığı mahalleden dolayı faşistlerin taciz ve saldırısına uğradı. Bu yüzden sürekli okul değiştirmek zorunda kaldı. 1981’ de ailesiyle birlikte İstanbul’a taşındı.

Yaşadığı talihsiz bir kaza nedeniyle lise birinci sınıfta okulu bıraktı. İnşaatlarda tesisatçı, çay ocağında garson olarak çalıştı. Çeşitli demokratik kitle örgütlerinde faaliyet yürüttü. 1994’ten sonra İnsancıl Yayınları’nda çalışmaya başladı. Ardından Scala ve Broy Yayınları’nda çalıştı. Bu arada Sarıyer’de üç yıl süren bir felsefe atölyesi düzenledi. Yazı ve şiirleri pek çok dergide yayımlandı.

Halen, yozlaşmış piyasa edebiyatının tahribatına karşı koymak adına “Niçin Biz” adlı kültür-sanat sitesinin sürekliliğini sağlama mücadelesi vermektedir.

Eserleri:

Farenin Ölüm Baladı, Şiir, İnsancıl Yayınları, 1996

Aşk İnsanla Başlar, Şiir, İnsancıl Yayınları, 2005

Paslı Ev, Şiir, Pencere Yayınları, 2017

“Toplumla olan uyuşmazlığım şiiri bende diri kılıyor”

Hüseyin Bozkurt, 2009 yılında yayımladığı  “Gölgesi Ağrıyan Bir Memenin Suçuyum” adlı kitabının ardından “Aşk’arya” adlı ikici kitabını İzan Yayınlarından geçtiğimiz günlerde çıkardı.

Şairin şiiri ve şiir anlayışı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik…

MUSTAFA GÜÇLÜOkuyucularımıza kendinizi kalıplaşmış ifadeler dışında sizi en iyi şekilde yansıtacak sözcüklerle tanıtın desem neler söylersiniz?

HÜSEYİN BOZKURT: Yedi kardeş arasında sözcük kapma oyunu oynayarak başladı hayatım. 1964 yılıydı. Annem ilk şiirim, babam şiire kapı aralayan olanaklar sunan bir aşkın acısıydı bende. Büyümek gibi derdim yoktu önceleri. Büyümem gerektiğini fısıldadıklarında henüz yedi yaşlarındaydım. Gökyüzünde uçuşan kuşlara özenirdim. Bahçemizdeki erik ağacının, dut ağacının, incirlerin gülümsemesine hayrandım.

Mahalle ve sokak kültürüyle beslenmem, doğayla olan yakın ilişkim, insanı daha iyi tanımamda etkili oldu. İnsanın doğuştan şiir olarak dünyaya geldiğine inananlardanım. Zaman, insanı ya duyarsız bırakır ya da yaralar. Yaralarsa gerçek şiire adım atılmış olur.

Mevcut yapıyı eleştirme, dayatılmış her tür baskıya karşı çıkma gerekliliği hissettiğim bir duygu durum sokakta taşkınlık halleri, ruhumda fırtınalara açmazlara neden oluyordu. Kendimi ifade etmekte çoğu zaman güçlük çektim. Haklı olduğum halde haksız durumlara düştüğüm oldu. Toplumla sürekli bir çatışma içindeydim.

İçe kapanma hallerim, düşüşlerim, yanılışlarım, pişmanlıklarım da oldu diyebilirim. Yaşadıklarım bende hem olumlu hem de olumsuz izler bıraktı. Okullarda zorla terbiye edilmeye çalışılan asi bir çocuktum açıkçası, zamanın acımasız çarkında kurtulabilmenin yolunu ben de şiirde buldum. Şiirle o gün bugündür hemhalim böyle.

Beşinci sınıftayken öğretmenimiz, Samet Behrengi’nin “Küçük Kara Balık” hikayesini okuduğunda çok etkilendiğimi ve sarsıldığımı anımsıyorum. Gerçi masal ve ninnilerle büyümüş biriydim. Fareli köyün kavalcısı olmak gibi derdim yoktu. Nedense kendimi bir derenin küçük kara balığı olarak görmek mutlu ederdi beni. Denizleri düşlerdim, geceleri yıldızları sayarsam deniz olurdu hepsi bende. Zayıfın yanında yer alma haksızlığa karşı direnme yeni bir kimlik üretti bende.

Özgürlük arayışım şiirle başladı. Orhan Veli, ilk hocamdı. Onun şiirlerini ezberleme ihtiyacı duyardım. Yüreğime dokunuyordu bu okumalar. Ardından Nazım Hikmet’i okuma sevdası tutkuya dönüştü, Enver Gökçe’den geleneksel akışkanlığı, Ahmet Arif, ötekinin varlığını tanımam etkili oldu. İkinci Yenici şairlerle buluşmam çok sonra oldu. Hayatıma çeki düzen verecek, bir yanda kurmaya çalıştığım dünyama adım atabilecek gücü okuduğum şairlerin şiirlerinden topluyordum. Şiir benim sığınağımdı. Mutluluk denilen bir sözcüğün şiirle bir ilişkisi ya da karşıtlığı olmalıydı. Mutluluğun resmi çizilmedi belki şiirin de. O gün bugündür bu sözcük etrafında dolanır dururum. Huzursuzum açıkçası. Dinlediğim ninni, destan ve ağıtların yüksek acılarından bana gerçekliğin o çılgın soğuk suları düştü. Acıyla beslenmemiş hiçbir yalnızlık şiire varamıyordu.

MG: Kitabınızın arka kapağında Koray Feyiz tarafından kaleme alınan tanıtım yazısında:  “Günümüz şiirinde Ahmet Telli’den bu yana ortaya çıkan en toplumsalcı gerçekçi şair, şiirler. gibi iddialı bir tespit yapılmış. Şiirinizi siz bu bağlamda nereye koyuyorsunuz?

HB: Gölgesi Ağrıyan Bir Memenin Suçuyum” önceden yazdığım şiirlere bir karşı duruş olarak doğdu. Bir kesiminin, azınlıkların yaşadıkları baskı derinden etkiliyordu beni. Toplumdaki çatışmalar insanın her geçen gün değerinin yitirdiği zaman diliminde özelikle OHAL dayatmaları sonucunda köyleri yakılmış, boşaltılmış yerinden yurdundan edilmiş, gettolara sürülmüş insanların dramları şiirime konu oldu. Filistin meselesi mazlum Ortadoğu halklarının sorunları sorunum oldu. Ne yazık ki emperyalizmin halkları birbirine kırdırdığı süreç halen işliyor, sürgünler, Aylan bebekler bellekte kalıcı izler bırakmaya devam ediyor. Suya sabuna dokunmayan şiirlerin çabuk köpüklendiği bir ortamda, cesareti göze alıp şiirle mevzi kazanma çabalarım oldu. Bu, şair sorumluluğu gereğidir. Aksi takdirde şair vicdani sorumluluktan kurtaramaz kendini.

Kaynağını yaşadığı toplumdan almayan şiirin genel geçer duygular ürettiği ve çabuk tüketildiği göz ardı edilemez. Geleneği tekrar etmeyen ama gelenekten kopmuş bir şiir de yabancılaşmayı hızlandırır. Bu bilinç ve anlayış çerçevesinde karşılık bulan insanı önceleyen, emeği alın terini kutsayan bir anlayış, şiirlerimde kapalı da olsa bir şekilde yer almıştır, diye düşünüyorum.

Genel olarak, reel gerçekliğin estetik bir şekilde imgelerle şiirde boy göstermesi hedeflediğim şiir tarzıdır. İnsanın basit halleri, aşkın yalın hali, parkta sabahlayan bir insanın içinde taşıdığı umut ya da umutsuzluk, ayağa batan bir çakılın acısı da bir şekilde şiirlerime konu olmuştur. Haksızlık karşısında yüreğiyle direnen emeği sömürülmüş işçilerin, enkazda kalmış maden işçileri, kot taşlama işçilerinin sorunları da sorunumdu. Doğanın bilinçsizce talanı, HES’ler, çevre kirliliği, sel felaketleri depremler karşısında bir cevabım olmalıydı. Bunu şiirle gerçekleştirdiğimi düşünüyorum. Buna toplumcu gerçekçi şiir anlayışı denir mi bilmiyorum.

MG: “Bir Düş Bir Düşüş” adlı şiirinizde: “gül kokmalıydın acelem var/öpünce gök mavi yüreğinden” demişsiniz. Bu dizelerden hareketle şiir, çağın aceleci akışında incelikleri yansıtmak adına ne gibi bir tutum takınmalıdır?

HB: Şiiri, işveren gibi algılamamak gerekir, onun toplumla ve okuyucuyla olan ilişkisinde bir hiyerarşi olabilir. Beğeni kaygısı güderek iyi şiire varılmayacağı gerçeği doğrudur. Şiirin elbette bir sorumluluğu da olmalı, bilinci geliştiren evrilten, onu katmanlaştıran, onu yüceleştiren tavrı. Ancak bunu açık bir şekilde dile getirmek, sloganlarla ifade etmek şiiri yozlaştırır kanısındayım. Estetize edilmiş bir hazla kendini yeniden üreten imgesel yanıyla, sözcük işçiliğindeki özenle, içindeki ses uyumuyla bütünlüklü bir şiire varılabilir. Ne yazık ki birbirini üreten şiir ortamı, çok okunma telaşı, toplumda öne çıkma kaygıları şiirin önüne geçtiğinden, şiir çabuk tüketilen kapitalizmin bir ürünü haline geldi.

MG: “Akdeniz” adlı şiirinizde: “yüküdür bunca taşıdığın/hırkası yazdan kalan” diyorsunuz. Sizce içinde yaşadığımız yıkımlar çağında, şairin dolayısıyla şiirin yükü nedir?

HB: Toplumla olan uyuşmazlığım şiiri bende diri kılıyor, boyun eğmeyen bir isyankar tavır vardır dizelerimde. Her şiirde bu huzursuzluğum kendini yineliyor, yazdıklarımın büyük çoğunluğunun anlaşıldığını sanmıyorum. Ama yazdıklarım anlaşılsın çabası içinde de değilim. Şiirde eksiltme, yalınlık, tek sözcükle yaşamı ve insanı anlatma çabası içindeyim. Bu ben de heyecan uyandıran bir çatışma alanıdır. Şiire ve dolayısıyla ona yüklediğim anlam ben de ki bir yanılsamadan ibaret. Uyandığımda boşlukta bulamadığım bir ben, onu aynalarda arama çabaları, bulamayınca hayal kırıklıkları, onarma hakkı ve adaleti tesis etme savaşımı şiir olarak yansımaktadır bana. Şiir ihtiyacı olana yazılır derler ve ben şiiri yazdıktan sonra onu bir şişenin içine koyup denize atarım.

MG: Eğitime yıllarını vermiş başarılı bir matematik öğretmenisiniz. Şiirin aritmetiği ve geometrisi üzerinden yola çıkarsak şiir ve matematik ilişkisi üzerine neler söylersiniz?

HB: Yazdığım kısa şiirim “insanoğlu çeşit çeşit/ artı eksi eşit eşit”. Bu şiir benim yaşam felsefem oldu. Üzerine günlerce düşündüm sonuçta şiir bir örüntüden ibarettir ve matematiksel bir karşılığı mutlaka vardır. Şiiri ve matematiği pür olarak algılayabiliriz. İkisinin de ispatlanamayacak kadar aksiyomları postulatları var. Üzerinde sorgulanacak kafa yoracak tartışılacak tarafı yoktur. Buradan hareketle İkinci Yeni şiirinin matematiksel bir alt tabanla örtüştüğü kanısına vardım. Sonuçta şiirin dili matematikseldir. Matematiksel düşünce ışığında şiirin evrensel değeri vardır. Şiir; zaman ve ötesi unsurlar taşıdığı ölçüde şiir olur. İmge çözümün bir aksiyomatik unsurudur, basit bir ayrıntısı. Esas olan şiire giden en kısa yoldur. Herkesin kavrayacağı, dünyayı anlama ve dönüştürme çabasında, dilin çok katmanlılığı geometrisi yadsınamaz gerçekliktir. Şiirin ölçüsü matematikseldir. Görsel, işitsel ve imgesel bütünlük ancak matematiksel varyasyonların bütünlüğünde aranır. Matematiksel gerçeklik bu dünyaya ait olduğu kadar zaman ötesidir, uzamı şiirdir. Matematiksel öğe ve bütünlük taşımayan imge yığınları martıların intihar ettiği çöplüklerdir. Şiirin sesi matematikseldir, kurgusu matematikseldir. Matematiksel algılama süreci zayıf olan şairin dünyayı değiştirme ve dönüştürme çabası olamaz. Bu ham olarak matematiği bilmekle ilintili değildir. Güçlü şairlerin bilinç altındaki verileri kullanış sözcük seçimleri de matematikseldir. Hayat matematiktir. İlkin söz vardı, öncesi matematik. Şiir, dizelerin toplamından büyüktür. Bir şairin ünü, vermiş olduğu kötü ürünlerinin sayısıyla orantılıdır. Yazılan şiirin öncesi imgedir, hayaldir. Şiir “a priori“dir korkutucu ve tehlikeli. Nasıl yazıldığı değil hangi ortam ve içinde bulunduğu koşullarıdır şiiri güçlü kılan.

MG: “bana kucak dolusu insan lazım/bana kucak dolusu isyan” dizelerindeki isyandan söz edecek olursak şiir toplumsal mücadelede safını nasıl ve nerede belirlemelidir?

HB: Bir dokun bin ah işit. Bir söyle bin sus. Hallacı Mansur’dan Baba Tahiri Üryan’a, Nesimi’den Pir Sultan’a, Yunus’tan Mevlana’ya kadar acı çekmeden, mevcut anlayışa karşı koymadan toplumsal mücadelenin bayraktarlığını yapmadan bugüne taşınıp büyük bir aşkla anılırlar mıydı? Onları asanlar, derisini yüzenler tarihin utanç sayfalarında kalmıştır. Ama onlar gönüllerde yaşamaya devam etmektedirler. Şiirimizin uç beyleri olarak hala büyük bir şevkle dizeleri okunmaktadır. Yolumuz Pir Sultan’ın Hacı Bektaş’ın insanı önceleyen yoludur aşkın yoludur. Şiirimiz, barışa kardeşliğe insana dairdir. Atılan taşın değil de dostun attığı gülün bizi incitmesi bundandır.

Hayat bir şekilde yeniliyor kendini bir gül, bir ateş parçası sunuyor vicdanın eline. Eli ateşe atmamak, yüreği dağlamak, susmak çare değil ki. İnsanımızın, edebiyatımızın şair, yazar, ressam, çizerlerimizin eza cefa çekmeden bir noktaya geldiği vaki midir? Bu pek mümkün olmamıştır. Yanmadan, küle dönmeden hak alınmıyor. Şiirin karşısında duran ona yaşam hakkı tanımayan her çağda iktidarın kendisidir. Gücün, tek sesliliğin yansımasıdır bu. Ama şiirin önünde hiçbir gücün set kuramayacağı da nesnel gerçekliktir. Devlet aygıtı şair üretecekse kendi adına üretir, kendine biat edenden yana tavır takınır, gerisini yok sayar. Azınlıkların kimliğini gasp eder. Sanatını, edebiyatını şiirini dilini yok etmeye çalışır. Bu yüzyılın değil binlerce yıllın dayattığı çözülemeyen bir problem olarak karşımızda durur. Şiir buna alternatif olur her daim.

Ah be canım kardeşim! Senin hiç mi suçun yok? Sonuçta insanlığı ayağa kaldıracak gene onun şiiri, sanatıdır.

MG: Bir dizenizde “şairlerden uzak durun” diyorsunuz. Bu tutumunuzun sebebi nedir? Cemal Süreya’nın: “Şairin hayatı şiire dahil.” sözünü nasıl yorumlarsınız?

Şairlerden uzak durun derken bu görüşüm şiiri masum kılmakta. Dünya görüşü ne olursa olsun şairin olay ve dize kurgusu örgüsü şiirde mümkün bir güzellik taşıyorsa, yüceltiyorsa o şiir amacına ulaşmıştır. Bu, o şairin sözüne halel getirmez. Şairin çocukluk çağı hayalleriyle, bulunduğu anın şiire yansımaları şiiri daha bir gerçeğe yaklaştırır, diye düşünürüm. Örneğin iyi bir ortamda, paylaşımcı bir çevrede yetişen birinin adalet duygusu, eşitlik duygusu bir şekilde şiire yansır, fakat adaletsizliğin, eşitsizliğin, şiddetin diz boyu olduğu, fakir ile zengin arasındaki uçurumun çığ gibi büyüdüğü, milli gelirin eşit paylaşılmadığı ortamda şairin yazdığı yazması gereken şiir bir şekilde kanla yazılır ve bedeli ödenir.

Sokağa inmeyen bir şiir askıda ekmek gibidir. Şairin hayatı şiire bir şekilde dahildir, ama, şiir yazıldıktan sonra ihtiyacı olanındır diyebiliriz.

MG: Gölgesi Ağrıyan Memenin Suçuyum adlı ilk kitabınızı 2009’da yayımladınız. Çok üretken bir şair olduğunuzu sosyal medya paylaşımlarınızdan biliyorum. Uzun süre kitap yayımlamayıp sessiz kalmanızda sanki bir küskünlük seziliyor. Ne dersiniz?

HB: Mevcut şiir ortamı bir kast, kendisi gibi düşünmeyenin şiirini yok sayan, ismini toplum önünde paylaşmayan bir yapıya sahip. Kolektivizmden uzak, ben merkezci anlayışla bir küçük dünya kurmuş şairler etrafında pay edilmekte. Yaşadığım bu zor koşullarda “Gül Güle Nazım’’ kitabımı fotokopi yoluyla çoğaltıp yakın çevreme dağıtmak zorunda kaldım. “Gölgesi Ağrıyan Bir Memenin Suçuyum’’ bir haykırış olarak doğdu lakin okuyucuyla, toplumla buluşamadı. Birçok nedeni var elbet. Eksikliğim olabilir. Tanıtım için zamanım olmadı doğrusu, söyleşilerde bulunamadım kitabın satışını arttırma gibi bir düşünce oluşmadı. Yayıncılık dünyasının, gölgesini satamadığı ağacı göz kırpmadan kestiğine tanıklığım vardır. Sağ olsun, İzan yayıncılık sahibi sevgili Ahmet İzan satış kaygısı gütmeden “Aşk’arya” adlı şiir dosyamı kitaplaştırdı. Yayıncılık dünyasında böyle mütevazi insanların varlığı ötekinin sesi olmada ve nefes aldırmada bir şanstır diye düşünüyorum.

MG: Artık günümüzde şiir, yayınevlerinin basmaktan sürekli kaçındığı üstüne para versen de bulaşmak istemediği bir edebi tür haline geldi. Şiir ödüller, dergiler üzerinden piyasanın belirlediği koşullarda ahbap çavuş ilişkisiyle pazarlanıyor. Piyasa kuşatması altındaki devrimci gerçekçi şiir niye okuyucusuyla buluşamıyor?

HB: Bunu ben devletin dayattığı, yayınevlerinin de bu saçmalığa ortak olduğu bir anlayış olarak görüyorum. Yukarıda belirttiğim gibi yayın dünyası bir yerlerden o işareti almazsa yayımlamıyor hatta o eseri yok sayıyor. Bu ülkede yüzlerce şiir ödülünün varlığı olsa olsa kitap satışına dönük bir kazanım elde etme savaşımıdır. Buna alternatif bir çıkış bulunmalı, bu yüzden toplumu her alanda savrulmalardan kurtaracak bir kolektivizme yönelinmelidir. Şiirin meta olmaktan kurtarılması için şairlerin örgütlülüğüne dayanışmasına ihtiyaç vardır.

MGSon söz olarak neler eklemek istersiniz?

HB: Şiire olan borcu ödeyene dek, her güçlüğe zorbalığa karşı, donkişotluğu sürdürmekte kararlıyım. Kendime yeni değirmenler bulmakta ısrarlıyım. Şiirle olan ilişkimin bir yaşam biçimine dönüşmesi bu yaşamın şiire dönütü, sürekli yazmayı düşünmem sorumluluk gereğidir. Yazarak biraz daha kendimi şekillendirdiğimi görüyorum. Genişleyen bir evrene yol aldığımı görmek bende yazmayı tetikliyor. İnsanın yüreğine dokundukça şahlanıyor bu duygu durum. Şiirle yatıp kalkmam şiirsiz bir dakikanın geçmediği bir yaşama alışkanlığı bende bir ritüel bir ayine dönüşmüş durumda.

Mustafa Güçlü dostum, şiire olan inancınız eksilmesin, beni bu şiir yolculuğuna çıkaran yazmamı yeniden sorgulatan sorularınız için çok teşekkür ederim. Sevgilerimle.

“Gerçekliğin yeniden inşasını önceleyen bir şiir hareketi devrimci estetiğin de habercisidir”

Mustafa Güçlü’nün İzan yayınlarından çıkan beşinci şiir kitabı “Sizden Önce Geçtim” geçtiğimiz aylarda okuyucusuyla buluştu. Güçlü’nün bu kitapla birlikte şiir evrenindeki poetik yolculuğunu, bu yolculuğa yaratıcı kıvrımlarını veren devrimci şiirin estetik izdüşümlerini ve günümüzde sermaye tarafından desteklenen postmodernist şiirin yüzeyselliği karşısında giderek ivme kazanan kolektivist devrimci şiiri konuştuk.

Söyleşi: Berivan Kaya

“Gerçekliğin yeniden inşasını önceleyen bir şiir hareketi devrimci estetiğin de habercisidir”

Berivan KAYA: Genel bir soruyla başlamak istiyorum. “Sizden Önce Geçtim” şiir evrenine kattığın seçme şiirlerle birlikte beşinci kitabın. Şiir yolculuğun açısından “Asi Yakılsın Dağlara”nın yayımlandığı 1992’den bu yana, şiir evrenin; poetik anlayış, estetik ve üslup yönünden nasıl bir değişim geçirdi sence?

Mustafa GÜÇLÜ: İlk kitabımdaki şiirler, üniversite gençliğinin 1980 sonrası ilk mücadele kıpırtılarının başladığı yılların sert mücadele pratiğinden damıtılmış dizeleri içeriyor. O şiirler fazlasıyla ajitatif ve imgesel içeriğiyle toplumcu şiirin direngen damarına yaslanıyor. Bireyselden toplumsala bir kolektivizm ve güzel dünya aranışıyla inşa edilmiş iliklerine kadar yaşanmış, bedeli ödenmiş şiirler. Sonraki kitaplarımda yine aynı menzile akan şiirlerde daha yoğun anlatım için imgesel ve biçemsel denemelerle şiirimi diyalektik bir şekilde geliştirmeye çalıştım. Tabii ki ilk kitaplar şairlerin şiir serüveninde oldukça önemlidir, şairin bundan sonra yürüyeceği yolun, soluklanacağı durakların ilk işaretidir. Fakat şairler zamanın yaşanmışlıklarıyla daha da çok katmanlı ve boyutlu şiirin yolunu hep ararlar. Ben hala o şiirin peşinde dolanan biriyim, vardığım ya da duracağım bir durak yok henüz.

BK: Şiirlerini üç bölüme giydirmişsin. İlk bölümde daha içeriden,  dip sesin rengini, ahlarını ve kıvrımlarını yansıtan, dokunaklı bir dış dünya eleştirisi ve aşka bakış var. İkinci bölüm toplumsal temalara odaklanırken üçüncü bölümde ağıt tadında uzun ve betimleyici dizeler koyulaşıyor. İmgeler yer yer izlenimci bir tuval canlılığıyla sergilenmiş ve genelde ikili dizelerle yol almış. Şiirlerinde izlek bütünlüğü olduğu halde ikili dize kullanma tercihinin nedenlerini sormak isterim.

MG: Beyit, Divan şiirinde kullanılan bir nazım birimidir. Divancılar parça güzelliği bağlamında her beyiti kendi içinde bir bütün olarak düşünmüşlerdir. Beyitlerin yerlerini (matla ve makta beyiti dışında)değiştirmen pek öyle anlam kaymalarına sebep olmaz. Ben burada şiirin geneline yayılan izleği lirik ve akıcı şekilde yansıtabilmek için şiirimin iç ritmi olarak kendiliğinden doğaçlama olarak yakaladım bu biçemi. Yukarıda bahsettiğim gibi beyit temelli olmakla birlikte şiirin akışkanlığı içinde kısa dizelerle birbirlerinin anlam ve sessel bağıntılarını kurgulayarak şiiri kurmaya çalıştım. Bununla da dizeler arasındaki ses ve akış uyumunu sağladığıma inanıyorum. Bir akademisyen arkadaşım: “Hocam bu müzik gibi bir şey.” demişti kitabı okuyunca. Benim yapmak istediğim sözcüklerin ses ve anlam değerlerini imge ve çağrışım gücüyle birlikte bir potada eritmekti. Sizin de bahsettiğiniz gibi şiirlerde bu ülkenin cinneti ve sevinci bir arada yer alıyor. Derin acıları ve sevinçleri birbirini tetikleyen ve destekleyen ritimleriyle aynı potada eriterek lirik bir akışla okuyucuyla buluşturmak istedim.

BK: Derini bilen şiiri bilir diye düşünürüm. Senin devrimci şiir izdüşümüne bakarsak, kitaba adını veren şiirdeki “Sizden önce geçtim bu hizaları/korkacak karanlığım yok”  “sizden önce biçtim bu elbiseyi/soyunacak çıplaklığım yok” dizeleri, içsel bir meydan okuma sesine sahip olmanın yanı sıra bir hakikat bilgisini ve tamlık halini de imliyor sanki.  Karanlığımızı yendiğimiz ve tüm yükümüzü soyduğumuz özgürlük çağı, şairin aradığı ve uğrunda savaştığı mıdır sence?

MG: Tamlık fazla bir iddia içeren tanımlama olur benim için. Soluklandığımız coğrafyada yaşanmamış, bizlere yaşatılmamış hiçbir acı kalmadı diye düşünüyorum. Bu bağlamda mücadelenin işaret fişeği olacak olan korkunun aşılmış olması gerektiğini düşünüyorum. Kuşatılmış, kıstırılmış kitlelerin bir çıkış sesi gibi olmasını istediğim için onlarla birlikte bu meydan okuma. Tekil anlam içinde çoğalmayı hedefleyen toplumsal dönüşümün bir bileşeni olarak yüreğimi bu bilince her şeyiyle koymak isterim. Ankara tren garındaki patlama biliyorsun yakın tarihimizde en büyük toplumsal kırılmalardan biri oldu. İzmir’den Ankara’ya gitmek için ben de listeye adımı yazdırmıştım. Ağır bir gribal enfeksiyon geçirince gidip gitmeme konusunda kararsız kaldım. O gün kendimi iyi hissetmeyince yürüyüşe gitmedim. Sonra sabah o durum, yani patlama yaşandı. İzmir’den giden grubun yakınlarında patlama oldu. Bir arkadaşımız döndüğünde işitme problemi yaşayınca birkaç gün sonra doktora gitmiş. Kulağından insan eti parçacıkları çıkmış, o et parçası oradan çekip alınınca arkadaş duyma yetisine tekrar kavuşmuştu. Düşünebiliyor musunuz, sizden birazcık daha ötelerde halay çekenlerden birinin canından kopan parçayla yaşamış arkadaşımız. Bunları yaşamış insanların size soruyorum bundan öte korkacak karanlığı olur mu?

BK: İzlenimci, görsel yanı, rengi güçlü imgelerle çıkıyorsun karşımıza. İşte onlardan bir kaçı: “avucumda kesik diken/etime rüzgârlarla ayaz işleyen”; “obüsü ipeklere düşürüyor leylak”; “yağmur kuşunun karaltısı/ufuk çizgisini indirdiğinde”; “alnıma inmiş Toroslar dikine,/mor pürenleriyle ön balkonda”; “al diyorum kamışlardan/rüzgârın fısıldadığı paslı mızrağı” “Anladım gittiğini, boşluk sökülünce/gövdemden geçermiş maveraünnehir”. Bu görsel şölenin bir diğer nedeni de eğretilemelere, mecazlara, fiil ve fiilimsilerle katılan hareket sanıyorum.  Toplumsal meselin tam da nesnel, bütüncül içerik olarak bükülerek yaratılması ve oluşan imgenin göndergesinde çoklu çağrışımlarla hissettirilmesi bu estetik gücü arttırıyor. Günümüz devrimci şiir cephesi, bu anahtarlarla ve diyalektik maddeci tarih yöntemiyle şiir evreninde ivme kazanıyor, atak yapıyor sanki. Ne dersin?

MG: Seçme şiirleri saymazsak yeni anlamında “Sizden Önce Geçtim”i 12 yıl sonra yayımladım. Bu süreçte sürekli yazdım okudum ve toplumsal mücadelenin içerisinde üzerime düşenleri, alanlarda, barikatlarda kısacası emek mücadelesi içinde küçük büyük demeden yerine getirmeye çalıştım. Şiirimi toplumsal mücadelenin dinamiklerine yasladım, oradan feyz aldım, beslendim. Devrimci şiirin özellikle önünün kesildiği süreçleri yaşadık yaşıyoruz. Aslında bu dosya yıllar önce hazırdı. Sonradan eklediğim ve çıkardığım şiirler de oldu tabii. Sonra kitap yayımlanana kadar her sözcüğü hatta her sesi duyarak duyumsayarak dosyanın içinde oradan oraya çekiştirdim durdum diyebilirim. Bütün kapıların kapalı olduğu zamanda etrafımızdaki ablukayı dağıtacak, devrimci şiir adına bir çıkış olmasını düşündüm. Umarım bu sis bulutunu birlikte hareket ederek ortaklaşa dağıtmaya çalışacağız.

BK: Şiirlerinde bireysel ve toplumsal izlek yer yer bir arada ivmeleniyor; aşk, özlem, arzu, yalnızlık durumları ve şehrin, yaşamın yükü içsel, diyalektik ilişkilerle ortak imgelere yansıyor.  Örneğin “Yontu” şiirinde “özlemin kuşdili nükleer düğüm/derin oyuklarında dağınık şiir” ya da “Bahar Beğen Kendine” şiirinde; “İlk yağmurla yüzünde güz kırlangıcı/toparlayıp geliyorsun ya lekelerden”; “ öl diyorum o zaman, kuytuda sedef/bekle ki bitmesin kuş çalımı ihtilal” dizlerinde belirginleşiyor bu tespitim. Marksist öğretiden bildiğimiz bireysel olan toplumsal, toplumsal olan ise bireyseldir. Heidegger’den türeyerek gelmiş, İnsanı varlığa atılmış yalnız bir yaratık olarak gören postmodernist anlayış karşısında neler söylemek istersin?

MG: Postmodernizmin insan algısı yanlış yerden biçimlenir. İnsanın kendini gerçekleştirmesine ve özgürleştirmesine hizmet etmez. İnsanının bütüncül tarihinden soyutlayarak sis bulutu içinde birbirine çarpmadan içe yaslanmasını ve dış zoru kabullenmesini sağlayan bir yaklaşım biçimi olarak çıkıyor karşımıza. Bizse insanı bireysel ve toplumsal bütünselliği içinde kavrayarak kolektivizmi postmodernist bireyciliğin karşısında konumlandırıyoruz. Bizi ahmaklaştıran algımızı dumura uğratan popülist anlayışın karşısına devrimci gerçekçi şiirle yeniden çıkacağız.

BK: Şiirlerinde ağırlıklı bir tema olarak sınıf çatışması, sınıfsal sömürü ve yabancılaşmayı dert edinmişsin. Bu konuda şiirlerime yeterince taşımadığım için seni kıskandığımı itiraf edeceğim.  Tam da burada, ‘Kasiyer’ şiirin üzerine odaklanalım istiyorum. Proleterliği, sanayinin dışında yığınsal hizmet perspektifine genişleten hakikat, hayatın var oluşuna derinlemesine bir çağrışım alanı açıyor. “Hayallerinin ölü barkodunu/okutuyor gün boyu, her saat/AVM’nin sismik boşluğunda/parmak uçları yaylım ateşi kül” dizelerinin canlı imgelerinde, insanın kendine türsel yabancılaşmasını okuyoruz. Aynı zamanda ‘şehrin yabanıl hevesi üstünde”  dizesindeki eğretilemeyle kitlesel tüketimi hedonizmi ve emekçinin metası arasındaki paradoksal ilişkiyi birlikte hissedebiliyoruz. Şiirin ikinci bölümünde “buzdan öpüşleriyle vardiya/yanlışından sızan tomurcuk/ kulluk düzeni biçimsiz bıçak” dizeleri itirazı da beraberinde getiriyor.  Bu tür toplumsal izlekleri imge ve anlam derinliğini bütününde şiirde yapılandırmak zordur.  Ya devrimci romantizme ya da postmodernist anlamsızlığa saplanabiliyor şiir. Çoğunlukla ağlak bir betimlemenin yavan sesine bürünüyor. Sen bu noktada, hem burjuva illüzyonunun altındaki dirimsel gerçekliği hem çok katmanlı çağrışım yapılarını bir bütün olarak örgütleyebilmişsin.  Bu konuda neler söylemek istersin?

MG: Yazdığımız bu tür şiirler alışıldık bir retoriğe yaslanmadığı için önceleri pek ilgiyle karşılanmadı. Hatta biraz daha küçümsendi diyebilirim. Kapitalizmin kuşattığı ve tükettiği insanı, klasik proletarya bakış açısının dışında bütünselliği ve çeşitliliği içinde yakalamaya çalıştım. ‘‘Kasiyer” şiiriyle ilgili bir bilgi daha vereyim. Aslında önceleri bu şiiri koymak istemiyordum kitaba. Çünkü biraz ağır ve imgesel bir şiir olarak geldi bana ilk haliyle. Sonra üzerinde tekrar yoğunlaşınca biçim ve içerik bakımından istediğim seviyeye geldiğini gördüm. Motosikletli kuryeleri ele alan bir şiirim daha vardı kitapta buna karar verince onu çıkarmayı tercih ettim.

Günlük hayatta marketlerde, alışveriş merkezlerinde birkaç cümleyle iletişim kurduğumuz bu insanların yaşadığı zorlukları, ağır yaşama koşullarını zaten biliyordum. Asgari ücretle çalışanların çoğu işsiz kalmış ve bu koşullara razı olmuş, hatta torpille o kasanın başına geçmişler. Şimdi pandemi döneminde yaşadıkları zorlukları ve sağlık açısından yaşadıkları problemleri bir de şimdi düşünün.

BK: Bir başka sınıf izleği olan “Overlokçu Kadınlar” şiirinde kadınlık ve işçilik sorunsalı birinci ağızdan aktarılıyor. “Provasız biçtim serçe gömleğimi/ritmik törenlerin dip atölyesinde” “bodrum katında oval mağaranın/yanlışa öpülen yaprak begonyası/zaman tesirli, çalışma süresi azami/sismik boşluğunda kumaş tozuyla/solungaçlarıma biriken kaktüs jeli” “Provasız biçtim serçe gömleğimi/kansız bulutlar gönderdim ellerine” dizlerinde örneğin sahici bir yaşanmışlık var. Tekstil atölyelerinin ortamını görmüş biri olarak yeniden canlandırdım, yaşadım o gri soğukluğu, mağara boşluğunu; yorgunluk ve bitkinliğin yüz rengini. Şiir de roman gibi bir kurmaca olduğuna göre, toplumsal izlekleri birinci ağızdan yansıtırken sen bu sahiciliği nasıl yakalıyorsun?

MG: Çalıştığım okulun yanında merdiven altı diye tabir edilen fason çalışan bir konfeksiyon atölyesi vardı. Ara ara mola verdiklerinde yollarımız kesişince ayaküstü kısa sohbetler ederdik işçilerle. Genellikle göçle bölgeye gelmiş Kürt emekçileri yoksul insanlardı bunlar. Hafta sonları da kız öğrencilerimiz bu atölyelerde düşük ücretle çalışırdı. Çoğunlukla yorgun ve uykusuz olur, başlarını koyar uyurlardı okul sırasına. İşte yaşama ait bu tür gözlemler bu şiirlere kaynaklık etti diyebilirim. Ayrıca İstanbul’da öğrenciyken işportacılık yaptığım yıllar da oldu Beyazıt Meydanı’nda. Çoğu zaman tekstil atölyelerine, defolu ürünleri satmak için girer çıkardım bu tozlu insansız ortamlara.

BK: Kitabında güncele yazılmış şiirlerin var. Örneğin; Roboski’ye seslenen “Katır Yükü”, Davutpaşa’da havai fişek yangınında ölen işçilere adadığın “Havai Fişek Yankısı” Nuh Köklü’ye adanmış “Kapılarda Kartopu”; Berkin’e yazılmış “Karşılama”, Soma’ya adanmış “Acının Al Sancağı”; barış yürüyüşçüsüyken ülkemizde öldürülen Pippa Bacca’ya yazılmış ağıt şiirlerin gibi. Onun dışında Cizre’ye, Hasankeyf’e, Ortadoğu’ya uzanan yer yer mitolojik, antik imgeleri bugüne taşıyan ağır ağır, tane tane işlenmiş dizeler… 10 Ekim katliamına yazılmış “On Ekim Kargış”ndaki şu dizeler “devrilmiş sokak, ağzımda şarapneller/yakın asın suretimi devrim halayına” dizeleri ise yaşamdaki bir süreliğine yapılan kalleş kesintiyi, karanlık maddeyi yeniden yaşattı bana. Bugün modernist/postmodernist şiirin papağanları güncele şiir yazılmaz diyorlar. Hemen Nazım geliyor aklıma; o hep güncelden, çağından beslenmiş bir şairdi. Bu güçte bir şair daha yetişmedi sanırım bu topraklarda. Şair kendi ülkesinin, çağının dertleriyle, gerçekleriyle ilgilenmeyecekse Hölderlin’in o meşhur sorusunu tam da burada soralım: Şiir neye yarar?

MG: Güncele şiir yazmayıp da kafalarımızı kuma mı gömeceğiz. Önemli olan güncelin nasıl estetize edildiğidir. Yoksa geçmişe ya da mezarlıklara şiir yazmamız gerekirdi, belki de öyle yapmamızı istiyor olabilirler!

Şiirde güncel yaşanmışlıklara ait izlenimlerimin olması bize yaşatılan katmerli acıların bir dipnot olarak halkların tarihine iliştirmek arzumdan kaynaklanıyor. Buna bir çeşit tarihe şerh düşme de diyebiliriz. Şair yaşadığı çağın tanığıysa bunu en yakınından uzakta olana doğru giden bir silsileyle yol izler. Şiir acıları sağaltmayı yaşama sıkı sıkıya sarılarak umudu çoğaltmayı sağlar/sağlamalı bence. Yoksa bireysel aforizmaların bedensel patlamaların biçim bulduğu bir uğraş değildir şiir. Yukarıda yazdıklarınızın hepsi yakın tarihimizde yaşanan travmatik acı olaylardan yola çıkılarak yazılmış. Tamam, şiiri düz bir şekilde güncele boğmayalım ama yaşadığımız çağı ve zamanı da es geçmeyelim.

BK: Günümüzün modernist/post geleneğinden gelen çevreler yetmişli seksenli kuşağın toplumcu şiirini slogancı sayarak, estetik/biçim yönünden zayıf olduğu yönünde eleştirdiler. Bu eleştiri temelsiz ve kuramsız olmasına rağmen hala ağızlara sakız ediliyor.  Bu modernist akıma kapılan çokça şair aşk, yalnızlık, ölüm, özlem temalarına sıkışıp uzunca bir süre bunalım edebiyatı ürettiler;  iki binlerden sonra ise, egemenler tarafından tarihin sonunun ilan edilmesiyle birlikte, postmodernist etkilerle şiir çevre, doğa, cinsellik, kadın, anti türcülük alanlarında sıkışarak eklektizme ve nihilizme kaydılar. Bu süreç dikkate alındığında hayatın çok yönlü, tarihsel ve diyalektik derin kavranışı ideolojik hamlelerle sığ bir estetiğe mi hapsedildi sence? Bu soruya çocuk işçileri konu aldığın “Bayram” şiirinde: “sanayi sokağı karanlık/karnaval çağrısı değil/lime lime üst baş yağ/şakağı güz saklambacı”; “kaçmış gelmiş düşten /teneke sobanın harına/nasıl da tutuşmuş elleri/bıraktığı çocuk sesinden” dizelerinin içinden cevap vermeni istesem ne derdin?

MG: Biz ne yazsak zaten örgütlü olan sermaye kalemşorları eleştirecekler. Çünkü bu şiire, devrimci şiire bir alan açmak istemiyorlar ve kafalarındaki şablona göre bütün kapıları sıkı sıkıya kapatmayı yeğliyorlar. Slogancı şiir deyip hedef noktasına oturtmak elbette işin kolaycılığa ve toptancılığa varan bir tutum takınılmasıyla ilintili. Tıkanmış ve tükenmiş kapitalist sistemi postmodernizm gibi ön açıcı felsefi yaklaşımlarla ömrünü uzatmaya ayakta tutmaya çalışıyorlar. Yazmakta olduğumuz şiirin sınıfsal sorunları göz ardı etmeden bütünsel bir kavrayışla yazıldığını söylüyorum. Bu şiirler bireyselliğin aynasında bize dayatılan yok oluşu aşmak üzere yazılmıştır. Televizyon programlarında lüks araçlarla gezen plazalardaki ışıltılı yaşamı, aşkı, gerçek yaşam diye evine aç dönen işçiye yutturmaya çalışanların karşı estetiği elbette geçici bir yanılsama yaratacaktır toplumda. Biz, bize sunulmaya çalışılan şatafatlı kurgulanmış hayatların azınlığın sanatına değil Ermenek’te, Soma’da yeraltı dehlizlerinde ömürlerini tüketenlerin gerçekliğine yüzümüzü çeviriyoruz. Oradan dip sesten çıkacak yenidünyaya gözlerimi açmak istiyorum.

BK: Acının Al Sancağı” şiirin 2013’te Soma maden kazasında ölen işçilere adanmış. “gecikmiş isyanın ilk işaret fişeği/iğneyle kazılmış tüneği yokluğun” dizeleri dikkatimi çekti. Bugün Soma ve Ermenek işçileri hakları için haftalarca taşlar, betonlar üzerinde, çadırda direniş ve mücadele yürüterek epey yol kat ettiler.  İğneyle kazılmış olan bu kez yokluk değil varlığa dönüştü. Şiirin zamanla organik ilişkisi konusunda ne diyeceksin; yalnızca yaşamın çelişkilerinden ve direnişten beslenen şiir mi canlı kalabilir, zamana direnebilir?

MG: Daha önce de bahsettim, toplumsal kuşatılmışlığı madenciler çeşitli baskılara rağmen kırmaya çalışıyorlar. Şiir zamanın pratiği ile elbette kesişecek ve zamanın yansımasını ve izlerini bütün derinliğiyle dokularına sindirecek. Çağın yıpratıcılığına direnmek bence zamanın ruhunu yakalamak ve dayatılana karşı safını doğru yerde belirlemekle olur. Zamanın ruhunu tüm gerçekliği ile estetize edebilirsek geleceğe kalacak yeni sözler söylemişiz demektir.

BK: Son olarak devrimci/toplumcu gerçekçi şiirin bugünkü soluğu ve gücü için ne söylemek istesin?

MG: Bu konuda tek tek bir yerlere varamayacağımızı,  bu bireysel çıkışlarımızı kolektif bir hale getirerek en kısa sürede ortak hareket etmenin gerekliliğini belirtmek isterim. Bu birlikteliği sadece şiir üzerinden değil genel bir sanat politikası inşası ve pratiği üzerinden sağlamak zorundayız.

İşte “Devrimci Gerçekçilik” yaratılan bu değersizleştirme ortamında kendine bir yol açmaya, umudu çoğaltmaya, çabalayan gerçekliğin yeniden inşasını önceleyen bir sanat hareketi olarak yol almak istiyor. Bu anlamda gerçekliğin yeniden inşasını önceleyen bir şiir hareketi devrimci estetiğin de habercisidir.


ÖZGEÇMİŞ

Mustafa Güçlü; 1965 yılında, Köyceğiz’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Köyceğiz’de, yüksek öğrenimini ise İstanbul’da tamamladı. Edebiyatla, özellikle de şiirle küçük yaşlarda ilgilenmeye başladı. Klasik Arkeoloji ile Türk Dili ve Edebiyatı eğitimi alan Güçlü, edebiyat öğretmenliğinin yanı sıra tarihi coğrafya ve tarihsel çevre üzerine bilimsel çalışmalar yapmaktadır. Yazıları çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmıştır.

ESERLERİ

Asi Yakılsın Dağlara (1992)

Rüzgarına Yol Gösteren Martı (2005)

Nereye Sığınsam Lacivert (2008)

Ayrı Düşeriz (2010)

Sizden Önce Geçtim (2020)